Kitap özetleri

Kitap özetleri

Vergilius’un Ölümü Kitap Özeti

Broch’un Vergilius’u, bugüne kadar romanın esnek ortamı bağlamında gerçekleştirilmiş en sıradışı ve en temel deneylerden biridir.
Thomas Mann

Broch, Joyce’tan bu yana Avrupa edebiyatının en büyük romancısıdır ve Vergilius’un Ölümü, Ulysses‘ten günümüze kurgunun teknik olarak ne denli ilerlediğinin tek gerçek kanıtıdır…
George Steiner

Vergilius’un Ölümü‘nde Broch, tıpkı Proust, Joyce ve Musil gibi, şiirden bilgilendirme amacıyla yararlanmak ve felsefeyi sanat boyutuna yükseltmek tutkusundadır. Bilgiye ulaşmak için çaba harcayan sanatçı; eylemci; öğretici; artık hiçbir görev yüklenemeyen bir çağın başlıca temsilcisi; Vergilius’un arkasında Hermann Broch vardır.
Walter Jens

Vergilius’un Ölümü, her şeyden önce batı edebiyatında ve roman düzleminde sanata yöneltilmiş en temel ve aynı zamanda da en acımasız sorgulamalardan biridir.
Ahmet Cemal

Vergilius’un Ölümü, şüphesiz Hermann Broch’un başyapıtıdır, ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, sadece Broch’un değil -evet!-aynı zamanda roman türünün ve batı sanatının da başyapıtıdır… Ve bir çeviri başyapıtıdır da. İyi okumalar…
Ahmet Öz

***

Bir Çevirinin Hikâyesi

Yirminci yüzyıl dünya edebiyatının en büyük yazarlarından Avusturyalı Hermann Broch’un (1 Kasım 1886 Viyana-30 Mayıs 1951 New Haven/Connecticut/ABD) başeseri sayılan “Vergilius’un Ölümü’’nün (“Der Tod des Vergil”) çevirisine, 1972 yılının sonbahar aylarında başlamışım. Yakın zamanlara kadar bu tarihi çok kesin bilmiyordum. Bu yıl, geçtiğimiz Ağustos ayının son günlerinde, yani çeviriyi hiç istemeden de olsa bitirmek üzereyken, üstüne “Hermann Broch” diye elyazısı not düştüğüm kalın bir dosyada (aynı dosyada bir zamanlar elyazısıyla çevirdiğim bölümleri de saklamışım) bulduğum küçük bir not sayesinde, romanı çevirmeye yukarıda belirttiğim tarihte başlamış olduğumu anladım.

Bu hesaba göre “Vergilius’un Ölümü”, yetmiş yılı dolduran hayatımın yaklaşık kırk yılını kaplıyor. Şunu da belirtmem gerekir ki, bu önsözün daha ileriki bölümlerinde geniş zaman veya şimdiki zaman kiplerine belki çok sık rastlanacak; buna karşılık, “Vergilius’un Ölümü” başlıklı çeviri çalışması artık geride kalmış olmasına rağmen, geçmiş zaman kipi pek devreye girmeyecek. Ben istemediğim için. Bu çeviriyi ‘bitirmemiş olmayı’ yeğlediğim için. Bu konuda biraz yukarıda, “yani çeviriyi hiç istemeden de olsa bitirmek üzereyken…” ifadesiyle de bir ipucu vermiştim. Çünkü bu çevirinin hikâyesi, aslında bir tür aşkın, çok büyük bir tutkunun hikayesi, ve sanırım bu hikâye, hayatımın sonuna kadar sürecek. Bu sözünü ettiğim öylesine bir tutku ki, hayatımın kırk yılı boyunca bu çeviriyi yalnızca kendim için yapmışım. Bunu şimdi, geriye baktığımda, çok daha açık ve seçik görebiliyorum.

Zaten başladığımda, ortada hiçbir yayınevi yoktu. Hiçbir yere bu çeviri konusunda bir öneri götürmemiştim. Yetmişli yılların hemen başında, romanın Almancası rastlantı sonucu elime geçmişti. Beş yüzü aşkın sayfayı ilk okuyuşum yanılmıyorsam bir haftamı almıştı. Bittiğinde, artık sarhoştum. “Adriyatik denizinin tersten esen, hafif, neredeyse fark edilmeyen bir rüzgarla kabarmış çelik mavisi rengindeki yumuşak dalgaları, imparatorluk filosu Kalabriya kıyılarının ağırdan yaklaşan alçak tepelerini solunda bırakarak Brundisium limanına dümen kırdığında, gemilerden yana köpüklenmişti… ” diye başlayan ilk paragrafla birlikte, benim için de kırk yıl sürecek uzun bir yolculuk başlamıştı. Süresini, tamamlayabilip tamamlayamayacağımı bilmediğim bir yolculuk.

Bildiğim tek bir şey vardı.

“Vergilius’un Ölümü”nün çevirisine başladıktan hemen sonra, kendime karşı o zamanlar kimselere dile getirmediğim bir söz vermiştim. Bu kitapla karşılaşmazdan hemen önce, artık hayatım boyunca edebiyat çevirmenliği uğraşından kopmayacağımı biliyordum. Yapmış olduğum birkaç çeviri yüzünden kendimi o uğraştan biri olarak görmeye de başlamıştım. Ne var ki, “Vergilius’un Ölürmü’nü okuduktan sonra, kendimi iç dünyamda ‘çevirmen’ diye adlandırmayı bıraktım. Ondan sonra yayınlanan başka çevirilerimin kapaklarında veya iç kapaklarında ‘Çeviren: Ahmet Cemal’ ibaresi hep sürüp gitti. Ama iç dünyamda ben, çeviri uğraşından daha önce kendime ‘çevirmen’ dediğim için özür dileyerek izin aldım.

Kendime verdiğim söz, çok açıktı: Ancak günün birinde “Vergilius’un Ölümü” çevirisini tamamlayabildiğim takdirde ve o günden başlayarak kendimi çevirmen sayacaktım.

Peki ya o güne kadar? O güne kadar kendime sadece çeviri alanında bir çırak, kendini yetiştirme çabasında biri gözüyle bakacaktım. Ama ‘büyük sınav’ “Vergilius’un Ölümü” çevirisinin tamamlanması ile birlikle verilmiş olacaktı.

Peki neden tutulması bunca zor bir söz vermiştim? O zamana kadar zorlu sınavlardan yana yoksul olduğu hiç de söylenemeyecek bir hayatın belli bir dönüm noktasında neden böylesine ağır bir yükümlülük altına girmiştim? Üstelik verdiğim sözü tutabileceğimden, böyle bir metnin çevirisini tamamlayabileceğimden o sıralar hiç de emin değildim.

O halde, evet, o halde, neden?

Hangi nedenle, neredeyse olanaksız bir hedef seçmiştim kendime?

* * *

Bu neden, çok geniş ölçüde özel hayatımın o zamana kadarki akışından kaynaklanıyordu.

Cehennemden farksız, sevgiden bütünüyle yoksun bir evlilikten doğma bir çocuktum. Hatta bir anlamda istenmeyen bir çocuk olduğum bile söylenebilirdi, çünkü şu sözü çeşitli defalar annemin ağzından duyduğumu hatırlıyorum: “Sen doğmasaydın, baban ile çoktan boşanmıştık!”

Doğmasaydım eğer, anası ile babası evliliklerinden kurtulabilecek bir çocuk olmam nedeniyle, çocuk olmama hiçbir zaman izin verilmemişti. Bir defa, yani adeta ‘kazaen’ bile olsa, bana düşen, bir ân önce çocukluğumdan kurtulmak, anamın ve babamın yüklenmeye yanaşmadıkları bir sorumluluğu, kendi sorumluluğumu taşımaya başlamaktı. Liseyi bitirdiğimde, buna anneme ve eve bakmak sorumluluğu da eklenmişti, çünkü o sıralarda babam evi neredeyse bütünüyle terk etmişti. Bu durumda bir ân önce ‘büyümeliydim’ ki, eve ve kendime bakabileyim. Hiç sınıfta kalıp zaman kaybetmemeliydim. Kalmadım ve zaman kaybetmedim. Üniversiteyi bir ân önce bitirip eve bakma sorumluluğunu bütünüyle üstlenmeliydim. Üniversiteyi tam dört yılda, dördüncü yılın da Haziran ayında bitirip gereken sorumlulukları üstlendim.

Ama aynı sıralarda, yılların içimde biriktirdiği çılgınca bir öfkenin zorlamasıyla, hayatımda, sınırları kendi seçeceğim sorumluluklarla belirlenecek bir alan oluşturmaya da karar vermiştim. Yunan antikçağındaki duruma benzer bir biçimde, soydan gelme bir laneti sırtında taşıyan, doğuştan mahkûm biri kimliğiyle yaşamayacaktım. Hayatımda ‘bir ân önce para kazanmak’tan daha farklı amaçlara ve hedeflere de yer verecektim.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni dört yılda ve hem çalışıp hem okuyarak bitirdim. Eğitim giderlerini ve evin geçimini Almancadan çeviriler yaparak kazanıyordum, ama yaptıklarım, sonrakilerden çok farklı türden çevirilerdi. Noterlik bürolarında ‘yeminli tercüman’ olarak diplomalar, kimlik belgeleri, tapu belgeleri, çeşitli raporlar, vb. belgeleri Almancadan Türkçeye veya Türkçeden Almancaya çeviriyordum.

Yani çevirmenlik hayatım, dünya edebiyatının görkemli eserlerinin atmosferinde değil, fakat Cağaloğlu’ndaki noterlik bürolarının toz içinde, çoğu kez de yeterince aydınlatılmamış arka odalarında eski püskü daktiloların başında başlamıştı.

Üniversiteyi bitirdikten sonra para kazanmak için avukatlık mesleğini seçmedim. En az para getiren bir uğraşı, edebiyat çevirmenliğini seçtim. O zamana kadar hayat, acımasız bir gardiyan gibi, evime karşı parasal sorumluluklarımı yerine getireyim diye hep başımda beklemişti. Ama şimdi hayata meydan okuma sırası, artık bana gelmişti. Bu meydan okumayı çeviri türlerinin içinde en zor olanını, edebiyat çevirmenliğini seçerek gerçekleştirdim. O zamana kadar noter çevirilerinin mahkûmuydum. Ama bundan böyle yoksulluk sınırında, çoğu zaman belki onun bile altında, fakat özgür yaşayacaktım.

Yetmişli yılların başında yayınlanan Goethe ve Schiller çevirileri, özgürlüğümün ilk adımları oldu.

“Vergilius’un Ölümü” romanıyla o çevirmenlik yıllarımın hemen başında tanıştım. Romanın birinci bölümünün başlarında yer alan ve Latin şairi Vergilius’u tasvir eden şu pasajı okuduğumda ise, o roman artık benim kaderim olmuştu: “yeryüzü hayatının huzurunu seven biriydi; toprağa bağlı bir toplumda geçecek, sade ve güven dolu bir ömre uygun bir insan; kökleri gereği yerleşip kalmasına izin verilmiş, dahası yerleşmeye zorlanmış biri; aynı zamanda da, daha yüce bir kader gereği, yurdundan ne kopabilmiş ne de orada kalabilmiş biri; bu kader, onu ötelere, toplumun dışına sürüklemiş, kalabalıklar içersinde düşünülebilecek en çıplak, en kötü, en vahşi yalnızlığın içine atmıştı; onu kökeninin yalınlığından koparmış, uçsuz bucaksızlığa. gittikçe büyüyen bir çeşitliliğe doğru kovalamıştı; böylece büyüyen, sınırsızlığa açılan, sadece gerçek hayat ile arasındaki uzaklık olmuştu; evet, gerçekten de yalnızca bu uzaklıktı büyüyen: Vergilius, hep kendi tarlalarının sınırlannda gezinmiş, her zaman kendi hayatının sınırboylarında kalmıştı; huzur nedir bilmeyen bir insan, ölümden kaçarken ölümü arayan, eser vermek isterken eserden kaçan biri; bir âşık, ama yine de hep kovalanmaya yargılı, gerek iç gerekse dış dünyanın tutkuları arasında yolunu kaybetmiş, kendi hayatına sadece konuk olabilmiş biri…”

Bu satırlardaki kişi, benim için bir öteki-ben değil miydi? Sevgiden yoksun bir çocukluk döneminde ben de hep sade ve güven dolu bir hayatı, sırf çocuk olmam nedeniyle hak ettiğim bir hayatı aramamış mıydım? Ben de yıllar boyunca belli bir hayat yolundan ne kopabilmiş ne de tam olarak o yolda kalmış değil miydim? Babasız babalı ve anasız analı çocukluğum diye adlandınlabilecek kaderim, beni de toplumun dışına sürüklememiş miydi? Kalabalıklar içersinde düşünülebilecek en çıplak, en kötü, en vahşi yalnızlıkların içine atmamış mıydı? O kader, tıpkı Vergilius gibi beni de kökenimin hep özlemini çektiğim yalınlığından koparıp uçsuz bucaksızlığa, bilinmeyenin ülkesine, gittikçe büyüyen, korkutucu bir çeşitliliğe doğru kovalamamış mıydı? Ama böylece büyüyen, sınırsızlığa açılan, sadece gerçek hayat ile aramdaki uzaklık olmamış mıydı? Ben de o zamana kadar hep kendi tarlalarımın ancak sınırlarında gezinebilmiş, ama onları bir türlü gönlümce ekememiş biri değil miydim? Her zaman kendi hayatımın sınırboylarında, benim olmasını istediğim, ama asla benim olmasına izin verilmemiş bütün hayatların sınırboylarında dolanıp durmamış mıydım? Ben de huzur nedir bilmeyen, bir yandan ölümden kaçar ve korkarken bir yandan da kimbilir kaç kez ölmeyi aramamış mıydım? Ben de en yakınındaki yetişkinlerin bile rehberliklerinden yoksun kalarak, hep kovalanmaya yargılı, gerek iç gerekse dış dünyanın tutkuları arasında yolunu kaybetmiş, bunun sonucunda içini kaplayan korku yüzünden kendi hayatına aslında sadece konuk olabilmiş biri değil miydim?

Bundan kırk yıl önce “Vergilius’un Ölümü”nü benim için neredeyse bir tür kader kılan düşünceler, işte bunlardı.

* * *

Biraz yukarıda belirttiğim gibi, bu romandan önce yaptığım birkaç edebiyat çevirisi vardı. Ama “Vergilius’un Ölümü”nü çevirmeye karar verdiğimde, bu çapta bir deneyimin asla yeterli olmayacağını biliyordum. Ayrıca o zamanki Almanca ve Türkçe düzeylerimin, bunlara ek olarak da genel birikimimin böyle bir çevirinin üstesinden gelmeye asla yetmeyeceğinin de farkındaydım. Fakat buna rağmen bu çeviriyi ‘ileride yapmaya’ karar vermedim; benim verdiğim karar, kitabı çevirmeye ‘derhal başlamak’tı. Böylece o gün için ‘imkânsız’ı belirleyen bir noktadan yola çıkacak, yılların akışı boyunca birkaç alanda birden savaşım vererek o ‘imkânsız’ı gerçekleştirme noktasına doğru ilerleyecektim. Bu kırk yıllık süreç boyunca “Vergilius’un Ölümü” dışındaki her edebiyat çevirisine önce üstesinden gelip gelemeyeceğimi araştırarak ve ancak üstesinden gelebileceğime inandığım takdirde başladım. Böyle bir inanca varamadığımda yaptığım şey, o çeviriyi ‘ertelemek’ oldu. “Vergilius’un Ölümü”nü çevirmeye başladığımda ise günün birinde bu düzeydeki bir edebiyat eserini, bir dil anıtını Türkçeye çevirebilecek dil kültürüne, her iki kültür diline ve genel birikime sahip olacağımdan kesinlikle emin değildim. Soru işaretleri ile dolu, tahmin edilebilecek ve edilemeyecek serüvenlerle örülü bir yola çıkıyordum; ama bütün risklerine rağmen bu yola çıkmak zorundaydım, çünkü o yol bana her aşamasında ve her dönemecinde günlük hayatın beni boyun eğmeye zorladığı koşulların dışında da bir hayatımın ve savaşımımın, kendi seçimimin ürünü olan bir hayatımın ve savaşımımın bulunduğunu, dolayısıyla bir şeyleri göze aldığım takdirde bu bağlamdaki tüm olumsuz koşullara rağmen aslında ağırlıklı olarak kendi kurguladığım bir hayatı yaşayabileceğimi kanıtlayacaktı.

Ve bu nokta çok önemliydi; çünkü çocuk olmama bile izin vermeksizin, beni geçmişinde çocukluğun bulunmadığı bir yetişkinliğe bir ân önce adım atmaya zorlamış olan koşulların üzerimdeki yıkıcı etkilerini, hep kendi irademin dışındaki durumların tutsağı olarak yola devam etme zorunluluğu sonucu içimde zamanla iyice güçlenmeye başlamış olan bir tür aşağılık kompleksini ancak yalnızca kendi kurguladığım bir hayatı da yaşayarak etkisiz kılabilirdim.

Böylece “Vergilius’un Ölümü” çevirisine ait süreç daha ilk gününden benim öteki yaşamımın, yani bütünüyle kendi kurguladığım yaşamımın bir simgesi ve kanıtı olma niteliğini kazandı, ve bu niteliğini kırk yıl boyunca hiç yitirmedi. Bence bu niteliğin doğal bir sonucu olarak, çeviriye kırk yıl önce hiçbir yayınevini düşünmeden başladım. Yıllar boyunca bu konuda hiçbir yayınevi ile ilişki kurmadım. Yine yıllar boyunca diyebileceğim uzunlukla bir zaman boyunca böyle bir çeviri üzerinde çalıştığımı en yakınımda olanlara bile açmadım. Çünkü ‘‘Vergilius’un Ölümü”, benim hayatımın neredeyse en özel, en mahrem alanıydı, dolayısıyla onu kimselerle paylaşamazdım. “Vergilius’un Ölümü’’ yalnızca ve yalnızca bana aitti, onu hep kendim için çevirdim, kendim için yaşadım, o, hep bana ait oldu, ve bu durum bugüne kadar hiç değişmedi. O yüzdendir ki, bu giriş yazısının başlarında “Bu yıl, geçtiğimiz Ağustos ayının son günlerinde, yani çeviriyi hiç istemeden de olsa bitirmek üzereyken…” şeklinde bir ifadeye yer verdim. Çünkü yine bu yıl, artık çevirinin sonlarına yaklaştığımda, aslında onu bilinen anlamda hiç bitirmek istemediğimin farkına varmıştım. Şimdi artık bitti; ben bu satırları yazarken romanın metni yayınevinde baskıya hazırlanıyor. Ama benim için bir şey değişmedi, ve ben bundan çok memnunum. “Vergilius’un Ölümü”, hep yalnızca kendim için, hiçbir yayınevine bağlayıcı bir söz vermeksizin, yalnızca kendim için yaptığım bir çalışma, atıldığım bir serüven olarak kalacak. Ve İsa’dan önce birinci yüzyılda yaşayan, eserleri ile hâlâ Roma antikçağının en büyük şairi sayılan Publius Vergilius Maro’nun bu romanda Hermann Broch’un kalemiyle dile getirilen, sanatla, sanatçılıkla, sanat eseri ile bir ömür boyu sürmüş hesaplaşması ve savaşımı, bir direniş modeli olarak benim hayatıma da geçti, daha doğrusu hayatımın örgüsüne yerleşti.

Şimdi dönüp geriye baktığımda, bu çeviri serüveni ile birlikte geçen kırk yılımızın benim hayatla olan temel hesaplaşmalarımı da hep yönlendirmiş olduğunu daha iyi anlıyorum. Ve bu serüvene, aslında neleri borçlu olduğumun bilincine de daha iyi varıyorum. Üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde ve konservatuarların tiyatro bölümlerinde yıllarca verdiğim derslerde sanat düşüncesini işlerken, öğrencilerime aktardıklarımın mayasına karışan eleştirel bakışı bu serüven ile uzun yol arkadaşlığıma borçluyum. Ayrıca, insanların büyük çoğunluğunun ölümden anlamsızca korktukları bir dünyada, ölüm olgusuyla derinliğine ve düşünce düzleminde hesaplaşılmaksızın hayatın da yeterince değerlendirilemeycceğine ilişkin, hep son derece önemsediğim bilgiyi de bu romana borçluyum.

* * *

Hermann Broch, “Vergilius’un Ölümü” başlıklı romanı üzerine ilk çalışmalarına 1935 yılında başladı. Biraz yukarıda da belirtildiği gibi, İ. Ö. 70-19 yıllan arasında yaşamış olan Publius Vergilius Maro, Roma İmparatorluğu’nda Augustus döneminin en ünlü şairiydi. Başeseri sayılan ve Troya’nın düşüşünden sonra İtalya’ya dönen Aeneas’ın bu yolculuğunu konu alan Aeneis Destanı, daha şairin sağlığında büyük hayranlık uyandırmış, sonradan ortaçağda Avrupa edebiyatının en büyük şiir eseri sayılmaya başlanmıştır.

Hermann Broch’un Vergilius’a duyduğu ilgi, Romalı şairin yaşadığı dönemden kaynaklanır. Broch, romanın konusunu kendisi şöyle anlatır: “Kitap, ağır hasta olan Vergilius’un Brundisium limanına varışından ertesi günü öğlenden sonra Augustus’un sarayındaki ölümüne kadar geçen on sekiz saati anlatır. Üçüncü kişi anlatımının kullanılmasına rağmen gerçekte romanın tamamı, şair Vergilius’un iç monoloğundan oluşur. Bu nedenle kitap, her şeyden önce şairin kendi hayatıyla, bu hayatın ahlak açısından doğruluğuyla ve yanlışlığıyla, bu hayatın adanmış olduğu şiir sanatının yerindeliğiyle ve boşunalığıyla giriştiği bir hesaplaşmayı dile getirir.”

“Vergilius’un Ölümü”, her şeyden önce batı edebiyatında ve roman düzleminde sanata yöneltilmiş en temel ve aynı zamanda da en acımasız sorgulamalardan biridir. Şair Vergilius, biraz yukarıdaki iç monologda hayatının son saatlerinde Roma’da iktidar sahipleri ve halkın bir kesimi tarafından daha kendisi hayatta iken onca yüceltilmiş şiirleriyle, gerçekte acılarla, kargaşayla ve adaletsizliklerle dolu bir dünyada aslında neyi değiştirebilmiş olduğunu sorgular. İç monoloğun akışı boyunca bu sorgulama, şiir sanatından yola çıkarak sanatın geneline yayılır ve “Sanat, neyi değiştirebilir?” sorusunda odaklaşır. Sorular daha romanın ilk bölümünde, imparatorluk filosunun İtalya’nın Brundisium (bugünkü Brindisi) limanına yanaşmasından ve hasta şairin bir tahtırevana yerleştirilerek kölelerin elleri üstünde imparatorluk sarayına doğru yola çıkarılmasından sonra birbirini izlemeye başlar. Yarı dalgın bakışlarıyla daha geminin güvertesinde uzanmış yatarken, bir yandan güvertedeki triklinium’larda deliler gibi yiyip içen saraylıların doymak bilmez açgözlülüğünü ibretle izleyen, öte yandan ise aynı güvertenin hemen altında, küreklerin başında forsaya çakılmış olan kölelerin iniltilerine, sırtlarına inen kırbaç seslerine ve bucurgatlardan yükselen seslere kulak veren Vergilius’un kafasında şekillenen soru, sanat açısından neredeyse ölümcüldür: “Ben, hep yüceltilmiş, övgülere boğulmuş dizelerimle bu dünya halinde bir değişiklik yaratabildim mi?”

Broch, bu sorgulamaya aslında romandan önce başlamıştı. 1935 yılında kaleme aldığı “Vergilius’un Dönüşü” başlıklı uzun hikâye, bir anlamda “Vergilius’un Ölümü” romanının uvertürüdür ve yazar, bu hikâyede sanatçının kitle ve tarih karşısındaki sorumluluğunu şöyle tasvir etmiştir:

“Neden böyle olmuştu? Kimin için çalışmıştı Vergilius? Hangi insanlar için, hangi gelecek için? Artık her şeyin sonu gelip çatmamış mıydı? Yaratılmış olanın bunca unutulmaya layık oluşu, şimdi sonsuzluğu yutmak üzere ağzını açmak isteyen zaman uçurumunun bir kanıtı değil miydi? Sarayda ve sokaklarda sarhoş güruh kol gezmekteydi, şaraptı içtikleri henüz, ama yakında kan içeceklerdi, henüz meşalelerle ışık saçmaktaydılar, ama çok geçmeden başlarındaki çatılar yanacak ve alevler içinde kalacaktı, yanacaktı, yanacaktı, yanacaktı. Ve onlar gibi, kitaplar da dumanlar arasında kaybolup gidecekti. Hak edilmiş bir kaderdi. Hak edilmişti. Hastanın göğsü yanıyordu, ama şairin dudaklarında bir gülümseme vardı, çünkü yangın, Horatius’la Ovidius’un kitaplarını da esirgemeyecekti, ve söylemek gerekiyordu ki, bu da hak edilmiş bir kaderdi. Kimse kalıcı olmayacaktı. Peki ama, ya sonra? Yaşamaya devam etsinler diye insanları kurtarabilecek ne vardı? Yapılması gereken şey, insanlığın gençlik çağına, Vergilius’un kendisinin de içinden geldiği ve bütün bir ömür boyunca özlemini ümitsizce, hem de nasıl ümitsizce çekmiş olduğu çiftlik hayatının o sade ve huzurlu doğallığına geri dönmek değil miydi? Ne bilirdi Augustus bunu? O, imparatorluğu güvence altına almış, yapılar inşa etmiş ve onu, yani Vergilius’u da korumuştu, oysa yapmaması gerekirdi bütün bunları hâlâ hayatta olan o yorgun, yaşlı adamın; bugün henüz herhangi bir tehditle karşı karşıya değildi, belki de tehdit onun da kapısını çalana kadar, yakılırken Augustus’u ve bütün ihtişamını, ebedi sanat eserlerinin de hepsini gömecek olan sarayların kapılarını çalana kadar yaşamakla yükümlüydü. Gereksizdi o sanat eserleri, Augustus ile Maecenas’ın etraflarında topladıkları bütün o güzellikler gereksizdi ve yıkılıp gitmeye mahkûmdu. Sokaklarda Kurtarıcımız, Babamız diye bağırıyorlardı Augustus için – bunun da kefaretini ödemek zorunda kalmayacak mıydı Vergilius? Uyumak mı? Kim istiyordu ki uykuyu Troya yanarken..?”

Romanda şair, bu kadarıyla da yetinmez ve kendine daha da ağır bir eleştiri yöneltir. İmparatorun ve hasta yattığı dairede kendisini ziyarete gelen yakın dostlarının şiirlerine ilişkin övgü dolu sözlerine verdiği tek bir karşılık vardır, ve birkaç defa değişik ifadelerle tekrar edilen bu karşılıkla Vergilius, aslında yaptığının sanat olmadığını, dizeleriyle sadece zamanında iktidar sahiplerinin yapıp ettiklerini yücelttiğini, buna karşılık sanatı aracılığıyla hiçbir duruma gerçek anlamda eleştiri getirmediğini vurgular. Vergilius’a göre, olup bitenler karşısında eleştirel tutum almayan bir uğraş, sanat adını taşıyamaz; hele hele gerçekleri kısmen de olsa perdeleme amacına hizmet eden çabaların sanatın çatısı altında yer alabilmesi imkânsızdır.

Romanın “Toprak – Bekleyiş” başlıklı üçüncü bölümündeki

Bir önceki yazımız olan Atatürk'ün Avrasya Devleti kitap özeti - İsmet Bozdağ başlıklı makalemizde atatürk avrasya devleti ve atatürk ün avrasya devleti hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


beş − 4 =

Kitap özetleri © 2013