Kitap özetleri

Kitap özetleri

Tavan Arasındaki Buda Kitap Özeti

“Kocalarımızı ilk gördüğümüzde onları kesinlikle tanıyamayacağımızı bilmiyorduk. Bize gönderilen fotoğrafların yirmi yıl önce çekildiğini bilmiyorduk. Bize yazılan mektupların kocalarımız değil, mesleği yalan söyleyip gönül çalmak olan, güzel el yazılı kişiler tarafından yazıldığını bilmiyorduk. Suyun ötesinden isimlerimizle bize seslenildiğini ilk duyduğumuzda birimizin eliyle gözlerini kapatıp arkasını döneceğini ama diğerlerimizin başlarımızı öne eğip kimonolarımızın eteğini düzelterek sakin ve ılık güne adım atacağını bilmiyorduk. Burası Amerika, diyecektik kendimize, endişelenmeye gerek yok. Ve yanılmış olacaktık.”

“Büyüleyici.”
-Vogue, Chicago Tribune, Elle

“Başyapıt.”
-Boston Globe

2012 Pen / Faulkner Roman Ödülü
2011 National Book Award Finalisti
“Yılın En İyi Kitabı” Boston Globe, Vogue

Japonya’dan San Francisco’ya giden gemiye bindiler hep birlikte, ellerinde kocalarının birbirinden yakışıklı fotoğraflarıyla. Gelindi onlar; yabancı topraklarda, dükkan, bağ bahçe sahibi kocalarıyla kuracakları refah yaşamın hayaline kapıldılar -çünkü onlara bunun sözü verilmişti. Sonra kocalarını gördüler; ilk şoku yaşadılar, ilk geceyi atlattılar. Müstakbel kocalarının onlara yalan söylediğini, evlerinin hanımı olmayacaklarını öğrendiler; çok ama çok çalıştılar, tarlalarda iki büklüm mahsül topladılar, beyaz tenli uzun boylu kadınların yerlerini sildiler, çamaşırlarını yıkadılar, yemeklerini yaptılar, erkeklerine hizmet ettiler. Çocuk doğurdular; bir, iki, beş, on. O çocuklar büyüyüp de kimliklerini reddettiğinde üzülmemeye çalıştılar. Yeni topraklar sonunda memleketleri oldu. Ve savaş gelip çattı bir gün, yeni memleketlerinde “düşman” oldular.

Julie Otsuka’nın 2011 National Book Award finalisti romanı TAVAN ARASINDAKİ BUDA yüz yıl kadar önce gemiyle Japonya’dan San Francisco’ya “fotoğrafla eşlenmiş gelinler” olarak getirtilen bir grup genç kadının yürek burkan öyküsünü, şiirsel bir etkileyicilik ve hiddetle aktarıyor.

***

HAYDİ GEL, JAPON!

GEMİDE çoğumuz bakireydik. Uzun siyah saçlarımız, geniş yassı ayaklarımız vardı ve pek uzun boylu değildik. Kimimiz genç kızlığımızda pirinç lapasından başka şey yememiştik ve biraz çarpık bacaklıydık, kimimiz ise on dört yaşında genç kızlardık hâlâ. Kimimiz şık giysilerimizle şehirden gelmiştik; ama pek çoğumuz köyden geliyorduk ve üzerimizde yıllardır giydiğimiz, ablalarımızdan kalma, defalarca yamalanıp yeniden boyanmış soluk kimonolarımız vardı. Kimimiz dağlardan gelmiş, denizi sadece resimlerde görmüştük; kimimiz ise balıkçı kızıydık, ömrümüz boyunca deniz kıyısında yaşamıştık. Deniz bizden belki bir erkek kardeş, bir baba ya da bir nişanlı çalmıştı, belki de bir sevdiğimiz kederli bir şafak vakti suya atlayıp uzaklara yüzmüştü… Şimdi bizim uzaklara gitme vaktimiz gelip çatmıştı.

GEMİDE -kimden hoşlanıp kimden hoşlanmadığımıza karar vermeden, birbirimize adaların hangisinden geldiğimizi ve niye orayı terk ettiğimizi söylemeden, hatta birbirimizin ismini dahi öğrenmeye zahmet etmeden önce- yaptığımız ilk şey, kocalarımızın fotoğraflarını karşılaştırmak oldu. Gözleri koyu, saçları gür, ciltleri pürüzsüz ve lekesiz, yakışıklı genç adamlardı onlar. Çene hatları belirgindi. Duruşları hoştu. Burunları düz ve kalkıktı. Geride bıraktığımız erkek kardeşlerimize, babalarımıza benziyorlardı, ama gri frak paltoları, kaliteli kumaştan Batı tarzı üç parça takım elbiseleriyle, onlardan çok daha iyi giyimliydiler. Bazıları fotoğrafta düzgün biçilmiş çimleri, beyaz çitli bir bahçesi olan, üçgen çatılı ahşap evlerin kaldırımlarında duruyordu, bazılarıysa garaj yoluna park etmiş T Model Ford’larına yaslanmıştı. Kimileri de fotoğraf stüdyolarında dimdik koltuklarda, ellerini kibarca üst üste koymuş doğruca kameraya bakarak, dünyaya hükmetmeye hazırmışçasına oturuyordu. Hepsi de limana demirlediğimizde orada, San Francisco’da bizi bekliyor olacaklarına söz vermişlerdi.

GEMİDE sık sık merak ettik: Bizi beğenecekler miydi? Biz onları sevecek miydik? Limanda gördüğümüzde onları fotoğraflarından tanıyacak mıydık?

GEMİDE aşağıda, kasara altında yattık. Pis ve loştu. Yataklarımız birbiri üstüne istiflenmiş dar metal raflardan ibaretti. Şiltelerimiz sertti, inceydi ve başka yolculuklara, başka yaşamlara ait lekelerle kararmıştı. Yastıklarımız kuru buğday kabuğuyla doldurulmuştu. Ranzaların arasındaki koridorlar yemek artıklarıyla doluydu, yerler ıslak ve kaygandı. Yattığımız yerde tek bir lomboz vardı; geceleri kapı kapatıldıktan sonra karanlığı fısıltılar doldururdu. Canım yanacak mı acaba? Battaniyelerin altında vücutlar bir sağa bir sola dönerdi. Deniz yükselip alçalırdı. Nemli hava insanı boğardı. Geceleri rüyamızda kocalarımızı görürdük. Yeni tahta sandaletler, top top indigo ipekler görürdük. Günün birinde bacalı bir evde yaşadığımızı, güzel ve uzun boylu olduğumuzu görürdük. Kaçmak için çırpındığımız çeltik tarlalarına geri döndüğümüzü görürdük. Çeltik tarlası rüyaları daima kâbus türünden olurdu. Ailenin geri kalanı karnını doyurabilsin diye babalarımızın geyşa evlerine sattığı bizden güzel ablalarımızı görürdük; uyandığımızda nefesimiz tıkanırdı. Bir an kendimi o sandım.

GEMİDEKİ İLK BİRKAÇ günümüzde bizi deniz tuttu, yediklerimiz midemizde durmadı, sık sık küpeşte ziyareti yapmak zorunda kaldık. Bazılarımızın başı öyle döndü ki yürüyemedik, ve değil müstakbel kocalarımızın ismini, kendi isimlerimizi bile hatırlayamadan sersemlemiş vaziyette ranzalarımızda yattık. Bir daha hatırlatsana, ben Bayan kimdim? Bazılarımız midemizi tutarak merhamet tanrıçası Kannon’a yüksek sesle dua ettik -Neredesin? Bazılarımız betimiz benzimiz attığı halde sessiz kalmayı tercih ettik. Gecenin bir yarısı sık sık büyük bir dalganın sarsıntısıyla uyandık ve bir an için nerede olduğumuzu, yataklarımızın neden sallandığını, yüreklerimizin neden hop ettiğini anlayamadık. Aklımıza gelen ilk şey hep deprem oldu. Ellerimiz hemen evden ayrıldığımız sabaha dek koynunda yattığımız analarımızı aradı. Şimdi uyuyorlar mıydı? Rüya görüyorlar mıydı? Gece gündüz bizi düşünüyorlar mıydı? Sokakta, hâlâ ellerinde paketlerle, hiçbir şey taşımayan babalarımızın üç adım gerisinden yürüyorlar mıydı? Uzaklara yelken açtığımız için bizi içten içe kıskanıyorlar mıydı? Ben sana istediğin her şeyi vermedim mi? Eski kimonolarımızı havalandırmışlar mıydı? Kedileri beslemişler miydi? Bize bilmemiz gereken her şeyi öğretmişler miydi? Çay bardağını iki elinle tut, güneşe çıkma, asla gereğinden çok konuşma.

GEMİDE ÇOĞUMUZ hünerliydik; iyi birer eş olacağımızdan emindik. Yemek yapmayı, dikiş dikmeyi bilirdik. Çay ikram etmeyi, çiçek aranjmanı yapmayı, saatler boyu geniş yassı ayaklarımızın üstünde oturmayı, dişe dokunur tek laf etmemeyi bilirdik. Bir kız içinde bulunduğu odayla bütünleşmeli; Varmış gibi görünmeden varlığını sürdürmeli. Cenaze adabını, sonbaharın geçip gidişi hakkında tam on yedi hecelik kısa, hüzünlü şiirler yazmayı bilirdik. Ot yolmayı, odun kesmeyi, su taşımayı bilirdik. İçimizden biri -pirinç değirmencisinin kızı- sırtında otuz beş kiloluk çuvalla kasabaya üç kilometrelik yolu tek damla ter dökmeden kat etmeyi bilirdi. Bütün mesele nefesini ayarlamakta. Çoğumuz görgülüydük, ve olağanüstü kibardık; öfkeden delirip denizciler gibi sövdüğümüz zamanlar hariç. Çoğumuz genellikle ince ses tonuyla, hanımefendiler gibi konuşur, bildiğimizden çok daha azını biliyormuş gibi davranırdık. Güverte tayfasının yanından geçerken ayak parmaklarımızı adabına göre içe kıvırır, küçük, çıtkırıldım adımlar atmaya özen gösterirdik. Ne de olsa annelerimiz defalarca söylemişti: Şehirli gibi yürü, çiftçi gibi değil!

GEMİDE her gece birbirimizin yataklarında toplaşır, bizi bekleyen o bilinmez kıtayı konuşarak saatler geçirirdik. Oradaki insanların etten başka bir şey yemediklerini, vücutlarının kıllarla kaplı olduğunu duymuştuk (bizse çoğunlukla Budist’tik, et yemezdik ve sadece uygun yerlerimizde kıllarımız vardı).

Orada ağaçlar devasaydı. Uçsuz bucaksız düzlükler vardı. Kadınlar gürültücü ve uzun boyluydu. Duyduğumuza göre en uzun erkekten bile bir kafa boyu daha uzunlardı. Dilleri bizimkinin on katı zordu, gelenekleri akıl almaz derecede tuhaftı. Kitaplar arkadan öne doğru okunuyordu, sabun banyoda kul- lanılıyordu. Burunlar kirli bezlere sümkürülüyor, bezler yeniden cebe tıkılıyor, sonra tekrar tekrar çıkarılıp kullanılıyordu. Beyazın tersi kırmızı değil, siyahtı. Ne olacaktı halimiz o yabancı topraklarda? Devlerin ülkesine giren olağanüstü küçük insanlar olarak hayal ettik kendimizi -elimizdeki rehber kitabın dışında hiçbir donanımımız yoktu. Gülecekler miydi acaba bize? Tükürecekler miydi? Yoksa daha beteri, hiç ciddiye almayacaklar mıydı bizi? Tüm bunlara rağmen, en gönülsüzümüz bile köyde bir çiftçiyle yaşlanmaktansa Amerika’da bir yabancıyla evlenmenin daha iyi olduğunu kabul etmişti. Çünkü Amerika’da kadınların tarlalarda çalışması gerekmiyordu, ve herkese yetecek kadar pirinç ile ateş odunu vardı. Üstelik nereye gitseniz erkekler size kapıları açıyor, şapkalarını çıkarıp, “Bayanlar önden,” veya “Buyurun lütfen” diyorlardı.

BAZILARIMIZ Kyoto’dandık; narin, açık tenliydik, hayatımız boyunca evin arka tarafındaki karartılmış odalarda yaşamıştık. Bazılarımız Nara’lıydık; günde üç defa atalarımıza dua eder, tapınak çanlarının sesini hâlâ duyduğumuza ant içerdik. Bazılarımız Yamaguçi’li çiftçilerin kızlarıydık; kalın bileklerimiz, geniş omuzlarımız vardı ve hiç akşam dokuzdan sonra yattığımız olmamıştı. Bazılarımız Yamanaşi’nin küçük dağ mezrasındandık; ilk trenimizi daha yeni görmüştük. Bazılarımız Tokyoluyduk; her şeyi görmüştük, Japoncayı güzel konuşurduk, ve diğerleriyle pek kaynaşmazdık. Çoğumuz Kagoşima’lıydık ve Tokyolu olanlarımızın anlamıyormuş gibi yaptığı ağır güneyli aksanla konuşurduk. Bazılarımız karlı ve soğuk Hokkaido’dandık ve önümüzdeki yıllar boyunca rüyalanmızda hep o bembeyaz toprakları görecektik. Bazılarımız sonradan bombalanacak olan Hiroşimalıydık, ve o sırada bilmesek de, gemide olduğumuz için şanslıydık. En gencimiz on iki yaşındaydı, Biwa Gölü’nün doğu kıyısından geliyordu ve henüz kanamaya başlamamıştı. Ailem beni nişan parası için evlendirdi. En büyüğümüz otuz yedi yaşındaydı, Nügata’lıydı ve tüm hayatını yatalak babasına bakarak geçirmişti. Babasının kısa süre önceki ölümü onu hem mutlu etmiş hem de üzmüştü. Ancak o öldüğünde evlenebileceğimi biliyordum. Birimiz evlenilecek erkeğin kalmadığı Kumamoto’dandı -evlenilebilecek erkeklerin tümü bir sene önce iş bulmak için Mançurya’ya gitmişti- ve bir koca bulabildiği için kendini talihli sayıyordu. Fotoğrafına sadece bir kez baktım, sonra çöpçatana, “Olur” dedim. Birimiz Fukuşima’daki bir ipek dokuma köyündendi, ilk kocasını gribe kaptırmıştı, ikincisini ise tepenin öte yanında yaşayan daha genç ve güzel bir kadına. Şimdi de üçüncüyle evlenmek üzere Amerika’ya gidiyordu. Adam sağlıklı, içkisi, kumarı yok, bu kadarı bana yeter. Birimiz Nagoya’lı eski bir dansçıydı, güzel giyinirdi, şeffaf beyaz tenliydi, erkekler hakkında bilinecek ne varsa bilirdi ve diğerlerimiz her gece sorularımızla ona giderdik. Ne kadar sürecek? Işık açık mı olacak, sönük mü? Bacaklar kaldırılacak mı, indirilecek mi? Gözler açık mı olacak, kapalı mı? Ya nefes alamazsam? Ya çok susarsam? Ya çok ağırsa? Ya çok iriyse? Ya beni istemezse? “Erkekler genelde son derece basittir” derdi bize o, sonra da başlardı anlatmaya.

GEMİDE bazen saatlerce uyanık kaldık; içimiz hasret ve korkuyla doluydu. Yük bölümünün sallantılı ve nemli karanlığında, bu yolculuğa üç hafta daha nasıl dayanacağımızı düşündük.

GEMİDE, yanı başımızdaki sandıklarda, yeni hayatımızda ihtiyaç duyacağımız her şeyi taşıdık: Düğün gecesi için beyaz ipek kimonolar, gündelik giyim için pamuklu renkli kimonolar, yaşlılığımız için sade pamuklu kimonolar, kaligrafi fırçaları, kalın, siyah mürekkep çubukları, eve uzun mektuplar yazmak için ince pirinç kâğıdı yaprakları, pirinçten küçücük Buda’Iar, tilki tanrının fildişi heykelleri, beş yaşımızdan beri birlikte yattığımız oyuncak bebekler, gerektiğinde hediyelik verebileceğimiz torbalar dolusu kahverengi şeker, parlak kumaştan yorganlar, kâğıt yelpazeler, İngilizce cümle kalıbı kitapları, çiçekli ipek kuşaklar, evimizin arkasından akan nehirden toplanmış pürüzsüz siyah taşlar, bir zamanlar dokunduğumuz, sevdiğimiz ve asla yazmayacağımızı bildiğimiz halde yazmaya söz verdiğimiz oğlana ait bir tutam saç, son sözleri hâlâ kulaklarımızda çınlayan annelerimizin verdiği gümüş aynalar. Göreceksin: kadınlar zayıftır, ama anneler güçlüdür.

GEMİDE her şeyden yakındık. Tahtakurusundan. Bitten. Uykusuzluktan. Motorun rüyalarımıza bile giren, biteviye zonklamasından. Tuvaletlerin -denize açılan devasa delikler- kokusundan ve günden güne keskinleşen kendi kokumuzdan. Kazuko’nun soğukluğundan, Çiyo’nun boğazını temizlemesinden, Fusayo’nun hepimizi yavaş yavaş delirten, “Çay Toplayıcının Türküsü”nü kesintisiz mırıldanışından. Kaybolan saç tokalarımızdan -kimdi aramızdaki hırsız?- ve birinci sınıf yolculuk yapan kızların güvertede yanımızdan geçip giderken bir kerecik olsun mor ipek şemsiyelerinin altından bize ‘merhaba’ demeyişinden. Ne sanıyor bunlar kendilerini? Sıcaktan. Soğuktan. Kaşındıran yün

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Oluruna Bırak Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


4 + = onüç

Kitap özetleri © 2013