Kitap özetleri

Kitap özetleri

Türkiye ve Orta Asya Kitap Özeti

Bu kitapta bir araya getirilen çalışmalar, bir yandan Türkiye’nin 1950 sonrasındaki genel dış politikasının ve özellikle Sovyetler Birliği’ne dönük politikasının değerlendirmesini yapıyor; diğer yandan da dönemin genel uluslararası ilişkileri çerçevesinde Ortadoğu’dan Orta Asya’ya uzaman coğrafyada, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ideolojik, politik ve kurumsal dönüşümleri ele alıyor. Ayrıca, eski ve yeni Orta Asya’da etnisite, din, ulusçuluk ve siyasal sistem gibi olguları yetkin bir biçimde inceliyor. Dahası, günümüz Orta Asyasının dünya sistemiyle bütünleşmesine ve bu bağlamda Türkiye ile İran’ın rolüne uzanan geniş bir bakış açısı sunuyor.

içindekiler

Yeni Devletlerde Batılı Siyasal Kurumların Kabulü.
Yeni Devletlerde ideoloji: Son mu Başlangıç mı?.
Asya’da Tek ya da İki Partili Sistemler.
Eski ve Yeni Orta Asya.
Kazak Ulusçuluğunun Kökleri: Etnik Köken mi,
İslam mı veya Toprak mı?.
Yakup Bey’in Osmanlı Padişahlarıyla ilişkilerinin
Yeniden Yorumlanması.
TürkSovyet İlişkileri.
Türk Dış Politikası: Tanıtıcı Bazı Noktalar
Orta Asya Devletlerinin Dış Politikasını Şekillendiren
Sosyopolitik Ortam.
Orta Asya Ülkeleri, Türkiye ve İran’ın Dış Politikası.
Eski Sovyet Cumhuriyetlerinin Dünya Sistemiyle
Bütünleşmesinde Türkiye ve İran’ın Rolü.

Yeni Devletlerde Batılı Siyasal Kurumların Kabulü
Siyasal Değişim: Nedenler ve Modeller

Dünyanın üç temel bölgesinde önemli siyasal gelişmeler söz konusu. Afrika ile Asya’nın büyük bir bölümü ulusal devlet statüsünü kazandı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri eskiden sömürge ya da manda olan yaklaşık otuz beş ülke bağımsızlıklarını kazandı ve geri kalan birkaç ülkenin de gelecek yıllarda bağımsızlıklarını kazanması beklenmekte. Yeni ülkelerde ve Latin Amerika’da yer alan geleneksel sosyal ve siyasal örgüt daha geniş sosyalsiyasal birimlere doğru ilerlemektedir. Bu geçiş ve evrim sürecini genellikle Batılılaşma ya da modernleşme adı verilmektedir; çünkü yeni örgütler oluşturma süreçleriyle benimsenen biçimler. Batının sosyalsiyasal düzenini çağrıştırmaktadır. Görünürde geçiş aşamasındaki ülkelerden çoğu Batı’nın sömürgeci baskısına bir tepki olarak “Batılılaşma” terimini reddetmektedir, fakat nesnel açıdan bakıldığında, adı ne olursa olsun bu geçiş Batılı etkiler tarafından dûrtûlenmekte ve Batılı yaşam biçimini kopyalamayı amaçlamaktadır.
Doğulu sosyalist blokla Batı arasında yaşanmakta olan siyasal çekişme. Doğu bloğunun Balı uygarlığının bir yan dal) olduğu gerçeğini örtemez; Kari Marx Batılı sosyal ve siyasal düşüncenin bir yönünü temsil eder. Sovyetler Birliği, Avrupa’nın etkisiyle Çar Petro tarafından başlatılan uzun modernleşme sürecinin sonunda Marksizmi benimsedi. Herhalde siyasal sosyologların önündeki temel sorunlardan biri, SSCB’deki Marksizmin çarlık Rusyasının siyasal geleneklerinden ne ölçüde etkilendiğini belirlemektir Geleneksel geçmişe yönelik bu temel sorun siyasal sistemlerin kıyaslamalı incelemesinde çok büyük önem taşır. Görgûl yaklaşımı kullanan akademisyenler, çağdaşlaşmanın hızını, hatta bazen özel biçimlerini belirleyen bir kültürel etkiler birikimiyle sık sık karşı karşıya kalırlar. Gelişmekle olan yeni ülkelerdeki çok tartışılmış sosyalist yönetim kapitalist yönelim çekişmesi bununla ilişkilidir. Ancak bu yönelim sorunu öncelikle bir dış politika konusudur ve daha temel düzeydeki kurumsal modernleşmeyle karıştırılmamalıdır.
Gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşmekte olan geçiş sürecinin bazı temel nitelikleri vardır:
Bu süreç, karar verme ve uygulama olgularının yeni bir sosyalsiyasal felsefeyle ve ekonomik hedeflerle açıklanıp meşrulaştırıldığı yeni bir düşünce tarzı olarak görünmektedir. Bu da buna uygun çağdaş bir siyasal mekanizmanın, yani modernleşmenin hem aracı hem de ürünü olan ulusal devletin benimsenmesine yol açmaktadır.1 Ulusal devlet bağlamında, geleneksel kültürle Batılı değerler arasında yoğun etkileşimler gerçekleşmektedir. Çeşitli eğilimler görülebilse de henüz şimdiye kadar kesin bir model ortaya çıkmış değildir l
Asya ve Afrika’da değişimi tetikleyen ilk dürtü, doğrudan, bu bölgelere sızmış olan Balt’dan geldi Batı sömürge siyaseti, bireyler, ticari ve dini örgütler ya di herhangi bir nedenle Batı’yı üstün gören yerel elit yoluyla yaydı. Yaklaşık iki yüzyıl boyunca Batı gelişmekte olan bölgelerin tartışılmaz hâkimiydi. Bu nedenle de topluma kendi düşünce modellerini aşılama zamanını ve yolunu buldu ve toplumu kendisininkine benzeyen yeni sosyal kültürel hedefleri kabullenmeye zorladı Bu beyin yıkama genellikle fark ettirmeden gerçekleşti. çünkü yönetilen toplumlar çoğu zaman egemen siyasal düzeni taklit etme eğilimindedir ^
Batı, Asyalı ve Afrikalı toplumların ataletini sona erdirip bu toplumları harekete geçirmeyi başardı. Bu, öncelikle, Batılı tarzda okullarda egitim görmüş oran ve yerli modern aydınların yaratılmasıyla başladı. Bu aydınlar Batı düşüncesini, alışkanlıklarını, halta giyim tarzını benimseyen ve kendi toplumlarına Batılı gözüyle tepeden bakan bireylerdi Fakat genellikle ulusal kökenleri, dinlen ya da ırkları, bu insanları Batılı yapan egemen gücün onları kendisiyle eşit görmesini engelleyen ayrım çizgisini oluşturdu. Nihai analizde Batılı bir siyasal öğretinin gelenekçi bir topluma aktarılması olan ulusçuluk, bu yerli aydınların kendi topraklarını denetim altında tutan güçlerin sadık hizmetçileri haline gelmenin karşılığında, kendilerine Batı uygarlığının yalnızca sıradan yararlarının aktarılmış olduğunu görmelerini sağladı. Sınıf farkı her yerde mevcuttu; metropolit ülkede.
bağımlı bölgelerden gelmiş kişiler olarak sınıflandırılıyorlardı; kendi anavatanlarında devlet memuru ya da öğretmen olarak işe alındıklarında, daima Batılı bir kişinin altında çalışıyor ve eğitimleri ya da yetenekleri ne olursa olsun bu Batılıdan daha az ücret alıyorlardı.4 Bu uygulama karşısında gitgide büyüyen hoşnutsuzluk, yerli elitler sayıca artıp da dış koşullar da onların örgütlenip efendilerine karşı koymalarına ve bağımsızlık için bir baskı kurmalarına olanak sağlayınca somutlaştı. Böylece sömürgecilik ve Batılılık karşıtlığı Asyalı ve Afrikalı aydınların ortak tutumu haline geldi. Sömürgeci güçlerin yerli halka uyguladığı aşağılama ve ayrımın daha yaygın olduğu bölgelerde, aydınların tepkisi Batı’dan gelen her şeyi reddetmek oldu. Batılıların üstünlük savlarına karşı durabilecek kültürel ve siyasal argümanlar bulmak amacıyla kendi yerli kültürlerine ve geçmişlerine yöneldiler. Batı’nın bir yerliyi kendi değerleriyle nasıl besleyip ardından da onu Batılı değerlere göre kabullenmeyi nasıl reddettiğini anlatan muhtemelen en iyi belgelenden biri Kenya adlı kitab’ın Facing Mount Kenya adlı kitabıdır. Bu uygulama aydınları kendi halklarına yönetip orada çözüm aramaya zorladı. Ancak bu Batı karşıtı tepkinin boyutu ve yoğunluğu ne olursa olsun, daha önce de belirtildiği gibi, bu tepkilere Batı’nın ulusçu tutumunun ve değerlerini yerli kültüre taşımasının neden olduğu gerçeği gözden kaçırılmamalıdır.5 Ortaya çıkmakta olan ülkelerde var olan ulusçuluğun (bağımsızlığa katkıda bulunsa da karizmatik olarak kabul edilir) geçmişte ait olunan daha geniş sömürge alanlarının parçalanmasına da neden olduğunun belirtilmesi gerekir. Yeni doğan ülkelerdeki mevcut eğilim, bağımsız birimlerde bile hâlâ siyasal bölünme eğilimidir. Ulusçuluğun ikinci aşamasının birlik oluşturma dürtüsüne dönüşüp dönüşmeyeceğini tahmin etmek için henüz çok erken. Başarı şansının yüksek olduğu düşünülen Arap birliği hareketi henüz kalıcı sonuçlar doğurmadı.
Ancak yeni doğan ülkelerdeki Batı etkisi bu ülkelerin liderlerinin hem düşünce şekillerinde hem de siyasal örgütlenmeyi yapılandırma çabalarında hissedilmeye devam etmektedir. Bu ülkelerde Batı’nın siyasal etkisi, temelde iki kaynaktan gelmektedir: Sömürge imparatorlukları, artık neredeyse sona ermiş olsa da, Fransızlar ve ingilizler. Fransızların merkezileşmeye verdikleri önem, yerli toplumun dar görüşlülüğünün kırılmasına yardım etti. Akılcı yaklaşıma ve zekâya verilen önem, bir grup zeki ve ilerlemeci aydının ortaya çıkmasını teşvik etti. Bu aydınlar genellikle sosyalizmi benimsediler ve kendi halkına yabancılaşmış bir elit gruba dönüştüler. Diğer yandan, Fransızların kesin çizgilere, kusursuz hukuk sistemine olan bağımlılıktan ve yerli halkı Fransız kültürünün gizemliligine çekme çabaları, dogmatizmle, toplumun sosyal ve ekonomik sorunlarıyla olan temasın yi tiril mesiyle sonuçlandı. Çok yakın zamanlara kadar Fransız devlet adamları kendi sömürge sistemlerini İngilizlerinkinden farklı olarak tanımlamak için çabaladılar; sömürgelerinin ana ülke olan Fransa’yla yakın bir birlik oluşturmasını amaçladıkları için her türden ayrılıkçı harekete karşı çıktılar. Beşinci Cumhuriyetle bu durum değişti ve yerel yönetim daha geniş ölçüde uygulandı.
İngilizlerin etkisi hukukun üstünlüğü, bireysel haklara saygı ve temsili yönetim kavramlarının yanı sıra, topluluğun sosyal ve ekonomik sorunlarına dolaysız bir ilgi gösterme düşüncesinde belirgindi. İdarede, yerel yönetim, dolaysız yönetim, her zaman iyi sonuç vermese de İngilizler tarafından geniş ölçüde uygulandı. İngiliz politikasının bu özelliklerinin kalıcı etkileri oldu. (Önceleri ingilizlerin hukuk ve düzen ideallerinin çiğnenmesi amacıyla bağımsızlık çabalan esnasında satyagrah (sivil itaatsizlik] görüşünü savunan Hintliler, sonraları tutumlarını değiştirip satyagrahı reddettiler.) Bir yerliye göre, Hindistan’da “özgürlük mücadelesinin en ateşli anında bile, ingiliz parlamenter kurumlarına duyulan hayranlığın ifade edilmesinden çekinilmedi. Hintlilerin özgürlük arzusunu teşvik eden şey, İngiliz liberal düşüncesiydi …”6
İngiliz politikasının çıkara dayandığı doğrudur, fakat bu politika sömürge bölgelere, James S. Coleman’ın dediklerini açarsak, yerel yönetime ve ingiltere’nin temsili kurumlarına yönelik geleneksel ingiliz siyasal kuramını ve uygulamasını soktu. Ancak belirtilmesi gereken bir nokta, Asya ve Afrika’da birçok liderin ideolojik beşiği olan Londoıı School of Economics bu liderlerin düşüncelerinde de derin izler bıraktı. H. Laski, G. D. H. Cole ve diğer İngiliz ekonomistlerle sosyal düşünürler, bu liderlere Marksizmi tanıtmış olabilirler, ancak temsili yönetim ve insan özgürlüğü ile onuruna saygı düşüncelerini de aşıladılar.
Asya ve Afrika’da Fransızca ve İngilizce yerli elitler arasında iletişim aracı haline geldi, çünkü bu insanlar kültürel ve dilsel gruplar bütününe aitti. Bugün bile bu diller bağımsızlığını yeni kazanmış olan devletlerin bazılarında resmi dil olarak hâlâ kullanılmaktadır. Son olarak. Batılı etkisinin derinliğini açıklayan önemli bir öğe. Batı hâkimiyetinin süresidir. Batılı yönetimin uzun olduğu bölgelerde temsili yönetim alışkanlığı ve Batılı düşünce tarzı köklü izler bıraktı. Diğer yandan, ülkeyi uzun süre ellerinde tutmuş olmalarına karşın, Hollandalıların Endonezya’da çok az etki bırakmış oldukları görülmektedir.
Hindistan gibi bazı bölgelerde yerli kültürün dış etkileri kendi sistemine asimile etme kapasitesi, Batılı kavramların kabullenilmesi ve içselleştirilmesinde önemli rol oynadı. Fakat yerli kültürün katı olduğu ve içinde eritmeye izin vermediği durumlarda, dıştan gelen kavramlar ve kurumların, Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi bir yerel elit tarafından getirildiklerinde bile, geleneksel yapıya zorla sokulması gerekti; ancak çoğu durumda bu kavram ve kurumlar yüzeysel kaldı. İslam kültürünün bulunduğu ülkeler söz konusu olduğunda, siyasal modernleşmeye yönelik bir inceleme, siyasetin ve yönetim Örgütlerinin amaçlarına hizmet ettikleri dinselahlaksal sistemle bütünleşmiş olmaları gerçeğinden kaynaklanan özel bir kuramsal sorunla karşılaşmaktadır. Her ne kadar laiklik dini siyasetten ayırarak bu sorunu iki ya da üç ülkede şekilsel açıdan çözdüyse de, gerçekte geleneksel yekpare yapılanmadan kalma alışkanlıklar ve tutumlar varlığını sürdürdü. İşte bu bağlamda, İslam ülkelerindeki çağdaş siyasal sistemler fonksiyonel sınırları aşıp ahlak, etik ve kültür sorunlarının bütününü kucaklama eğilimindedir. Yeni sosyal grupların ve felsefelerin ortaya çıkması düalist bir siyasal sistem için koşulları yaratır; ancak bu eğilimin tersine çevrildiği ve dûdlist temellerin geliştirildiği Türkiye dışında7 şu ana kadar totaliter yekpare eğilimler süregeldi.
Sovyetler Birliği siyasal çağdaşlaşma için diğer bir esin kaynağı oluştururken, bunu nihai bir hedef olmaktan çok toplumun modern aşamaya geçişini çabuklaştırıcı pratik bir alternatif olarak yapmaktadır. Sovyetler Birliği hâlâ yeni oluşan ülkelerdekine benzer sosyal sorunlar yaşamaktadır ve bu da onlara yeni uluslardaki modernleşme için gereken motivasyonu daha iyi anlama olanağı sunmaktadır. Ancak Sovyetler Birliği gelişmekte olan bölgelerdeki bazı elitlerin demokratik liberal eğilimlerini tatmin etmeyi başaramamıştır. Bu bölgelerin çoğunda yapılanmış olan totaliter yapılar, henüz mutlak denetim mekanizmaları geliştirmemiştir ve temsili kurumlar da hâlâ büyük ölçüde sağlanan nihai hedef olmayı sürdürmektedir. Muhtemelen, asıl önemli olan biçim değil, bir kuruma hâkim olan ruhtur.

..

Bir önceki yazımız olan Osmanlıların Stratejik Sorunları kitap özeti - Mehmet Tanju Akad başlıklı makalemizde osmanlının stratejik sorunları ve stratejik yönetim sorunları hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dört + = 6

Kitap özetleri © 2013