Kitap özetleri

Kitap özetleri

Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik Kitap Özeti

Türkiye’nin modernleşme sürecinin kilit aşamalarına ele alan bi kitapta, Andrew Davison siyaset biliminde hermenotik yaklaşımın ne denli yararlı olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlki’te, önce hermenötik analizin teorik temellerine ve uygulama alanlarına açıklık getiriliyor, ardından Türkiye’nin deneyimi alternatif modernlikler çevresine yerleştiriliyor. Davison, yorumlayıcı yaklaşımın toplumsal gelişmeleri yalnızca anlamak değil, açıklamak açısından da işe yarar olduğu vurguluyor.
“Bu kitap, sosyal bilimler bağlamında hermenötik yorumun ne anlama geldiğini mükemmel bir şeklide ortaya koymanın yanı sıra, bu yorumun kullanımına dair olağanüstü bir örnek oluşturuyor.”

İçindekiler
Önsöz.
Giriş
BİRİNCİ BÖLÜM
Alternatif Modernlikleri Yorumlamak
İKİNCİ BÖLÜM
Siyaset Biliminde Yorumlayıcı Yaklaşım
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Türkiye’de Sekülerleşme ve Modernleşme:
Ziya Gökalp’in Fikirlerini Yorumlamak.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Türkiye’nin Seküler Modelini Yorumlamak
SONUÇ
Eleştirel, Karşılaştırmalı, Seküler Bir
Hermenötiğe Doğru.
EK
Türk Medeni Kanunu’nun Esbabı Mucibe Layihası
Seçilmiş Kaynakça.

Önsöz
Bu çalışma, modernlikte sekülarizm ve dinci siyasetin [theopolitics] siyasî açıklaması için hermenötik bir yaklaşım benimsemenin kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Bu tür bütün girişimler, hermenötik hakkındaki yanlış anlamalarla eleştirel olarak hesaplaşmak zorundadır: Hem hermenötiğin genellikle “açıklama” hakkında pozitif anlamda söyleyecek çok da sözü olmadığının düşünüldüğü siyaset biliminde, hem de hermenötiğin yalnızca (ideolojik gelenekçilerin verdiği dar anlamıyla) “gelenek”le ilgili meselelerle bağlantılı bir yaklaşım olduğunun varsayıldığı daha geniş teorik çevrelerde karşılaşılan yanlış anlamalarla.
Siyaset bilimi disiplinindeki bu ve daha birçok hermenötik olmayan eğilim karşısında, ben hermenötiğin, başkalarının siyasî hayatlarını ve kurumlarını eleştirel, karşılaştırmalı ve tarihsel bir biçimde açıklamayı sağlayan net bir bakış açısı sunduğunu iddia ediyorum. Ayrıca hermenötiğin esasen gelenekle ilgilenmesinin yanlış bir biçimde gelenekçilikle bir tutulduğunu ileri sürüyorum. Hermenötik bir yaklaşıma sahip olan bazı araştırmacıların gelenekçi olmalarına rağmen, hermenötiğin ilgilendiği gelenek, o sahiden dar modernlik/gelenek ikiligindeki “gelenek” değildir. Modernlikteki siyasî seçenekleri, modem ve seküler olanlar kadar geleneksel ve dinî seçenekleri de oluşturan şey geleneklerdir, hermenötige göre. Bu kategorilerin açımlanıp inceltilmeleri gerekir. Benim savım, siyaset bilimindeki hermenötik eğilimin bizi tam da bunu yapmaya teşvik ettiği yönünde.
Minnesota Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümü, ABD ile Türkiye Arasında Eğitimde İşbirliği Komisyonu’nun verdiği iki Fulbright araştırma bursu, Boğaziçi Üniversitesi’nin Kamu Yönetimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü ve Vassar Koleji’nin siyaset bilimi bölümü bu kitabın yazılmasına destek oldular. Bu çalışmayı tamamlamam için bana şu ya da bu şekilde yardım etmiş olan bu kurumlardaki tüm nazik insanlara müteşekkirim. 3. bölümün dergi formatına göre gözden geçirilmiş bir versiyonu, “Secularization and Modemization in Turkey: The Ideas of Ziya Gökalp” adıyla Economy and Society’de yayımlandı (cilt 24, no. 2 [Mayıs 1995]; 189224).
Değerli teşvik ve destekleri için birçok kişiye teşekkür borçluyum; özellikle Terence Ball, Bruce Daum, Dana Chabot, Mary G. Dietz, Nejat Dinç, Raymond Duvall, Süreyya Ersoy, Stephen Gerenscer, David İngersoll, Ersin Kalaycıoglu, Kemal Kirişçi, John Losee, William Lynn, Mark Miller, Marian Palley Taha Parla, Chris Roark, Michael Root, Yurdanur Salman, Martin Sampson, Paul Soper, Ronald Steiner, Judith Swatosh, Binnaz Toprak, Zafer Toprak, Nilgûn Uygun, Joel Weinsheimer, Greg White ile Maxwell, Barbara, Mark, Douglas, Ellen ve Lisa Davison’a teşekkür ederim. Bu çalışmanın nihaî versiyonunu hazırlamama yardım eden Douglas Faneuil, Timothy Bagshaw, Caleb Elfenbein ve M. Nicole Soriano’ya ve gösterdikleri samimî çaba için Yale University Press’ten Cynthia Wells ve Joyce Ippolito’ya da şükran borçluyum. James Farr ve Richard Matthews, son birkaç yıldır gösterdikleri ilgileri ve verdikleri tavsiyeler için özel, yürekten bir teşekkürü hak ediyorlar.
TÜRKÇE BASKIYA NOT
Bu kitabın Türkçe çevirisi üzerinde çalışmam için Bilgi Üniversitesi’nde bana bir oda tahsis edilmesini sağlayan arkadaşım Şule Kut’a, titiz çalışmaları için Tuncay Birkan ve Tansel Güney’e teşekkür ederim.
A.    DAVISON

Giriş
İkinci binyıl sonuna yaklaşırken, herkesin ayağının altındaki zemin şu ya da bu şekilde sarsılıyor… 19. yüzyılda Batı ideolojileri arasındaki aile kavgalarından bahsetmiyoruz. Bizim oyunumuz artık onda nasıl bir rolümüz varsa aşina olmadığımız bir tiyatroda, tanıyamadığımız bir sahnede ve öngörülemeyen, beklenmedik ve yeterince kavranamayan dekor değişiklikleri arasında oynanıyor.
— E.J. Hobsbawm
İnsanın siyaseti anlama çabası bilişsel açıdan çok az yol almış olabilir; ama devam edecektir.
— John Dunn
Çağdaş siyasette dinî düşünce ve pratiklerin gözle görünür ölçüde canlanması ve etkili olması, sekülerleşme siyasetiyle ilgilenenlerin kafasını karıştırmayı sürdürüyor. Siyaset araştırmacıları çağdaş siyasete ilişkin açıklamalara ABD’de doğum haklan ya da okul mûfredatları, irlanda’da boşanma, Rushdie fet vasi ya da dünyanın dört bir yanında dindarların öncülük ettiği toplumsal adalet ve demokratikleşme hareketleri gibi meseleler konusunda din değişkeni adı verilen değişkeni katmaya çalıştıkları halde, birçok sosyal bilimci hâlâ din ile siyaset arasındaki ilişkiyi sorgulamamızı tuhaf karşılıyor; birçok insan bunun uzun süre önce halledilmiş bir mesele olduğuna inanıyor. 19. ve 20. yüzyılın en parlak düşünürleri bize, modernlik süreçleri yerleştikçe, tanrı merkezli dünyada oluş [being in the world] biçimlerinin yeni kamusal, etik ahlâklar tarafından aşılacağını, dolayısıyla da dinin ya sönüp gideceğini ya da bireylerin vicdanını ilgilendiren bir mesele haline geleceğini söylememişler miydi?
İnsanların gerçekleştiği varsayılan hızlı sosyopolitik değişimlerden kaçmak için dine “çekildikleri” ya da “sığındıkları” şeklindeki yaygın iddialarda, dinin çağdaş siyasette yeri olmadığı düşüncesi belirgin bir biçimde hissedilir. Bu söylemin ima ettiği şey, Tanrı’yı merkez alan siyasî aktörlerin ve hareketlerin tarihsel zorunluluğa (neredeyse patolojik bir biçimde) aykırı oldukları ve şu anki kadar baskın bir duruma gelmemeleri gerektiğidir.
Ben bu kitapta yorumlama şaşkınlığı denebilecek şeyin teorik dinamiklerini araştıracağım. Yorumlama şaşkınlığı, saydam ya da açık seçik olduğuna inandığımız şeyin hiç de öyle olmadığı anlaşıldığında ortaya çıkar. Kimsenin tahmin etmediği kadar şaşırtıcı bir durum söz konusudur. Modem siyasette dinin oynadığı roldeki görünür yükseliş böylesi bir yorumlama şaşkınlığının bir örneği sayılabilir. Kamusal hayatın örgütlenişinde ve kuruluşunda dinin oynadığı rol, birçok kişinin zannettiğinin aksine, karşı konmaz bir biçimde azalmış değildir. Bir zamanların açık seçik görünen sekülerleşme süreci önceden düşünüldüğünden daha karmaşık görünmektedir artık. Gerçek dünyaya ilişkin son derece önemli siyasî sorunlarla bağlantılı olan şaşkınlığımız bizi, iki konu üzerinde düşünmeye zorlar: Birincisi din adamlığından gelme başbakanların, senatörlerin ve diğer siyasî eylemcilerin neden çağımızda stratejik güç sahibi aktörler olamayacaklarına inandığımız konu sunda; ikincisi de artık bu inancımızın yanlış olduğu ortaya çıktığına göre, bu şaşkınlığı üzerimizden nasıl atacağımız konusunda.1
Dinin öneminin bir şekilde azalacağı şeklindeki inancımıza dair ilk soru bizi, sekûlerleştirici, modem tarihin karakteri ve akışı hakkındaki temel kavrayışımızı gözden geçirmeye götürmektedir. Şaşkınlığımızı nasıl azaltabileceğimiz meselesi ise bizi açıklama çerçevelerimizi yeni bir dinî değişken ile tadil etmeye değil, çağdaş siyaseti nasıl daha iyi anlayacağımızı sormaya itmekte. 20. yüzyılın sonunda din adamları (doğrudan doğruya, kapalı kapılar ardında ya da televizyon ekranlarında) siyasî iktidarı elinde bulunduruyorsa, o zaman kendimize, modern siyasetin dinamiklerini kavrama, ilgili etken ve eğilimleri saptama ve hangi sonuçların gerçekleşmesinin diğerlerinden daha muhtemel olduğunu tahmin etme konusunda ne kadar donanımlı olduğumuzu sormamız gerekir.
Bu meselelerle uğraşan birçok sosyal bilimci var. Benim amacım, hem bu iki meseleyi ele almak hem de siyasî açıklamaya yönelik hermenötik bir yaklaşımın vazgeçilmez öneminin altını çizmek. Ben, modem siyaseti aydınlatması beklenen disiplinin neden dinci siyaset karşısında şaşkınlığa düştüğünü ve siyaset araştırmacılarının bu şaşkınlığın belli yönlerini nasıl daha iyi anlayabileceklerini araştırıyor ve söz konusu şaşkınlığın insanın toplumsal ve siyasî hayatında zorunlu bir şey olduğunu kabul ediyorum.
Hermenötik siyasî araştırmanın görevi, siyasî hayatın belli özelliklerini yani, siyasî eylemi, ilişkileri, pratikleri ve kurumlan kuran anlamlan kavramaktır. Charles Taylor’ın belirttiği gibi, hermenötik anlamda kuruculuk demek, siyasî hayatın söz konusu özelliklerini neyseler o haline getirmek demektir; öyle ki, bahsedilen anlamlar olmaksızın, siyasî hayatlarını açıklamaya çalıştığımız insanlar, yaptıkları şeyi yapıyor olmazlardı.  Bundan çıkan sonuç, siyaset araştırması pratiklerinin, tüm insan pratikleri gibi, anlamlar tarafından kurulduktandır. Nitekim, siyaseti yorumlama ve açıklamayla ilişkilendirilen pratikleri anlamak için, siyaset bilimi pratiklerini neyseler o kılan anlamlan anlamamız gerekir. Ben şunu ileri sürüyorum: Sekülerleşme sorunsalı içinde yürütülen siyaset araştırması pratiği, ortak bir anlam tarafından modern siyaset tarihinin kaçınılmaz olarak seküler bir karakter arz ettiği anlayışı tarafındankurulmuştur. Dolayısıyla, şaşkınlığımızın temelinde yatan sekülerleştirici tarihsel beklentiler hakkındaki ilk soruya ben şöyle bir cevap veriyorum: Bu tür beklentiler, Dorothy Ross’un işaret ettiği gibi, “modernliğe dair yüksek beklentiler” üzerine kurulmuş bir sosyal bilim araştırması geleneğinin Gadamer’in deyişiyle “önyargılarını oluştururlar. Bu beklentilerin en önemlilerinden biri, toplumlar geçirdikleri demografik, ekonomik ve toplumsal değişimler yoluyla karmaşıklaştıkça dinî ve kamusal alanların birbirinden gittikçe ayrışacağı beklentisidir. Yönetim meseleleri, gelişen piyasaları düzenlemekle ya da belirli bir toplumun işlevsel birimlerini organize etmekle sınırlı olacaktı. Burada, başta Marx, J.S. Mili ve Henry Maine olmak üzere birçok düşünürün, tarihi, yeninin eskiyi, modernin gelenekseli, sekülerin dinî olanı aşmasını sağlayacak sürekli bir dönüşüm süreci olarak kavradıkları için bir durumdan başka bir duruma geçiş olarak niteledikleri şey ima edilir. Ben şunu ileri sürüyorum: Bu görüş modern sosyal bilimcilerin kendilerine ilişkin kavrayışlarına öyle yerleşmiştir ki, dinî siyaset modemin alanında yeniden su yüzüne çıkınca şaşkınlığa düşüyoruz. Bunun geçici bir olgudan, modem hayatın tehlikelerinden kaçılan bir sığınaktan ibaret olduğunu söylüyoruz.3
Sekülerleşme öngörüsünde bulunan herkesin ondan yana olmadığını ve alanların ayrılmasını savunanların ille de din karşıtı olmadıklarını belirtmek gerekir. Sekülerleşmeyi destekleyenlerin çoğu din ile siyaset arasındaki ayrışmayı, özellikle Thomas Hobbes ve John Locke’u izleyerek, hem devlet hayatı hem de din hayatı için iyi bir şey olarak görüyorlardı: Din, siyasetçilerin ellerinden kurtulunca, kendi hayatiyetine kavuşabilirdi. Siyasî mücadelelere katılan (ve bu mücadeleleri gözlemleyen) birçok kişi, sekülerleşme tezini, siyaset ile din arasında yapılan ve her birinin diğerinin uygunsuz etkilerinden kurtulmasını sağlayan tarihsel bir “pazarlık” olarak kavrıyordu. Tarihin, özünde sekülerleştirici bir sürecin açılımı olduğu konusunda birçok kişi hemfikirdi. Benim ilk soruya verdiğim cevap kabaca şöyle: Siyasette dinin rolüne ilişkin açıklamalarımız, modem siyasi tarihin, dinî teori ve pratiğin siyasetten ayrılmasını, özelleştirilmesini, geri çekilmesini ya da kesilmesini gerektirdiği için kesinlikle seküler sonuçlar doğurması gerektiği yönündeki anlam ve anlayışlarımız teori ve yargılarımıztarafından oluşturulmuştur.
Hermenötik araştırma, bize modern siyasetin sekülerleşme sorunsalı içindeki olasılıklarını anlamak için gereken donanımı sağlar, çünkü hermenötik araştırmanın, olayların bizim için taşıdığı anlam ve önem açısından açıklanmasıyla başlayıp bitmemesi gerektiğini söyler. Araştırmaya kaçınılmaz olarak böyle bir anlamla başlarız (“sekülerleşme kaçınılmazdır”, “din özelleşecektir” gibi), ama işi burada bitirmememiz gerekir, zira hermenötiğin buyruğu, hayatları hakkında güvenilir yargılar vermeye çalıştığımız kişiler üzerinde düşünmek ve onlarla iletişim kurmaktır. Nitekim Taylor, Gadamer’den yola çıkarak, hermenötik araştırmanın asıl hedefini, kendi açıklama dilimizi siyasal hayatlarım açıklamaya çalıştığımız kişilerin özkavrayışlarıyla karşılaştırma ihtiyacı olarak betimler. Bunu yapmak da başka insanların hayatlarını kuran anlamları düşünüm ve iletişim yoluyla kavramaya çalışmayı gerektirir. Bu anlamlan kendi dilimize taşımamız gerekir…….

Bir önceki yazımız olan Osmanlıların Stratejik Sorunları kitap özeti - Mehmet Tanju Akad başlıklı makalemizde osmanlının stratejik sorunları ve stratejik yönetim sorunları hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dört + = 13

Kitap özetleri © 2013