Kitap özetleri

Kitap özetleri

Vahşetin Çağrısı Kitap Özeti

Vahşetin Çağrısı, hiç kuşkusuz Jack London’un başyapıtları arasında sayılır. Genç bir yazarken, zengin olma hayaliyle Alaska’da altın arama serüvenine katılan Jack London, hiç altın çıkaramamasına karşılık doğa ve insan üzerine büyük bir bilgi birikimiyle geri döndü. Alaska’daki gözlemleriyle, yaklaşık bir ay gibi kısa bir zamanda Vahşetin Çağrısı’nı yazdı. Eserde, dondurucu soğukların hakim olduğu diyarların, vahşi ıssızlığı içinde hayatta kalma mücadelesi veren “güçlü” kızak köpeği Buck’ın efsaneleşen serüvenini Jack London’un o renkli ve sürükleyici kaleminden okuyacaksınız…

“Eski özlemler göçebe misali gelip gidişiyle,

alışkanlıklar zincirini aşındırıp zayıflatıyor.

Yeniden, bir kere daha uzun kış uykusundan

vahşi türünü dürtükleyerek uyandırıyor.”

Buck gazeteleri okumazdı, okusaydı sadece kendisinin değil, Puget Sound’dan San Diego’ya dek, güçlü, uzun ve sık tüylü tüm kıyı köpeklerinin başında dolanan belâdan haberi olurdu. Bütün gemi ve nakliyat şirketlerinin yeni buluşunu dünyanın dört bir yanma avaz avaz duyurduklarını bilirdi; çünkü kuzey kutup bölgesinin karanlığında körü körüne dolaşan insanlar san bir maden bulmuşlardı. Binlerce kişi bu sarı maden için kuzeye akın ediyordu. Bu insanların köpeğe ihtiyacı vardı. Ağır ve yorucu işlerin üstesinden gelebilecek, kara kışa dayanabilecek, uzun tüylü, iri ve kuvvetli köpeklere…

Buck güneşin kucakladığı Santa Gara vadisindeki büyük bir evde yaşıyordu. Yargıç Miller’ın yeri denirdi buraya; yoldan içerde, ağaçların arasına gizlenmiş; ancak dört bir yanını dolanan geniş verandanın, sık dallar arasından leke leke göründüğü bir evdi bu. Geniş çimenlikler arasından ve uzun kavak ağaçlarının birbirine dolanmış dalları altından kıvrılarak uzanan çakıllı araba yoluyla ulaşılırdı eve. Arkadaki her şey önde görünenden daha da büyüktü. Bir düzine seyisle delikanlının çalıştığı geniş ahırlar; asmalarla sarmaş dolaş, dizi dizi hizmetçi kulübeleri; gözün alabildiğince uzanan düzgün sıralar boyunca küçük çiftlik binaları; uzun asma çardakları; yeşil çimenler; meyve ve çilek bahçeleri… Bütün bunlardan başka, artezyen kuyusunun pompa dairesi ve Yargıç Miller’ın oğullarının sıcak gün boyunca, serin kalabilmek için içine girdikleri su dolu kocaman betan bir havuz.

Bütün bu uçsuz bucaksız topraklara, bu sonsuz zenginliğe kayıtsız şartsız egemen olan tek varlıktı Buck. Burada doğmuştu. Ömrünün dört yılını da burada geçirmişti. Buck’tan başka köpekler de vardı kuşkusuz Yargıç Miller’ın malikânesinde; böylesine büyük, böylesine geniş bir yerde, başka köpekler olmadan olmazdı elbette; ama onların hükmü yoktu. Gelip geçiciydi hepsi. Onlar kalabalık köpek kulübelerinde otururlar ya da Japon finosu Toots veya tüysüz Meksikalı Ysabel gibi hanım hanımcık, evin karanlık köşelerinde gözden uzak yaşarlardı. Kırk yılda bir burunlarım dışarı uzatan, ender toprağa basan garip yaratıklardı bunlar.

Pencerelerden kendilerini kollayan, süpürgeler, sopalarla donanmış bir hizmetçi ordusu tarafından korunan Toots ve Ysabel’e ürkütücü havlamalarla gözdağı veren en azından yirmi av köpeği vardı çiftlikte.

Ama Buck ne bir ev ne de bir çoban köpeğiydi. Krallığın tümüne sahipti o. Yüzme havuzunun içine dalar ya da yargıcın oğullarıyla birlikte ava giderdi; uzun akşam ve sabah gezilerinde Mollie ve Alice’e -yargıcın kızlarına- eşlik eder; kış geceleri kitaplığın gürül gürül yanan şöminesi önünde malikâne sahibinin ayaklan dibine uzanır, yargıcın torunlarını sırtında taşır, ya da onları çimenlerin üstünde yuvarlar, ahırların yanındaki çeşmeye kadar, hatta daha da ötelere, çayırlara ve çilek bahçelerine uzanan tehlikeli maceralarında önlerine düşüp onlara koruyuculuk ederdi. Av köpeklerinin arasında her şeye tepeden bakan bir edayla böbürlenerek dolaşır; Toots ve Ysabel’e ise kafasını çevirip bakmazdı bile; çim kü o kraldı… Yargıç Miller’ın bölgesinde insanlar da dahil, sürünen, yürüyen, uçan tüm yaratıkların kralıydı.

Yargıcın hayattaki her şeyi olan Saint Bernard soylusu El-mo’nun oğluydu Buck. Her şeyiyle, huyuyla suyuyla, tipiyle babasına çekmişti. Ama yetmiş kiloluk haliyle bile babasının yanında küçük kalıyordu; çünkü annesi Shep, bir İskoç çoban köpeğiydi. Ama yine de yaşamının zenginliğinden ve çevresinde uyandırdığı saygıdan gelen bir gururla, bu yetmiş kilo, gerçek bir kral edasıyla salınmasına yetiyordu. Yavrulu-ğundan bu yana geçen dört yıl boyunca, besili bir soylu yaşamı sürmüştü; kendine büyük güveni vardı, hatta çevreden kopuk yaşamalarından dolayı arada bir taşralı beylerde görüldüğü gibi biraz da kendini beğenmişti. Onun, üzerine tit-renilmiş diğer ev köpekleriyle kıyaslanınca çok da şımartılmamıştı. Ama o herşeye rağmen kendini kurtarmış, ayaklarının üzerinde durmayı başarmıştı. Hele avlanmayı çok iyi becermiş, açık hava gezintileri ve eğlenceleri ile de güçlü kaslara sahip hâle gelmişti. Soğuk suyla yıkananlarda olduğu gibi su sevgisi, onun için bir kuvvet ilacı, bir sağlık koruyucusu olmuştu.

İşte, 1897 Sonbaharında, Klondike’ta bulunan zengin maden, insanları dünyanın dört bir yarandan, buzlarla kaplı kuzeye doğru sürüklerken; Buck’ın, bu gururlu köpeğin içinde bulunduğu durum buydu. Ama Buck gazeteleri okumamıştı ve bahçıvan yamaklarından biri olan Manuel’in hiç de hoşlanılmayacak bir dost olduğundan da haberi yoktu. İtalyan usulü piyangolara ve şans oyunlarına düşkün olan Manuel bu günahlardan hiç yakasını kurtaramıyordu. Tam bir sistem kölesi olan, böyle birisiyle dost olmak Buck’ın en büyük talihsizliğiydi ve bu da onun kötü sonunu hazırlıyordu; çünkü kumar oynamak için para gerekiyorsa ki bir bahçıvan yardımcısının ücreti bir karı ile birkaç çocuğun bakımından fazlasını karşılayamazdı.

Manuel’in ihanetinin o unutulmaz gecesi, Yargıç, Üzüm Yetiştiricileri Birliği’nin toplantısındaydı; çocuklar da bir spor kulübü kurmak için kendi aralarında toplanmışlardı. Manuel’in Buck’la birlikte meyve bahçesinden geçtiklerini kimse görmemişti. Gezintiye çıktıklarım sanıyordu Buck. Ve bir kişi dışında kimse onların College Parkı diye bilinen bir ara istasyona girdiklerini görmemişti. Bu adam Manuel’le konuştu ve aralarında paralar şmgırdadı. Yabana,

– Teslim etmeden önce malı bağlasaydın keşke, dedi ters ters. Manuel kalın bir ipi Buck’ın boynuna geçirdi, tasmanın alfandan iki kere doladı.

– İpi bir büktün mü, hepten kesersin nefesini. Yabancı homurdanarak doğruladı Manuel’i.

Boynuna sıkıca bağlanan ip Buck’ı çaresiz bırakmıştı. Kimsenin duymadığı ama feryatları içinde yankılanan bir gururla kabul etmişti Buck bu durumu. O biliyordu ki kendinden daha akıllı olanların bir bildiği vardı. Yalnız, ipin ucu yabancının eline geçince gözdağı verircesine homurdandı. Hoşnutsuzluğunu belli etmişti sadece. Buck için düşüncesini belirtmek demek, emretmek demekti. Kendine olan güveni, bunun böyle olduğuna inandırmıştı onu ama Buck hiç de beklemediği, alışmadığı bir davranışla karşılaşmıştı. Yabancıya hırlar hırlamaz, boynuna dolanan ip bir anda daralmış, nefes alamaz olmuştu. O öfkeyle adamın üstüne atladı ama yabancı onu daha havadayken boğazından sıkıca kavrayıp, becerikli bir büküşle sırt üstü yere fırlattı. Sonra ip acımasızca gerildi. Buck dili dışarı sarkmış, geniş göğsü soluk soluğa, kudurmuşçasına boğuşuyordu. Bütün yaşamı boyunca hiç bu kadar kızmamıştı ama gücü azaldı, gözleri buğulandı ve tren durup iki adam onu yük vagonuna attıklarında hiçbir şeyin farkında değildi.

Bir süre sonra kendine geldiğinde dili acıyor, boğazı yanıyor ve vagona benzer bir yerde sallanarak gidiyordu. Bir geçidi geçerken lokomotifin aa ve kısık düdüğü her şeyi iyice ortaya döküvermişti. Buck daha önceleri, çok kere Yargıç’la birlikte yolculuk yapmışta. Ama içinde bulunduğu şu yük vagonu, önceki rahat yolculuklardan çok farklıydı. Kirpikleri aralanan Buck’m gözleri kinle doluydu. Bu öç duygusu ile dolu gözlerde sanki tahtandan ve tacından edilmek istenen bir kralın ürkütücü ve acımasız hâli vardı. Bu durum, yarımdaki adamı çılgına çevirdi ve hemen harekete geçirdi ama Buck ondan daha çabuk davranmış ve bir zıplayışta düşmanının bileğine kilitlenmişti. Düşmanını bu zor durumdan yanındaki kurtardı. Acımasızca vurulan darbelerle de bayıldı Buck.

– Evet, arada sırada kriz geliyor, dedi adam, boğuşmanın sesini duyarak gelen tren memuruna. Bir yandan da yaralı elini gizlemeye çalışıyordu.

– Bunu bizim patron için San Francisco’ya götürüyorum. Orada kaçık bir veteriner iyileştirebileceğini sanıyormuş.

San Francisco rıhtımında bir meyhanenin arkasındaki küçük sundurmada, o geceki tren yolculuğu ile ilgili olarak, adam hayli dokunaklı bir biçimde söz ediyordu kendinden.

– Elime geçen topu topu elli kâğıt, diye homurdandı. Peşin, bin kâğıt verseler, böyle bir işe girmem!

Eli, kanlı bir mendille sanlıydı, pantolonunun sağ paçası da dizinden bileğine kadar boydan boya yırtılmışta.

– Öteki enayi ne kadar aldı? diye sordu meyhaneci.

– Yüz kâğıt, diye cevapladı. Bir kuruş eksiğine yanaşmadı.

– Böylece yüz elli ediyor, diye hesapladı meyhaneci. Değer de doğrusu, yoksa gözüm kapalı girmezdim bu işe.

Hırsız kanlı sargıları çıkardı ve yaralı eline baktı.

– Kuduz olmazsam!…

– O zaman, asılarak ölmek için doğdun demektir, diye güldü meyhaneci. Hadi, voltanı almadan yardım ediver bana.

Olup bitenlerden şaşkına dönmüş, boğazında ve dilinde dayanılmaz acılar duyan Buck, kendine bu davranışı lâyık görenlere karşı koymak için debeleniyordu. Ama her seferinde adamlar onu yere itip, nefesini kesinceye kadar boynundaki ipi sıkıyorlardı. Bu, ağır pirinç tasmanın boynundan çıkarılmasına kadar böylece sürüp gitti. Kendi tasmasından sonra sıra ipin çıkarılmasına geldi ve neden sonra Buck, kafese benzer bir sandığın içine konuldu.

Öfkesini ve yaralı gururunu yenmeye çalışarak, o yorucu ve işkence dolu gecenin arta kalan zamanı bu sandıkta geçirdi Bütün bunların anlamım kavrayamıyordu. Bu garip adamlar ondan ne istiyorlardı? Neden bu daracık sandıkta onu kapalı tutuyorlardı? Nedenini bilmiyordu ama bu belli belirsiz yaklaşan felaket duygusu altında ezildiğini hissediyordu. Gece boyunca birkaç kez sundurma kapısının açıldığını işitince ayağa fırladı; yargıcı ya da hiç değilse çocukları görmeyi umuyordu. Ama her seferinde gördüğü yağ kandilinin solgun ışığında uzanıp kendisine bakan meyhanecinin suratıydı. Ve yine her seferinde, Buck’rn boğazında titreşen sevinç dolu havlama, vahşî bir hırlamaya dönüşüyordu.

Ama meyhaneci onu rahat bıraktı ve sabah dört civarında adam gelip kafesi sırana aldı. “Yeni işkenceciler” diye düşündü Buck; çünkü kılıksız, saçları sakallarına karışmış, kötü görünüşlü kimselerdi bu kişiler. Parmaklıkların arkasında köpürüyor ama hiçbir şey fayda etmiyordu bütün bunlara. Adamlar sadece güldüler ve onu sopalarla dürttüler. Buck adamların da bütün istediklerinin bu olduğunu anlayıncaya kadar dişleriyle sopalara saldırıp durdu. Sonra somurtarak yere uzandı ve sandığın bir arabaya taşınmasına izin verdi. Sonra içinde bulunduğu sandık elden ele dolaşmaya başladı, işi hamallar devraldılar; bir başka vagona yüklendi; bir kamyon, çeşitli kutular ve paketlerle birlikte bir araba vapurunun içine taşıdılar onu. Vapurdan indirilip büyük bir istasyon deposuna götürüldü ve sonunda bir eksprese yüklendi.

İki gün iki gece boyunca bu ekspres acı acı bağıran lokomotifin arkasında sürüklenip gitti. Buck da iki gün iki gece ne yedi, ne de içti. Önce öfkeyle tren memurlarının yanma sokulmalarına hırlayarak karşı koymuş, onlar da onu kızdırıp huylandırarak karşılık vermişlerdi. Hırsından titreyip, ağzı köpürerek kendini parmaklıklara attığı zaman ona kahkahalarla gülmüşler ve kendisiyle alay etmişlerdi. İğrenç köpekler gibi homurdanıp havlamışlar, miyavlamışlar ve kollarım sallayıp horoz gibi ötmüşlerdi. Bütün bunların ne denli aptalca olduğunun farkındaydı ama onuru zedelendikçe, öfkesi de büyüyordu. Açlığa pek aldırdığı yoktu, ama susuzluğa dayanamıyor bu da öfkesini körükleyip parlamaya hazır bir ateş hâline getiriyordu. Gerçekten de çok sinirli ve duyarlı olduğu için, karşılaştığı kötü davranış onu hasta etmiş, onurunu zedelemişti. Boğazı şişmiş, dili iltihaplanmış, ateşi yükselmişti.

Bir tek şeyden memnundu. O da boynundaki ipin çözülmesi. Onlara haksız bir üstünlük sağlamıştı ip ama artık boynunda olmadığına göre onlara patronun kim olduğunu gösterecekti. Bundan böyle boynuna asla başka bir ip geçiremezlerdi. Buna kesinlikle kararlıydı. İki gün iki gece boyunca içinde ona ilk karşı çıkacak olanlara boşaltacağı bir öfke birikmişti. Gözlerini kan bürümüş, öfkeden kuduran bir canavara dönmüştü. Öylesine değişmişti ki artık Buck’ı Yargıç bile tanıyamazdı. Memurlar onu Seattle’da apar topar trenden indirdikleri zaman rahat bir nefes aldılar; çünkü Buck onların kâbusu olmuştu.

Dört kişi kafesi dikkatle trenden alıp küçük, yüksek duvarlı bir avluya taşıdılar. Geniş yakalı, kırmızı kazak giymiş, şişman bir adam çıkarak arabacının uzattığı teslim makbuzunu imzaladı. Bir önseziyle, işte bu, bundan sonraki işkenceci diye düşündü Buck ve kendini kaldırıp vahşî bir şekilde parmaklıklara attı. Adam Buck’ın bu davranışına gaddarca gülümsedi. Ufak bir baltayla, bir sopa getirtti.

– Şimdi çıkaracak değilsiniz ya? diye sordu arabacı. Baltayı kafese sokup, parmaklıkları kanırtarak,

– Çıkaracağım, ne sandındı! diye cevap verdi adam. Onu getiren dört kişi birden çil yavrusu gibi dağılarak, duvarın üzerinde kendilerini tam güvene aldıkları yerlerden gösteriyi seyretmeye hazırlandılar.

Bir önceki yazımız olan Atatürk'ün Avrasya Devleti kitap özeti - İsmet Bozdağ başlıklı makalemizde atatürk avrasya devleti ve atatürk ün avrasya devleti hakkında bilgiler verilmektedir.

Incoming search terms:

  • vahşetin çağrısı kitap özeti
  • vahşetin çağrısı kitabının özeti
  • vahşetin çağrısı özeti

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


üç × 7 =

Kitap özetleri © 2013