Kitap özetleri

Kitap özetleri

Suç ” Bir Ceza Avukatından Gerçek Hikayeler “ Kitap Özeti

Tanınmış, iyi kalpli bir doktor kırk yıllık karısını baltayla öldürüyor, cesedi parçalayıp polisi arıyor. İtirafı da cezası kadar sıradışı.

Bir adam banka soyuyor. Kulağa ne kadar garip gelse de, “haklı” sebepleri var.
Genç bir kadın kardeşini öldürüyor. Sevgisinden…
İnanılmaz ama gerçek hikayeler…
Ferdinand von Schirach bir savunma avukatı. Akıl almaz olan onun için sıradan bir durum. Schirach, yasalarla yolu kesişen suçsuzları savunduğu gibi, ağır suçluları da savunuyor.
Ve işte burada, o insanların hikayelerini anlatıyor.

Ferdinand von Schirach 1964 Münih doğumlu, 1994 yılından beri Berlin’de avukatlık yapıyor. Müvekkilleri arasında Politbüro üyesi ve Almanya Federal Haber Alma Servisi ajanı da var, büyük işadamları, ünlüler, sıradan insanlar, Türk göçmenler ve yeraltı dünyasının mensupları da…

Önsöz

Jim Jarmusch, Çin imparatoru hakkında bir film yapmaktansa, köpeğiyle yürüyüşe çikan bir adamın filmini yapmayı tercih ettiğini söylemişti bir keresinde. Benim durumum da aynen böyle. Ceza davaları hakkında yazıyorum, yedi yüzden fazlasında savunma yaptım. Ama aslında insan hakkında ya-zıyorum; başarısızlığa uğraması, suçluluğu ve İhtişamı hakkında…

Bir ağır ceza mahkemesine başkanlık yapan bir amcam vardı. Bu mahkemeler insan öldürme ve cinayet davalarına bakar. Amcam bize, çocuk olarak bile anlayabildiğimiz davalar anlatırdı. Anlatırken söze hep şöyle başlardı: ‘Çoğu şey karmaşıktır, suçlulukla ilgili mesele de öyle.”

Haklıydı. Bir şeylerin peşinden koşuyoruz, onlar bizden hızlı ve nihayetinde onlara erişemiyoruz. Katilleri, torbacıları, banka soyguncularını ve fahişeleri anlatıyorum. Hepsinin kendi hikayesi var ve onlar bizden çok da farklı değil. Ömrümüz boyunca incecik bir buz tabakasının üzerinde dans ediyoruz, buzun altı soğuk ve insan çabucak ölüyor. Buz bazılarını taşımıyor, onlar suyun içine düşüyor. Benim ilgimi çeken tam da bu an. Şanslıysak, buz kırılmıyor ve biz dans etmeye devam ediyoruz. Şanslıysak eğer.

Amcam, o yargıç, savaşta donanmadaydı; sol kolu ve sağ eli bir bomba patladığında koptu. Yine de uzun süre pes etmedi. İyi bir yargıç, insaniyetli, dürüst bir adam olduğu söylenir. Ava gitmeyi severdi, hep avlandığı küçük bir bölge vardı. Bir sabah ormanı gitti, av tüfeğinin namlusunu ağzına dayadı ve güdük sağ eliyle tetiği çekti. Üzerinde siyah, dikyakalı bir kazak vardı, ceketini bir dala asmıştı. Başı paramparça oldu. Olaydan çok sonra fotoğraflarını gördüm. En yakın arkadaşına bir mektup bırakmıştı. Artık usandığını yazmıştı. Mektup şu sözlerle başlıyordu: “Çoğu şey karmaşıktır, suçlulukla ilgili mesele de öyle.” Onun yokluğunu hala hissediyorum. Her gün.
Böyle insanlardan ve hikayelerinden bahsediyor bu kitap.

Yayıncının notu

Alman hukukunda, ceza mahkemelerinde hukukçu yargıcın yanısıra halk arasından seçilen ve hukukçu olmayan ‘yargıç-lar” da görev yapar. Bu kişiler, mahkemedeki görev süreleri içinde diğer yargıçların sahip olduğu görev ve yetkilere sahiptir. Yargılama bittiğinde de tekrar kendi işlerine dönerler.
Bunlar, verilecek kararı devleti temsil eden yargıcın yanısıra halkın da doğrudan katılımını sağlamak amacıyla görevlendirilmiş kişilerdir.
Halk arasından seçilen bu görevliler için, hikayelerde yeri geldikçe “meslekten olmayan yargıç(lar)” kavramını kullandık.

Tanata’nın çay kasesi

Berlin’de üniversite öğrencilerinin düzenlediği herkese açık partilerden birindeydiler. Bu partilerde, Kreuzberg ve Neukölln’den’ oğlanlara bayılan birkaç kız hep olurdu; bunun tek nedeni oğlanların farklı olmasıydı. Belki de, o oğlanların kırılgan tarafını aramaktı kızlara cazip gelen. Samir bu kez de şanslı gibi görünüyordu: Kız mavi gözlüydü ve çok gülüyordu.

Birden kızın sevgilisi çıkıp geldi, Samir’e ortadan kaybolmasını, yoksa kozlarını kapının önünde paylaşacaklarını söyledi Samir ‘kozlarını paylaşmak* lafının ne manaya geldiğini bilmiyordu ama oğlanın tavrındaki saldırganlığı anladı. Birileri onları ite kaka dışarıya çıkardı. Yaşlıca bir öğrenci Samir’e, diğerinin amatör boksör ve üniversitede şampiyon olduğunu söyledi. Samir, “çok da sikimdeydi” dedi. Daha on yedi yaşındaydı, 150′den fazla sokak kavgasına karışmıştı ve korktuğu pek az şey vardı dövüşmek bunlardan biri değildi.

Boksör oğlan kaslıydı, Samir’den bir kafa daha uzun ve daha enliydi. Ayrıca salak salak sırıtıyordu. İnsanlar ikisinin çevresinde bir çember oluşturdu ve boksör daha ceketini çıkarırken, Samir ayakkabılarının burnuyla onun hayalarına bir tekme attı. Ayakkabıların içinde çelik plakalar vardı. Boksör oğlanın genzinden bir hırıltı çıktı ve acıdan iki büklüm oldu. Samir onu saçlarından tuttuğu gibi alaşağı etti, bu sırada da sağ dizini onun yüzüne geçirdi. Sokak oldukça gürültülü olduğu halde, boksörün çenesinin çatırdadığını duymak mümkündü. Oğlan asfaltın üzerinde yatıyordu, bir eliyle ka-sıklarını, diğer eliyle yüzünü tutuyordu. Samir iki adım gerileyip hız aldı; tekmesi boksörün iki kaburgasını kırdı.

Samir, adil davrandığı fikrindeydi. Oğlanın yüzüne tekme atmamıştı ve her şeyden önemlisi, bıçağını kullanmamıştı. Basit bir dövüştü, pek nefes nefese bile kalmamıştı. Sarışsın kız onunla çekip gitmek yerine ağlamaya başlayıp yerde yatan oğlanla ilgilendiği için sinirlendi. “Pis orospu” dedi ve evine döndü.

Çocuk mahkemesinin yargıcı Samir’i iki hafta hapse mahkum etti ve şiddet eğilimi olanlar için düzenlenen bir seminere katılmasını şart koştu. Samir öfkeliydi. Islahevinde ki sosyal hizmetler uzmanlarına kararın yanlış olduğunu anlatmaya çalıştı. Kavgayı boksör başlatmıştı, Samir sadece daha hızlı davranmıştı. Böyle bir şey oyun değildi ki; futbol mesela bir oyundu ama kimse boks oynamazdı. Samir’e göre, yargıç kuralları anlamamıştı.

Samir’i iki hafta sonra ıslahevinden en yakın arkadaşı Özcan aldı. On sekiz yaşındaydı, solgun yüzlü, iri yarı ve hantal bir oğlandı. Daha on iki yaşında bir sevgilisi olmuş ve kızla yaptıklarını cep telefonuna kaydetmişti. Artık asla sırtı yere gelmezdi. Özcan’ın akıl almaz büyüklükte bir penisi vardı ve pisuvarlarda, herkesin bunu görebileceği şekilde dururdu. Ne yapıp edip New York a gitmek istiyordu. Daha önce hiç oraya gitmemişti, İngilizce bilmiyordu ama o şehre kafayı takmıştı. Üzerinde “N.Y. yazan lacivert kepini kafasından çıkarmazdı. Manhattan’da, restoranı ve go-go yapan dansçı kızları olan bir gece kulübü işletmek istiyordu. Ya da ona benzer bir şey. Neden illa ki New York olması gerektiğini açıklayamıyordu ama bu konuya kafa patlattığı da yoktu. Babası Türkiye’den elinde tek bir bavulla göç etmiş, hayatı boyunca bir ampul fabrikasında çalışmıştı. Oğlu onun umuduydu. New York meselesini anlamıyordu.
Özcan, bir planı olan biriyle tanıştığını anlattı Samir’e. Adının Manölis, planın iyi ama Manölis’in “kafadan çatlak’ olduğunu söyledi.

Manölis, Kreuzberg ve Neukölln’de bir dizi restoran ve internet kafe işleten Yunan bir aileden geliyordu. Liseyi bi-tirmiş, üniversitede tarih okumaya başlamış ve yanısıra da uyuşturucu ticaretinde şansını denemişti. Birkaç yıl önce işler ters gitmişti Bavuldan kokain yerine sadece kağıt ve kum çıkmıştı. Manölis arabayla ve parayla kaçmaya çalışırken satıcı ona ateş etmişti. Satıcı pek keskin bir nişancı değildi, dokuz kurşundan sadece biri Manölis’e isabet etmişti. Kurşun Manölis’in başının arkasına girip orada kalmıştı. Manölis polis arabasıyla çarpıştığında mermi hala kafasının içindeydi. Hastaneye kaldırıldığında doktorlar mermiyi fark edip müdahale etmişlerdi ama o zamandan beri Manölis’in bir sorunu vardı. Ameliyattan sonra, ailesine artık Finli olduğunu açıklamıştı; her yıl 6 Aralıkta Finlandiya Ulusal Bayramı’nı kutluyor ve Finceyi nafile öğrenmeye çalışıyordu. Ayrıca sürekli şuurunu kaybediyordu ve belki de bu yüzden planı gerçekten tam bir plan sayılmazdı.

Ama Samir’in fikrince, ne de olsa bir tür plandı işte: Manölis’in kız kardeşinin, Dahlem’de bir villada temizlikçi olarak çalışan bir kız arkadaşı vardı. Kızın acilen para bulması gerekiyordu. Dolayısıyla, küçük bir ortaklık payı karşılığında, Manölis’e bu evi soymayı önermişti. Alarmın ve elektronik kilidin şifresini, kasanın yerini ve en önemlisi de ev sa-hiplerinin yakında dört günlüğüne Berlin dışında olacaklarını biliyordu kız. Samir ve Özcan hemen kabul ettiler.
Soygundan önceki gece Samir iyi uyuyamadı, rüyasında Manölis’i ve Finlandiya’yı gördü. Uyandığında, saat öğlen ikiydi. ‘Bok yargıç” dedi ve sevgilisini yataktan kışkışladı. Saat dörtte Şiddet Eğilimlileri Seminerinde olması gerekiyordu.

Gece saat ikiye doğru, Özcan diğerlerini evlerinden aldı. Manölis uyuya kalmıştı, Samir ile Özcan yirmi dakika kapının önünde beklemek zorunda kaldılar. Hava soğuktu, arabanın camları buğulanıyordu, yolu şaşırdılar ve birbirlerine bağırdılar. Saat üçe gelmek üzereyken, Dahlem’e vardılar Arabada, kafalarına siyah yün maskeler geçirdiler; maskeler büyük geldi, yüzlerinden kayıyor ve kaşındırıyor, terletiyordu. Özcan’ın ağzına yün topağı kaçtı, arabanın gösterge tablosuna tükürdü. Ellerine plastik eldivenler taktılar ve villanın çakıl taşı döşeli giriş yolunda ilerlemeye başladılar.

Manölis kilidin tuşlarına şifreyi girdi. Kapı çat sesiyle açıldı. Girişte alarm duruyordu. Manölis alarma da şifreyi girdikten sonra, alarmın üzerindeki minik lambaların ışığı kırmızıdan yeşile döndü. Özcan’ı gülme tuttu, “Özcan’s Eleven” dedi yüksek sesle; sinema filmlerine bayılırdı. Heyecanları geçti, işler hiç bu kadar kolay olmamıştı. Kapı arkalarından kapan-dı, karanlıkta kaldılar.

Elektrik düğmesini bulamadılar. Samir bir basamağa takılıp düştü ve portmantoya çarpıp sol kaşını yardı. Özcan Samir’in ayaklarına takılıp onun sırtının üzerine düştü. Samir Özcan’ın ağırlığı altında inledi. Manölis hala ayaktaydı, fenerleri yanına almayı unutmuştu.

Gözleri karanlığa alıştı. Samir yüzündeki kanı sildi. Manölis sonunda elektrik düğmesini buldu. Ev Japon tarzı döşenmişti. Samir ve Özcan, kimsenin böyle yaşamayacağından emindiler. Kasayı bulmaları birkaç dakika sürdü, aldıkları ta-rifler iyiydi. Kasayı levyelerle duvardan çıkardılar ve arabaya taşıdılar. Manölis tekrar eve dönmek istedi, mutfağı keş-fetmişti ve açtı. Bu konuyu uzun süre tartıştılar. Sonunda Sa-mir, bunun tehlikeli olduğuna, pekâla yolda bir büfede de durabileceklerine karar verdi. Manölis homurdandı.

Neukölln’de bir bodrum katında, kasayı açmaya uğraştılar. Çelik kasalarla tecrübeleri vardı, ama bu kasa direniyordu, Özcan eniştesinden yüksek torklu matkabını ödünç almak zorunda kaldı. Dört saat sonra kasa nihayet açıldığında…

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Neden Erkekler Cilveli Kadınlarla Evlenirler Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ dokuz = 10

Kitap özetleri © 2013