Kitap özetleri

Kitap özetleri

Yaşasın Yaşamak Aşk İçin Ne Yapabilirsin? Kitap Özeti

Aşkın her haline razıyım…

Kırmızı renk saten geceliğinin eteğini kasıklarına kadar çekmişti kadın. Sağ elinin üç parmağıyla geceliğinin eteğini kavramış, sol elinin işaret parmağını göğsünün ucuna dayayıp, diğerlerini de hafifçe sıkmıştı. Başını sağ yanına çevirmişti; saçları yüzünün tüm ayrıntılarını örtüyordu: kuytu gözleri, incecik burnu, ince hatlı dolgun dudakları görünmüyordu bu haliyle. Birazdan yaşayacaklarını düşünüyor, görmediği bir yere bakıyordu; heyecanlıydı, aklında aşk vardı. Beyaz çarşafın üstünde bir yılan gibi kıvrıldı usulca. Derin bir nefes alıp bıraktı, omuzlarını aşağıya doğru düşürdü. Beklemekten usanmış, tutku doluydu. Başını hafifçe kaldırıp ellerini uzattı, “Hadi gel artık” dedi fısıldayarak.
Gözlerini kıstı adam, başını öne doğru eğdi hafifçe; munzur bir gülümseme belirdi yüzünde: yanaklarındaki kuytular belirginleşti. Sessizce uzandı kadının üzerine. Kalbi sanki ağzının içinde atıyordu. Yutkunamadı, tükürüğüne boğuldu: öksürdü, öksürdü, öksürdü…
Bu anın keyfini sürmek, hiçbir saniyesini kaçırmak istemiyordu. Toparlandı; boğazını temizledi, zorla yutkundu bu sefer. Gözlerini kapadı, parmaklarını kadının boynundan kasıklarına kadar gezdirdi; sanki duyularının beşi birden parmak uçlarında toplanmış gibiydi, tüm varlığıyla hissetti kadife tenli bir kadının kıvrımlarını. Parmakları kadının teninde gezindikçe kulaklarına tatlı iniltiler geliyordu. İçinde büyüyen alev sardı her bir yanını. Gözlerini tekrar açtığında kararmakta olan odanın içinde siyah bir gölge gibi duran kadının dudaklarını gördü, uzandı. Dudaklarını kokladı, diliyle ıslattı kendi dudaklarını. Sıcak nefesi yüzüne çarptı kadının, boynu uzayıverdi.
Gözleri kadının gözlerindeydi, gözlerinde tutkulu bir kadının gülümsemelerle karışık gölgeli yüzü doluyordu. Ne güzeldi kadın, ne güzeldi adam. İki insanı birleştirdi istekleri. Adam odaya usulca sokulan karaltılar gibi sokuluverdi kadına.
Kadının gözleri kasıldı önce: kuytu gözlerinde birer şimşek çaktı, yıldırım düştü bacaklarının arasına. Kendini bırakıp yeniden topladı kadın, sonra yeniden ve sonra yeniden. Adamla birlikte o da hareketlendi, gidip gelmeler zıt şekilde hızlanıp yavaşladı. Kadın kısık bir çığlık bıraktı dolgun dudaklarından, inledi ardından. İniltiler kelimelere dönüştü: “Harikasın!”
Kendini iyi hissediyordu adam; onun yanına ne zaman gelse, kendini olduğundan ve her zamankinden daha iyi hissediyordu. Kadının bakışları, işveleri, heyecan dolu arsız sözleri onu iyi hissettiriyordu.
Kendini geriye doğru çekti adam, ellerini yatağa dayadı; keyifliydi, yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Bu mesafeden süzdü kadının bakışlarını. Gözlerini kapamıyordu kadın, gözlerinin içine bakıyordu adamın. Kadının gülümsemesini dolduruyordu aklına adam; bakışlarındaki doymak bilmez canavar kendine bağlıyordu onu. Gülümsemeleri sevişmelerini süslüyordu.
Kurulu bir yay gibi hızlanıyordu adam, sonra dinginleşiyordu ve sonra yeniden hızlanıyordu. Kadın bunu seviyordu, kulaklarına güzel şeyler söylüyordu. Kendini bırakıyordu kadın, kendini topluyordu yeniden.
Güneş, bütün nesneleri karanlık birer siluete çevirerek çekildi odanın içinden. Gölgeler odanın içinde büyüdü, büyüdü ve her yeri sardı ansızın. Gözleri silinmeye başladı kadının. Adam yerinden kalkıp lambayı yakmak istedi. Gözlerini görmezse yaşayamazdı onun, doğruldu. Kadın, adamın boynuna geçirdiği ve o ana kadar hissettirmediği ipi tuttu sıkıca. Boynunda bir kasılma duydu adam, nefesi kesildi. Kalın bir halat sıkıyordu boynunu. Ellerini urganın arasına soktu, “Hayır” dedi, “hayır bunu yapma.”
Gülümsemeye devam etti kadın, “Beni bırakma,” dedi, “beni bırakma…” Ellerindeki urgana hırsla asıldı.
“Hayır, bunu yapma” dedi adam. Gözleri yuvalarından fırlamış, yüzü kıpkırmızı kesilmişti.
Kadın gülümsemeye, kahkaha atmaya devam etti: “Beni bırakma”
Göğsünün sol yanında öksüren kalbinin çırpınışlarını duyumsadı, kulaklarında giderek azaldı sesler adamın. Sesler beyninin içinde yankılanıp yok oldu. Vücudunun ağırlaştığını hatta soğuduğunu hissediyordu; az önce her şeyi duyan hisleri sessizce kaybolmuştu. Kendinden, odadan, kadından uzaklaştığını fark etti. Bir kendine baktı, bir kadına. Kadının üzerine doğru havada asılıp kalmıştı, hala kahkaha atıyordu kadın ama sesler yoktu. Odanın tavanından gelen güçlü bir ışık gözlerini kamaştırıncaya kadar kendine baktı.
Ne kadar da acizdi onun karşısında. “Keşke kendimi ona bu kadar bırakmasaydım” dedi pişmanlıkla. Kadın da söylemişti bunu: “Bana esir olursun” demişti, “ben alışkanlık yaparım.” Ama dinlememişti işte, “Aşkın her haline razıyım” diye diretmişti.
O düşünce sese dönüşünceye kadar kadının karşısında hiçbir mecburiyeti yokken, sözleri onu isteklerine galip, kaderine mağlup getirmişti. “Gel öyleyse” demişti kadın, sürüklemişti sonra peşi sıra.
Tepesindeki ışık öyle kuvvetliydi ki, etrafındaki bütün nesneler rengini yitirip saydamlaştı. Kendine bakmak için yeniden uğraştı ama hiçbir şey yoktu ışık dışında. Işık her şeyi yutmuştu. Varlığına –ya da yokluğuna- doğru büyüyordu ışık, onu da diğer varlıklar gibi yutmak için ağzını açmıştı. Gözleri son kez büyüdü, “Hayır” dedi, “hayır, hayır, hayır…”

***

“Geçti canım, geçti. Sakin ol” dedi gülümseyen şefkatli sesiyle Melike, “bak, ben yanındayım.”
Arabanın arka koltuğunda uzanmıştı, etraf karanlıktı. Melike arabanın tavan lambasını açtığında gözleri kamaştı. Elleri boğazındaydı Mehmet’in, boynunda birkaç kez gezdirdi parmaklarını. Keskin bir acı boğazını yaktı, zorla birkaç kez, öksürdü. Bakışlarını arabanın tavan lambasına sabitlemişti.
“Mehmetçiğim, iyi misin canım?”
Mehmet’in ifadesinde değişiklik olmadı. Kuvvetli ışığa bakarak donup kalmıştı rüyasında olduğu gibi.
“Lambayı kapat” dedi Çetin, “onu korkutuyorsun.”
Melike kocasına döndü, ondan destek almak istedi. Ama Çetin oralı olmadı.
Çetin dikiz aynasını aşağıya doğru çevirmiş arkadaşına bakıyordu, yorgundu. İki gündür gözlerini kapmadan arkadaşının başında beklemişti. Şimdi de saatlerdir araba kullanıyordu. Gözlerini ovuşturdu, arabanın camını biraz araladı, kendi tarafındaki kapının cebinde duran paketten bir tane sigara çıkardı. Çakmağı sigarasına götürürken elleri titriyordu. Aceleyle yaktı sigarayı, sert bir nefes çekip bıraktı. Duman arabanın içine yayıldı, açık camdan sallana sallana dışarı çıktı. “Şu müziği de kapat artık” dedi, “uyumak üzereyim.” Sesi hem sert hem de yardıma ihtiyacı olan birinin sesi gibi çıkmıştı.
Melike cd çalarının kapatma düğmesine dokundu, “Ama müzik… iyi gelir demişti doktor…” diyebildi.
“Biliyorum ama ben de uyumak üzereyim” dedi Çetin. Dikiz aynasından tekrar arkadaşına baktı, “Uyumuş zaten, baksana…”
Melike yılgın bir nefes bıraktı, koltuğun arkalığına yaslanıp yola baktı, sanki çöküp yok olmuştu koltuğun içinde.“İlaçları çok kuvvetli” dedi, “uyumayıp ne yapsın?”
Birkaç dakika sessizce oturdular. Çetin arabanın kontrolünü yitirip uçurumun kenarında zorla duruncaya kadar yorgun iki bedenin giderek yavaşlayan nefes alıp verişleri duyuldu. Çetin gözlerinin ağırlığına dayanamıyordu artık. Bir kaç saniyeliğine dinlendirdiği göz kapaklarını açamaz hale gelmişti. Birkaç saniye uzamaya devam etti. Sonunda Melike’nin canhıraş müdahalesinin ardından Çetin ani bir hareketle frene basarak arabanın uçuruma yuvarlanmasını son anda engelledi.
Kapıyı açtı Çetin, stabilize yola bırakıverdi kendini. Yorgundu, sinirliydi. İstemsizce hıçkırıklarına boğuldu. Melike yanına koşturdu, “Canım, kendini bırakma ne olur” dedi, “gel bak şuradan su akıyor, yüzünü yıkayalım…”
Yolun kenarından kendi halinde akan suyun yanına indiler. Melike var gücüyle kavradığı kocasının yüzüne su çarptı. Çetin kendini akan suyun kenarındaki çimenliğe bıraktı, “Biraz dinlenelim ne olur” dedi yarı uyku haliyle.
“Peki” dedi Melike, “sen burada bekle ben arabayı getireyim.”
Melike arabanın yanına çıktı, kontağı çevirdi. Hafta sonları piknik yapılan, sık ağaçlarla kaplı bir tepenin eteğinde, çimlerin arasındaydılar. Melike arabayı piknik alanına indirip bagajındaki çantalardan yiyecek bir şeyler aradı. Yola çıkarken hazırladığı sandwichlere dokunmamışlardı. Sıcak bir kahve ile iyi giderdi. Hem kahve Çetin’in uykusunu açmasına yardımcı olurdu. Kısa yolları kalmıştı ama dayanacak güçleri kalamamıştı.
Arabanın çakmaklığına bağladığı su ısıtıcısıyla su kaynattı, bol aromalı, az şekerli bir kahve hazırlayıp çimenlerin üzerinde uyuklayan kocasına uzattı. “Hadi canım, kalk, iç şu kahveyi” dedi.
Çetin’in sesi kesilmişti, ölü gibi serilip kalmıştı çimenlerin üstüne. Melike çağrısına cevap vermeyen kocasını tartaklayarak uyandırdı. “Hadi, canım lütfen” diye ısrar etti, kahve bardağını eline tutuşturup içmesi için başında bekledi.
“Ne oldu bana böyle?” dedi Çetin, “Neredeyse uçurumdan aşağıya gidiyorduk.” Kahvesinden bir yudum alıp başını iki yana salladı, göz kapaklarının reflekslerine galip gelmeye çalıştı.
Melike Çetin’in yanına oturdu, ellerini kocasının saçlarında gezdirdi, “Yaşadıklarımız kolay şeyler değil canım,” dedi, “kaç gündür yaşıyor muyuz yoksa ölü müyüz, bilmiyorum.”
Çetin boşalan bardağı Melike’ye uzattı. “Bir tane daha içer misin?” dedi Melike, sonra da cevap beklemeden yerinden kalkıp bir bardak kendine bir bardak da kocasına hazırladı. “Yiyecek bir şeyler ister misin? Kahveyle sevmezsin biliyorum ama belki karnın acıkmıştır.” diye seslendi.
“Hayır,” dedi Çetin, “canım hiçbir şey istemiyor. Bir an önce köye varıp, kendimi yatağa atmak için can atıyorum.”
“Sabret canım, yarım saat sonra köyde oluruz.” Melike bir an duraksadı, “Ama kullanamayacaksan ben kullanayım, ne dersin?”
“Hayır, ben kullanırım,” dedi Çetin, “yol çok virajlı. Seni tehlikeye atmak istemem.”
Melike yorgun başını öne doğru eğdi. Derin derin nefes aldı, yorgunluktan ciğerleri acıyordu. “Hadi artık” dedi, “hemen yola çıkarsak çok geç kalmadan köye varırız.”
Çetin kahve bardağında kalan kahveyi sol yanında akmakta olan suya boşaltıp Melike’ye uzattı. Melike bardakları çalkalayıp bagaja koydu. Arabaya bindiler.
Çetin kontağı çevirdi, farları yaktı. “İyisin değil mi?” dedi Melike. Çetin başını salladı. Motorun gürültüsü akarsuyun çağlamasını bastırdı. Patinaj çekerek yürüdü araba.
Yol yılan gibi kıvrılıyordu önlerinde. Dağların eteklerinde ilerlerken alt yollardan gelen kamyonların farlarını takip etti Çetin, “Bu akşam yol çok kalabalık” dedi. Melike aldırış etmedi.
Virajın birinden çıkıp diğerine giriyorlardı. Babası, “Bu yolda araba kullanan her yerde araba kullanabilir” demişti Çetin’e. Ne zaman köye gitse aklına bu geliyordu. Birçok yer gezmişti, birçok şehirde görev yapmıştı ama böyle bir yol görmemişti. Babasına o zaman hak vermişti.
Birkaç tane köy geçtiler. Eşeklerinin sırtına yükledikleri yükleriyle yol kenarında yürüyen insanlar, gelen geçen bütün arabalara el sallayan küçük çocuklar yoktu; el-ayak çekilmişti, köy kahveleri bile kapalıydı. Saatine baktı Çetin, “Çok geç olmuş” dedi pöfleyerek.
Karanlık yolda arabanın gösterge paneli ve farların ışığı dışında bir şey görünmüyordu. Dağların eteklerinden kurtulup düz yolla indiler. Açık pencereden Sakarya Nehrinin gürültüleri dolmaya başlamıştı kulaklarına. Uzakta bir parıltı gördü Çetin, uzun farları yaktı. Karşısındaki tabela içine huzur getirdi: Çayköy 1Km

***

Bunu bana yapamazsın…

Köyün meydanına vardıklarında Çetin arabayı yavaşlatıp zor bir manevrayla çay yatağına sürdü. Çay yatağında sokaklara açılan yollardan soldaki ilkine dönüp evin alt girişindeki dar yoldan bahçeye soktu arabayı.
Bulutsuz müthiş bir geceydi, yıldızlar ve ay gecenin karanlık örtüsünün altına saklanıp aydınlığa buluyordu her yanı. Böceklerin sesleri yakınlardaki Sakarya Nehrinin çağlamalarına karışıyordu. Melike arabadan inince derin derin nefes alıp verdi, içine huzur doldurdu gecenin sükûneti.
Çiçeğe dönmüş nar ağaçlarının arasına bıraktı arabayı Çetin. Başını direksiyonun üzerine koydu. Birkaç saniye böyle kalsa sanki günlerce uyanmayacağı derin bir uykuya dalacaktı. Ama başı direksiyona kontrolsüz bir şekilde sertçe vurunca arabanın kornası çalıştı. Ani bir hareketle doğruldu, başını iki yana salladı.
Melike işaret parmaklarını ağzına götürdü, “Hişşşt, ne yapıyorsun?” diye çıkıştı
Çetin kapıyı açıp arabadan indi, başını iki yana sallayıp kendine gelmeye çalıştı. Temiz hava birkaç kısa solumadan sonra ona da iyi gelmişti.
Bahçedeki diğer evin ikinci katındaki lambalardan birinin yandığını gördüler. İkisi birden yanan lambaya baktı. Kornanın sesi birilerini uyandırmış olmalıydı.
Çetin Melike’ye baktı, “Yengemdir,” dedi, “ancak o uyanır sese.”
Başıyla onayladı Melike. Kapıya doğru yürüdüler.
Alt katın lambası yandı, dışarının lambası da. Uykulu gözlerini kırpıştırarak Arife Yenge kapıyı açtı, “Ooo, hoş geldiniz” dedi içten bir gülümsemeyle, sesi uykunun çatallı yollarında kısılıp yükseliyordu, “hayrola bu saatte!”
“Hoş bulduk” dedi Melike, “ancak toparlandık geldik. Biliyorsun, okullar… yeni kapandı.”
“Hee, bilmez miyim,” dedi Arife Yenge, “benim torun da beş’le geçti sınıfı, çok sıkıldı çocuk ama deydi valla… Neyse, gidin yatın şimdi; yarın konuşuruz…”
Arife Yenge kapıyı kapatmaya hazırlanıyordu ki aklına geldi, “ Ee, anahtarınız var mı?”
Melike ve Çetin birbirlerine baktı, Melike, “Galiba yanıma almadım” dedi yüzünü buruşturarak.
“Tamam, tamam” dedi Arife Yenge, “ben şimdi bulup getiririm.”
Arife Yenge dizlerini tutup iki yana sallanarak merdivenlere vurdu kendini. Melike açık kapının aralığından yaşlı kadının adımlarını, tahta kaplamanın gıcırtılardan kolayca takip etti, yüzünü saklayarak kıkırdadı.
Arife Yenge evin içinde bir müddet dolandıktan sonra üst kattaki pencereyi açıp anahtarı gösterdi, “Bur’daymış meret.” dedi, “ Geçen gün geline sizin evi temizlettiydim, anahtarı da dolabın üstüne koymuş. Atıyo’m bak, inmey’im şimdi aşağıya. Hadi Allah rahatlık versin…”
Çetin yere düşen anahtarı bulduktan sonra bahçenin lambası kapandı. Melike derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü, “Allahtan gelip arabaya bakmadı,” dedi, “yoksa olanları öğrenmeden uyutmazdı bizi.”
Çetin başını sallayarak Melike’yi onayladı. Anahtarı sallayarak evlerinin kapısına koşturdu. Tek hamlede açtı kapıyı, lambaları yaktı. Arabanın arka koltuğunda iki büklüm serilmiş Mehmet’in yanına geri döndü sonra da, onu ürkütmeden koltuğunun altına girdi. Yavaşça sürükledi arkadaşını.
Evin alt katı küçük bir odanın dışında mutfak ve salon olarak birlikte kullanılıyordu. Girişten sağ tarafta köy meydanını gören geniş pencerenin önünde mutfak tezgâhı, pencerenin iki yanında mutfak dolapları vardı. Tezgâhın önüne altı kişilik ahşap bir masa konmuştu. Girişin karşısındaki salonu mutfaktan iki sütun ayırıyordu, duvar yoktu. Sol tarafta evin geniş bahçesine bakan pencerenin bulunduğu küçük bir oda, odanın yanında da üst katın merdivenleri bulunuyordu. Çetin iki sene önce bütün birikimlerini bu ev için harcamıştı.
Çetin, Mehmet’i alt kattaki küçük odaya sürükledi, somyanın üzerine yatırırdı. Nefes nefese kalmıştı. Rahat soluklansın diye gömleğinin üst düğmesini açmaya çalışırken Mehmet uyandı, bir anda Çetin’in yakasına yapıştı, “Hayır, “dedi, “hayır, bunu bana yapamazsın!”
Melike elindeki bavulları merdivenlerin başına bırakıp koşturdu, “Tamam canım” dedi Mehmet’in saçlarını okşayarak, “her şey yolunda. Bak, biz yanındayız.”
Mehmet kızarmış gözlerini yeniden yumarken Çetin’in yakasında kenetlenmiş elleri çözüldü.
“Allah kahretsin” dedi Çetin, “koca adama ne yaptı bu kız böyle?” Dizlerinin üzerine çöküp kaldı Çetin, sıklaşan nefesinin düzelmesini bekledi, “Hadi,” dedi Melike’ye ellerini sallayarak, “ilaçlarının vaktini geçirmeden ver, yoksa bu gece ikimizi de uyutmaz.”
Melike çantadan çıkardığı ilaçların kutularını inceleyip üç tane hap çıkardı. Zorla yutturdu Mehmet’e. Gecenin sakin sesleri yorgun kulaklarında çınlamalara dönüşmüştü, iğne gibi batıyordu sesler. Eşyaları olduğu yerde bırakıp üst kattaki yatak odasına çıktılar. Melike odanın kapısını aralık bıraktı, elbiselerini çıkarırken Çetin’in horlamaları duyulmaya başlamıştı bile.
“Zavallı Çetin, zavallı Mehmet,” dedi Melike içi acıyarak, “hiç de güçlü değilsiniz!”

***

Ne olmuş bu çocuğa böyle?

Yüksek dağların tepesine tırmanan güneş odanın içinde yürümeye başlamıştı. Boşluk yavaş yavaş nesnelere dönüşürken, Melike her gün olduğu gibi erkenden uyandı.
Evin içinde renklere bürünmüş eşyalara baktı. Bu evi çok seviyordu, bu evi bu güne dek yaşadığı bütün evlerden, bu köyü gittiği her yerden çok seviyordu. Böyle düşününce yüzüne sabahlara özgü bir gülümseme yayıldı. Yatağının içinde uzun uzun gerindi, iki yanına doğru döndü sevinçle. Kocasına bakıp kaldı sonra, uyuduğunu bilse de, “Günaydın sevgilim” dedi, “ne güzel bir sabah değil mi?”
Çetin’in dudaklarından geceden kalan yorgunluğun sesleri yankılanıyordu, giderek hafiflemişti ama tısırtılar halinde sürüyordu hala nefes alıp vermeler.
Yatağın içinde doğrulup yanı başındaki pencereden dışarıya baktı. Arife Yenge buzağıları arka bahçeye salmıştı, sevinçle koşturuyorlardı oraya buraya. Yerinden kalkıp camı açtı, bir kaç dakika onların eğleşmelerini seyretti. Arife Yengeye el salladı.
Dudaklarına doladığı eski bir şarkıyı mırıldanarak indi merdivenlerden aşağıya. Ocağı yaktı, ateşe çay suyunu koydu. Lavabonun üstündeki geniş pencereden köy meydanına baktı: köylü tarlalarına gidiyordu, sabah otobüsü daha gelmemişti; durakta birkaç kişi beklemekteydi, yaşlı çınar yazın tazeliğiyle salınıyordu, beş yüz yıllık karadut kardeşler yine aynı yerindeydi. Hiçbir şey değişmemişti işte, her şeyi geçen sene bıraktıkları gibiydi.
Yemek masasının karşısındaki televizyonu çalıştırdı. Bir elinde kumanda, bir eli dudaklarında, ayaklarından birini pelikanlar gibi kaldırmış diğer ayağının dizine dayamış merakla siyah cama baktı bir süre. Sabah haberlerinde günlük gazetelerin manşetlerini okuyordu gözleri patlak patlak olmuş genç kadın, yol durumu veriliyordu. Birkaç gün önce hangi yolun açık olduğunu merakla izlediği programı bu sefer gülümseyerek izledi, “Aman, bana ne” dedi, “İstanbul’da olanlar düşünsün.”
Müzik kanallarından birini açıp fokurdayan demliği kıstı, çayı demledi. Salon tarafındaki arka bahçeye bakan camlardan birini açtı, yemek masasını donatmaya başladı. Arife Yenge sabah erkenden canım önüne taze domates, salatalık ve biber bırakmıştı. El salladı sabahın cömert sahibine, Arife Yenge de başını salladı. Masanın ortasına koydu salata tabağını, birkaç tane yumurta kırdı. Bir hafta öncesinden geleceklerini bildirdiğinden buzdolabı tıka basa doluydu. Kahvaltılıkları masaya koydu birer birer.
Sonra irkildi birden, bir çığlık bozdu sabahın taze seslerini.
“Hayıııır, bunu bana yapamazsın…”
“Eyvah” dedi Melike, “ Mehmet’i unuttum…”
Evin girişi, Mehmet’in kaldığı küçük oda ve üst katın merdivenleri salon ve mutfaktan üç basamak yukarıdaydı. Koşarak merdiveni çıktı, yerdeki kilim ayaklarının altından sıyrılıp yere düşürdü onu. Canı yandı ama aldırmadı, kapıyı açtı telaşla. Mehmet, gözleri açık, ifadesi donuk tavana bakıyordu. “Hayır,” diyordu yalnızca, “hayır, bunu bana yapamazsın…”
“Tamam, canım, bak ben buradayım” dedi Melike ama Mehmet dinlemedi: “Hayır, hayır, hayır…”
Dudakları kurumuş, sesi yorgundu. Sürekli dudaklarını yalıyordu, inliyordu ve aynı şeyleri tekrar ediyordu Mehmet. Melike masanın üzerine bıraktığı ilaçlara sarıldı, ilaç kutularına baktı teker teker. Sabah haplarını çıkarıp avucuna aldı, bir bardak su doldurdu. Rica- minnet zorla içirdi hapları.
Mehmet yüzüne bakıyordu Melike’nin, “Hayır,” diyordu hala, “hayır bunu bana yapamazsın.” Gözleri kızarmıştı Mehmet’in, bakışları Melike’de olsa da başka birini görüyor, onunla konuşuyordu.
Birkaç dakika sonra nefesi duruldu Mehmet’in, yorgun gözleri yavaş yavaş yenik düştü ilaçların kimyasal ağırlığına, haykırışları kısık tekrarlara dönüştü. Melike öne doğru eğildi, “Şükür, geç kalmadan, kendine bir şey yapmadan yetiştim” dedi. İlaç torbasındaki kremi çıkarıp parmağının üzerine sıktı, Mehmet’in boynuna sürdü hafifçe. Ayağa kalkıp arkadaşına baktı, yine lanet okudu: “Salak kız, ne hale getirdin koca adımı böyle!”
Kapıya döndüğünde Çetin’i gördü. Çetin kapının pervazına dayanmış umutsuzca Mehmet’e bakıyordu. Uykunun tatlı düşleri ikisine de her şeyi unutturmuştu ama gerçek tarafında değişen bir şey yoktu.
“Yeni mi uyandı?” dedi Çetin, “Öyle uyumuşum ki, hiçbir şey duymadım.”
“Galiba,” dedi Melike, “hiç sesi çıkmadı bütün gece, şimdi sofrayı hazırlıyordum… Sesini duydum.”
“Tuhaf” dedi Çetin, “bütün gece onunla uğraştım. Tekrar tekrar gözümün önüne geldi o korkunç sahne, ikimiz odaya giriyoruz, o kuru bir yaprak gibi sallanıyor ipin ucunda… Ama sonra geldi yanıma, ‘sen hala uyuyor musun, tembel teneke’ dedi. Uyandım birden, baktım, yine aynı şeyleri söylüyor. Korktum…”
“Kolay şeyler değil bunlar” dedi Melike, “hadi, biz kahvaltımızı edelim, onun iyi olması için biz güçlü olmalıyız.”
Çetin “Haklısın” deyip tekrar üst kata elbiselerini değişmeye çıktı. Melike de çayları doldurdu.
Sessizce kahvaltıya koyuldular. Kapı çalıncaya kadar birbirinin yüzüne bile bakmadılar.
“Hu hu, uyandınız mı be. Bakın, kahvaltıya kimi getirdim.” diye seslendi Arife Yenge. Melike kapıyı açtı, Arife Yenge elinde sevimli bir kuzuyla Melike’ye bakıyordu. “Sü’prizi bozulmasın diye telefonda demediydim size: Sizin koyun doğurdu geçen gün. Aha, bu da onun kuzusu.”
Melike’nin yüzünde sabahki gülümseme büyüdü, kucağına aldı kuzuyu, “Canım benim” dedi, “adını ne koydunuz bunun?”
“Tövbe tövbe,” dedi Arife Yenge içeri girerken, “hayvana isim ko’mak da sizden çıktı ha… Biz hiç bilmeyiz böyle şeyler; koyun mu, koyun, o kadar.” Çetin masanın başında yengesine bakıyordu, “Ee, sen nasılsın baka’m deli oğlan, işlerin nasıl?”
“İyi, iyi. Bildiğin gibi işte.”
“İyi diyo’n da hiç anlatmı’yon yani. Ben ne bil’cem oğlum sizin işlerinizi?”
Arife Yenge teklif beklemeden masadaki sandalyelerden birine oturdu, Melikeye bakıp kaldı. Melike kucağında çırpınan kuzuyu tutmaya çalışırken elinden kaçırdı. “Hay Allah… “ dedi. Kuzunun arkasından baktı, annesinin yanına koşturdu kuzu, Melike rahatlayıp kapattı kapıyı.
Melike bir bardak daha çıkardı dolaptan, çay doldurdu, Arife Yengenin önüne koydu. Arife Yenge şakırdatarak karıştırdı şekeri, bir yudum içti höpürdeterek. “Valla bu dizleri de nap’caz bilmiyo’m kızııım” diye dert yandı, “artık ağrılarına dayanamıyo’m. Dayına söylüyo’m, hiç oralı değil.”
“Bakarız bir çaresine yenge,” dedi Melike, “birkaç gün sonra biz de ineceğiz zaten şehre, o zaman seni de götürür dizlerini doktora gösteririz.”
“Allah razı olsun kızııım,” diye uzattı Arife Yenge, oturduğu yerden Melike’nin omuzlarına dokundu, “siz de olmasanız bana bak’cakları yok bunların.”
Kısa sohbetlerini küçük odadan gelen ses ansızın böldü, “Hayır, hayır, hayır…”
“Kızııım,” dedi Arife Yenge, “içer’de televizyon mu açık?”
Çetin ve Melike birbirlerine baktı, ikisi de odaya koşturdu. Arife Yenge de arkalarına takılmıştı.
Melike Mehmet’in yanına oturdu, Çetin ayaktaydı. Mehmet gözleri kapalı olmasına rağmen aynı şeyleri tekrarlıyordu. “Su, canım su getirir misin?” dedi Melike telaşla. Çetin mutfağa koşturdu, Arife Yenge de açık kapıdan içeri daldı.
“Aboov, ne olmuş bu çocuğa böyle?”
Arife Yenge, Mehmet’in boynunu saran morluğu görmüştü, yazmasının ucuyla ağzını kapattı. Şaşkınlığı acımaya dönüşüyordu: “Zavallı çocuk…”diye başını sallayarak kendi kendine hayıflandı, ardından Melike’ye baktı açıklama bekleyerek, “kızım kim bu oğlan?”
“Anlatacağım yenge,” dedi Melike, “bir çıkalım şuradan…”
Melike, Çetin’in getirdiği suyu zorla içirdi. Mehmet öksürüklere boğuldu, birkaç kez daha sayıkladı sonra uykuya teslim oldu.
Hep beraber çıktılar odadan. Melike’nin gözü kapıdaydı, masadaki yerlerine oturdular.
“Kızım kim bu oğlan?” diye tekrarladı Arife Yenge.
Melike Çetin’e baktı, “Bir arkadaşımız yenge.” dedi.
“Ee, ne oldu oğlana, hasta mı, o boynundaki de ne öyle?”
Melike kaşlarını çatmış, işaret parmağını havada sallıyordu: “Tamam, anlatacağım. Ama bak kimseye söylemek yok, tamam mı?”
“Tamam, kızım; kime, ne söyle’yim?”
Derin bir nefes aldı Melike, “Adı Mehmet, aynı okulda görevliyiz. Bir kaza geçirdi, yani nasıl anlatsam… Bizim okuldan bir hocayı seviyordu, -sözde o da bunu seviyordu ya neyse… İşte bir gün ayrılmış bunlar, sonra Mehmet hastalandı, kafası bir gelip bir gidiyordu. Bir süre sonra içmeye başladı, ama çok içiyordu yani, öyle böyle değil. Doktora götürdük, doktor ‘kontrol altında tutmalısınız’ dedi. Bizde kalmaya başladı. Sanki iyi gibiydi, dimi Çetin? İçkiyi bıraktı, okula yeniden başladı. Sonra okulun bitiği günün -yine bizde kalıyordu- gece yatmıştık… Bir ses oldu, Çetin’i uyandırdım… Hemen odasına koştuk…”
Melike masanın üzerine abanıp ağlamaya başladı. Kelimeler dudaklarından döküldükçe korkunç şeyler geliyordu gözlerinin önüne. Çetin devraldı sözü, “İçeriye girdim; Mehmet kendini tavana asmış sallanıyor, yüzü mosmor olmuş, taş gibi ağırlaşmış. Hemen havaya kaldırdım, Melike de boynundaki ipi kesti. İndirdik, çırpınır gibi oldu. Kalp masajı yaptık, suni teneffüs falan…” Çetin de duraksadı, kelimeler boğazına dizilip kalmıştı, zorla yutkundu.
“Sonra birden nefes almaya başladı. Allah’ın bir mucizesi işte, ambulans çağırdık, hastaneye kaldırdılar. Muayeneler, tetkikler yapıldı. Birkaç gün hastanede kaldı. Sonra… sonra bizi çağırdılar ‘psikiyatri ile görüşün, bir de oradaki doktorlar muayene etsin’ dediler. Götürdük tabi, onlar da kontrol etti. Bizimki baygın halde; ne doğru dürüst konuşuyor, ne bir şey anlatıyor, sadece sayıklıyor. İlaç yazdı, ‘tekrar kontrole getirin’ dedi doktor.”
“Ee, İstanbul’a mı götür’ceniz yine?” dedi Arife Yenge.
“Yok yok, şehirde bir arkadaşı varmış, onu söyledi. Ona gideceğiz, haftaya…”
“Allah, Allah” dedi Arife, “neymiş bu kızın derdi böyle?”
“Bilmiyoruz ki yenge” dedi Melike, “ne yaşadılar, ne konuştular bilinmez. Zaten geçici olarak gelmişti, okul bitince de gidecekti, herhalde giderken bir şeyler söyledi.”
Hepsi birden sustu. Kahvaltı masasını kaldırdı Melike, Çetin salondaki kanepeye uzandı, çok geçmeden uykuya daldı, Arife Yenge de sessizce çıkıp gitti.

***

Beni bırakma…

Lise ikinci sınıfların Felsefe dersini veren Meliha Hoca, ikinci çocuğunun doğumuna bir ay kala izine ayrıldı. Dersi birkaç hafta idareten Edebiyat Öğretmeni Mehmet götürdü. Mehmet yan branşı olan Felsefe derslerde hiç zorluk çekmedi.
Bu arada Milli Eğitim Müdürlüğünden gelen bir yazıda, en kısa sürede bir vekil Öğretmenin okula atanacağı yazıyordu. Mehmet derslere devam etti, Müdürlüğün geleceğini bildirdiği vekil Öğretmen yazı geldikten bir ay sonra okula gönderildi: Candan.
Candan samimi, çekici bir kadındı. İlk bakışta insanı güzelliğine hapsediyordu. İşvesiyle, kadınsılığıyla birkaç gün içinde bütün okulun ilgi alanı oldu. Matematik Öğretmeni Oya Hanım onun için “Bu kızda şeytan tüyü var” demişti, “birkaç sene okulda kalsın bütün erkek hocaları peşinden sürükler.” Bütün bayan hocalar bu kanıda birleşti.
Mehmet birkaç hafta Candan’la birlikte derslere katıldı. Mehmet’in Felsefe bilgisi ve şiirlere olan ilgisi Candan’ı etkilemişti. Bu birkaç hafta içinde birbirlerine iyice yakınlaştılar. Akşamları beraber yemek yediler, yemek sonrasında Felsefe ve Edebiyat üzerine uzun uzun konuştular. Bu yakınlaşma etraftakilerin de ilgisini çekmişti. Oya Hanım “Heh işte ilk avını oltaya aldı hatun” dedi.
Bir akşam yine müfredat ve bilgi paylaşımı için Candan’ın evinde bir araya gelmişlerdi. Candan masanın üzerine yaydığı yıllık plan üzerinden konuları dağıtıyor, Mehmet de ona Öğretmenlik tecrübesiyle yardımcı oluyordu. Bir birlerine çok yakın duruyorlardı: Candan masanın önünde ayaktaydı, haftaların akışını planlıyor, hangi konuyu hangi haftaya yerleştireceğini düşünüyordu. Mehmet de onun hemen arkasındaydı, elindeki kitaptan konuları takip ediyor, hiç birini atlamamaya çalışıyordu.
Mehmet bir ara başını kaldırdığında Candan’ın uzun siyah saçları değdi yüzüne, sanki ipekten yapılmış bir tül dolanıyordu teninde Mehmet’in; değdiği yeri tutuşturan, yakan, paramparça eden ipekten bıçaklar yüzünü çiziyor, etini kesiyor, kanatıyordu değdiği yeri. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İstemsizce uzandı dudakları Candan’ın yanağına, elleri dolanıverdi beline.
Aralarında birkaç gündür tanımlayamadıkları bir yakınlaşma vardı. İkisi de o ana kadar kendini tutmuş ve bir adım daha ileri gitmemişti. Ama şimdi bir yol ayrımına gelinmişti: Ya ilişkileri bir çerçeveye oturarak sınırlar çizilecek ya da tensel isteğin girdabı onları bir kenara savuracaktı. Mehmet o an isteklerine gem vurduran yüksek duvarları bir kenara itmeyi tercih ederek dokunuverdi yanan ve yakan isteklerinin tetikleyicisine. Candan’ın kokusu içine doldu, yanakları kızardı; aklının bir yerinde uyuşma, kalbinde bir fokurdama duydu. Dudakları Candan’ın yumuşacık, ince yanaklarına değerken kasıklarının sıkıştığını hissetti.
Birden Mehmet’e döndü Candan o ilk tutuşma anının ardından, ellerini göğsüne birleştirip ittirdi onu. “Hayır, Mehmet” dedi, “bu doğru değil.”
Başını yana eğdi Mehmet, “Neden ama” dedi fısıldayarak, “senin de beni istediğini biliyorum.” Mehmet aslında hiçbir şey bilmiyordu, yalnızca bildiğini sanıyordu, bilmesini istiyordu.
“Doğru” dedi Candan Mehmet’i şaşırtacak bir özgüvenle, “doğru, ben de seni istiyorum. Ama işimiz, yani toplum önündeki pozisyonlarımız gereği bu olmaz. İnsanların bize nasıl baktığını biliyorum, hatta benim arkamdan neler söyledikleri de geliyor kulaklarıma. Bu yüzden olmaz.”
Mehmet bir şey söylemedi, daha doğrusu bir şey söyleyecek gücü bulamadı kendinde. Ceketini ve çantasını alıp Candan’ın evinden ayrıldı.
Bir süre sokaklarda amaçsız dolaştı: kaldırım taşlarını saydı, camekânlara baktı, neon lambalarını seyretti şehrin. Birkaç sokak ötedeki bir meyhanenin önünden geçerken duraksadı. O an içmek geldi içinden, sarhoş olup bu akşam yaptığı ayıbı, isteklerine boyun eğmesini, kabul edilmemesini unutmak istedi. Adımları onu içeriye sürükledi.
Mehmet bir saat sonra meyhaneden çıktığında zil-zurna sarhoş olmuş, kravatı yana kaymış gömleği pantolonundan sarkmıştı, hali perişandı. Meyhanenin camından kendine bakıp suretinden utandı, önüne gelen ilk taksiye binip doğruca evine gitti. Eve girer girmez duşa yapıp toparlandı ve hemen uyudu.
Birkaç gün aralarında en ufak bir konuşma, küçük bir göz teması bile olmadı. Mehmet sürekli kaçıyor, Candan’sa Mehmet’i gözlüyordu, en azından onunla konuşmak ve aralarındaki anlaşmazlığa son vermek istiyordu. Mehmet’se kararlıydı: Aklının ve kalbinin ondan yana olmasına rağmen bir kadın tarafından kabul edilmemek gururunu incitmiş, ruhu yara almış, canı yanmıştı. O da tüm erkekler gibi duygusal yakınlaşmalarda mesafeyi koruyamamıştı. Aradaki engellerin tümünü bir anda aşıp Candan’a tüm varlığıyla sahip olmak istemişti. Oysa kadınlara sahip olmak için zaman tek yoldu; bir kadının güvenini kazanmadan, kadınlara ait savunma mekanizmasını aşmadan, bir kadının kalbine sahip olmanın imkânsızlığını bilmiyordu. O engeller sabredilip aşılabilinirse kadın yalnız kalbini değil tüm hayatını, hatta yatağını bile açabilirdi.
Candan öğle yemeği saatinde Mehmet’in peşine takıldı. Okulun kapısından çıktıktan sonra da yanına koştu, yemeğe beraber gittiler.
Mehmet mesafeliydi: Ağzından çıkacak ilk kelimeyle onun karşısında yenileneceğini bildiğinden ağzını sıkı tuttu.
Candan’sa üzülmüştü. Kısa zamanda kurdukları yakın arkadaşlıkta yine ileriye gitmiş, tüm kapıları açık bırakmış ve içeriye girmek isteyene de, “Dur” demişti. Yine becerememişti işte, kendini tutamamış, erkeklere olan ilgisi ve yatkınlığından hemen kölesi olmuştu Mehmet’in. Haksızlık yaptığını anlamıştı bu sefer. Ya mesafeli durmalıydı, ya da madem mesafeli duramıyor kölesi olmalıydı. Bu sefer bunu becerecekti.
“Çok acımasızsın” dedi Candan, “kendini saklıyorsun, benden kaçıyorsun…”
“Yanılmıyorsam bunu sen istemiştin” dedi Mehmet, “ben seninle olmak istediğimi söyledim, sen de benden kaçtın durduk yere. Aramızda olacaklardan hiç kimse sorumlu değil; ikimizde yetişkin insanlarız, istediğimizle birlikte olabiliriz. Kimse buna karışamaz.”
“Haklısın” dedi Candan. Yüzü yana düşmüş, küçük bir kız gibi şımartmıştı bakışlarını, “ben nerede duracağımı bilemedim ya da nereden başlayacağımı. Biliyor musun hayatım bu güne kadar çok hareketli geçti, birçok erkek girip çıktı hayatıma ama sen onların hepsinden farklısın. Özel bir tarafın var benim için. Seni tanıdığım herkesten ayırıyorum.”
Mehmet duyduklarına inanmakta güçlük çekti, anlamsızca baktı Candan’ın gözlerinin içine. O bir adım bekliyordu Candan’dan, Candan koşarak gelmişti.
“Beni bırakma” diye ekledi Candan, “ne olur beni başkalarının kollarına bırakma.”
Mehmet’in yüzünde güller açtı, yanaklarına pembe boyalar sürdü duydukları. Candan’ın evinde akşam yemeği için sözleşerek ayrıldılar.
Akşam yemek güzel geçti, Candan güzel yemekler hazırlamıştı. Yemekten sonra Mehmet şiirler sıraladı Candan’ın güzelliğine, ona iltifatlar etti. Kırmızı şarabın eşliğinde sıcak yakınlaşmalar başladı. Mehmet Candan’ın saçlarında gezdirdi ellerini, tenini kokladı. Yüzünün her bir yanını defalarca öptü. Kulaklarına kısık, kesik, sıcak şeyler söyledi. Candan gülümsedi.
Gözlerine baktı Mehmet Candan’ın, dudaklarına doğru yaklaştı, dudaklarına sokuldukça daha önce hiç kimsede duymadığı tertemiz bir koku ulaştı burnuna. Ciğerleri lekesiz bir kadının sıcak nefes verişlerine tutuldu. Islak dudaklarına dokundu dudakları, o enfes koku içine aldı Mehmet’i. Mehmet kendini incecik bir kadının kollarına bırakıverdi.
Gecenin ilerleyen saatlerine kadar şarap, şiir ve öpüşmelerle dolu saatler geçirdiler. Mehmet eve değil, biraz daha ileri gitmek istiyordu, Candan’ı öyle bir yere getirmişti ki; bir adım ötesinin unutulmaz bir sevişme olduğunu iyi biliyordu.
Parmaklarını Candan’ın pantolonuna götürdü, ilk düğmeyi fark ettirmeden usulca açtı. Parmakları açılan kapıdan içeri süzüldü. Dokunduğu yer yandı Candan’ın, “Bunu yapmayalım” dedi Candan ama Mehmet’in dokunuşlarına doğru bıraktı kendini. Buna dayanamayacağını iyi biliyordu. Bir adım ileriye gitmek kölelikti, burada kalmak kaçırılmış bir fırsat. Karnını içe çekip bıraktı. O anda aralarındaki perde çözüldü; pantolon evin uzak bir köşesine uçtu, iki beden elbisesiz kaldı.
Candan vücuduyla Mehmet’i istediğini açıkça gösterirken, sözleriyle engel olmaya çalışıyordu. Sonunda Mehmet’in dudaklarına öyle bir sarıldı ki, o anda bütün benliğiyle bıraktı kendini.
Bundan sonraki günlerde gündüzleri gizli ve tutku dolu konuşmalar, akşamları da inanılmaz sevişmelerle geçti. Her şeyi öylesine güzeldi ki, Mehmet yaşadıklarının gerçekliğine inanamıyordu. Candan kendini Mehmet’e adamıştı. Mehmet ilk defa kendini iyi hissediyordu. Bu güne kadar yaşadığı ilişkiler hep bir alışverişin üzerine kurulmuştu. Ya aklına yatmayan birileriyle yatağını paylaşmış ya da birilerine kendini beğendirmeye çalışmıştı. Ama Candan başkaydı. Aynı ismi gibi çok cana yakındı, hiçbir şey beklemeden her şeyini sunuyordu Mehmet’e.

Bir önceki yazımız olan Şeytan Dönemeci kitap özeti - Agatha Christie başlıklı makalemizde agatha christie şeytan dönemeci izle, agatha christie şeytan dönemeci konusu ve agatha christie şeytan dönemeci oku hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


2 − = sıfır

Kitap özetleri © 2013