Kitap özetleri

Kitap özetleri

Sarı Lacivert Kurtuluş / Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe ve Atatürk Kitap Özeti

Siz Fenerbahçeli Olmayabilirsiniz!..
Ama Onlar Fenerbahçeliydi!..
Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrıngton’ın Arabasını Çalıp Mustafa Kemal’e Hediye Eden Fenerbahçeli Futbolcu Casuslar..
Kulüp Bu Hırsızlık Olayından Dolayı General Tarafından Basılıp Kapatılmak İstenince Ayaklanan Bir Anadolu Halkı!..
Balıkçılık Yapıyoruz Diye İngiliz Askerleri Kandırıp Anadolu’daki Kurtuluşa Silah Kaçakçılığı Yapan Kaleciler, Defans Oyuncuları, Forvetler…
Ve Atatürk’ün Nasıl Koyu Bir Fenerbahçeli Olduğu..
Hepsi Bu Kitapta..
Harrington, tepkilere daha fazla dayanamadı, 70 gün sonra Fenerbahçe’nin yeniden açılması kararını imzalarken içinden şöyle düşünüyordu:
‘Bu ne tuhaf bir millet! Ülkelerini işgal ettik bu kadar tepki göstermediler. Feneri kapattık hepsi ayaklandı.. Neredeyse silaha sarılacaklar.’
Fenerbahçe sadece bir futbol kulübü değildir.
Fenerbahçe geçmişte “vatan ve özgürlük mücadelesi” vermiş bir ulusal teşkilatın adıdır. Fenerbahçe, emperyalizme kaşı verilen ilk bağımsızlık savaşının aktif katılımcısı, emperyalist kuşatmayla çevrilen bir ulusun tek moral kaynağı, tek umut ışığıdır. Fenerbahçe, Mustafa Kemal’in önderliğinde gerekleşen Kurtuluş Savaşı’nın sarı-lacivert rengidir. Fenerbahçe, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in gönül verdiği takımdır.
Bu kitap, Fenerbahçe’nin gizli tarihini Atatürk’ün hayatıyla paralel olarak incelemektedir. Bu kitapta Fenerbahçe ve Atatürk’le birlikte Kurtuluş Savaşı, bu savaşın gizli kahramanlarının penceresinden anlatılmaktadır.

ÖNSÖZ
Çin’de MÖ. 2697de Huang Ti döneminde Çin askerleri savaşa hazırlık amacıyla “Tsu Chu” adlı bir oyun oynuyorlardı. Çinliler, o günlerde farkında olmadan futbolun temelini atıyorlardı.
Yıllar sonra 1863te yılında Londra Queen Caddesi’ndeki Free Masonun meyhanesinde bir araya gelen 11 İngiliz, İngiltere Futbol Federasyon u’nu kuruyordu
Futbol, milyonları peşinden sürüklemeye başlayınca siyasete alet olmaktan da kurtulamayacaktı: ispanya diktatörû Franco ‘Yüz bin kişilik bir uyku tulumu yapın dediğinde Real Madrid için Barnebeau stadı yapılırken, Arjantin’de Videla ve Portekiz’de Salazar da aynı taktiği uygulayacak ve tüm dünyada ’3 F’den söz edilmeye başlanacaktı:
Futbol, fiesta ve fada…
Türkiye’ye futbolu getirenler de İngilizlerdı.
19. yüzyılın ikinci yarısında tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngilizler yaşadıkları liman kentlerinde takımlar kurup futbol oynamaya başladılar. Bu “büyülü oyun” kısa sürede Türklerin de ilgisini çekecekti. Türkler de ingilizlerle birlikle top peşinde koşmaya başlayınca saray “Ne oluyor orada!” diyerek olaya el koyacak ve Müslümanların futbol oynamalarını yasaklayacaktı.
Abdülhamid, her şey gibi futbolu da yasaklamıştı.
Türkiye’de futbolun kitlesel özelliğini ilk fark eden İttihat ve Terakki Cemıyeti’ydi. özellikle Talat Paşa meşrutiyet yıllarının en güçlü takımı Fenerbahçe’yi kontrol etmek için büyük çaba harcayacak, ama başarılı olamayınca Altınordu adlı yeni bir takım kuracaktı.
Birkaç yıl öncesine kadar futbolun yasaklandığı bir ülkede gün gelecek futbol emperyalizme karşı bir silah olarak kullanılacaktı.
Ve dünyada ilk kes bir futbol kulübü emperyalizme karşı başkaldıracaktı.
Mustafa Kemal Atatürk 3 Kasım 1918 Cuma günü yakın arkadaşı Sabrı Bey’le birlikte Fenerbahçe Spor Kulübü’nü ziyaret etti. Bu ilginç ziyaretin anlamı birkaç yıl sonra çok daha iyi anlaşılacaktı.
O ziyaretten kısa süre sonra emperyalist güçler Osmanlı’yı paylaşım planlarını uygulamaya koyup Anadolu’yu işgal edeceklerdi
Anadolu ateşler içinde yanmaktaydı:
İste o işgal günlerinde yine bir Mayıs günü Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Samsun’a çıktı.
Ülke yoksul ve perişan, halk bitkin ve çaresizdi. Ordular dağıtılmış, silahlarına el konulmuştu.
Mustafa Kemal yine de kararlıydı, yine de inançlıydı. Bu yokluk ve yoksulluk içinde 23 Nisan 1920′de Anadolu bozkırında TBMM’yi açarak yeni bir devletin temellerini attı.
İşgalci güçleri Anadolu’dan atmak için olağanüstü bir mücadele içine giren Mustafa Kemal’in en önemli yardımcılarından biri de Fenerbahçe’ydi
İşte bu kitap, Türk tarihinin ya hiç bilinmeyen ya da unutulan bir sayfasına ışık tutmakta. Kurtuluş Savaşı, Fenerbahçe ve Atatürk ilişkisinin şaşırtıcı boyutlarını ortaya koymakladır.
Bu kitapta, Anadolu’ya gizlice silah kaçıran, yorulmadan cepheden cepheye koşan, gizli örgütlerde ve istihbarat teşkilatlarında ajanlık yapan, en önemlisi de İstanbul’da işgal güçlerinin ve azınlıkların takımlarını darmadağın eden ve halkın moralini yükselttiği için İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington tarafından kapatılan Fenerbahçe’nin gizli tarihi anlatılmaktadır
Bu kitapta, bir kulübün tarihi, bir liderin ve bir ülkenin tarihiyle paralel olarak işlenmektedir.
San Lacivert Kurtuluş, emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ulusu kurtarmaya çalışan bir adam ve bir kulübün romanıdır.
Bu kitabın onaya çıkmasındaki katkılarından dolayı Truva Yayınları’na ve özellikle genel yayın yönetmeni Burak Fazıl Çabuk’a Ve yayınevi sahibi Sami Çelik’e teşekkürü bir borç bilirim.

Sinan Meydan Başakşehir2006

I. BÖLÜM BİR LİDER, BİR ŞEHİR ve BÎR KULÜP
İstanbul 1899
Muşlara Kemal’in Selanik’leri bindiği vapur Boğaz’ın sakin sularında hafifçe sallanarak İstanbul Galata rıhtımına doğru yaklaşıyordu
Yeni Cami’nin önündeki fesli sarıklı kalabalık rengarenk yamalı bir çarşaf gibi bir o yana bir bu yana dalgalanıyordu. Cuma Selamlığından dönen Sultan İkinci Abdülhamid’in süslü saray faytonu biraz önce buradan geçmiş olmalıydı. Limonata sancılan ve şerbetçilerin sıralandığı rıhtım önleri de bir hayli kalabalıktı. Galata Köprûsü’ne doğru koşturan sıbyan mektebi talebelerinin çığırtkan kahkahaları vapurun güvertesine kadar ulaşıyordu. Sirkeci yönünde genç bir çift yürüyordu yan yana: Kızın başında renkli şeffaf bir örtü, erkeğin basında ise yeni kalıplan çıkmış vişneçürüğü bir fes vardı. Yokuşa doğru üst üste yığılı duran kafesli ahşap evlerden birinin ikinci katının penceresinde, etli kollarını dirseklerine kadar sıyırmış bir Rum güzeli göğüslerini pervaza dayamış sokağı seyrediyordu Aynı evin asma dallarıyla sarılmış yan cephesindeki dar sokak arasında iki kadın başlarını öne eğmiş, hızlı adımlarla yürüyordu Sokağın hemen başında 78 yaşlarında, birsürü başı toz içinde birkaç çocuk birdirbir oynuyordu. Bu tarihi şehir yaşlı imparatorluğun kalbi gibiydi. Osmanlı padişahları yüzlerce yıldır koskoca imparatorluğu bu şehirden yönet m islerdi
Bogaz’ın maviliği, Haliç’in gizemi. Topkapı Sarayının gelenek kokan mütevazı ihtişamı. Kız Kulesi’nin yalnızlığı, gökyüzünü yınarcasına her taraftan yükselen ince ve uzun minarelerin görkemi genç Makedonyalıyı şaşkına çevirmişti. Bu şehir hayal ettiğinden de büyüklü. İstanbul’la ilgili pek çok şey okumuş, pek çok şey duymuştu, ama yine de kafasında yuvarlandıkça büyüyen kocaman bir soru yumağı vardı.
Mustafa Kemal, Galata rıhtımında vapurdan indi, elindeki siyah bavuluyla birlikte insan kalabalığına karıştı. Şaşkın ve yalnızdı. Aksam olmak üzereydi.
Zamanın nasıl bu kadar çabuk geçtiğine bir türlü anlam veremiyordu. Genç Makedonyalı güneşin batısının bu kadar etkileyici olabileceğini daha önce hayal bile etmemişti. Denizin üzerinde beliren parlak kızıllık gecenin karanlığıyla birleşmek üzereydi.
İstanbul’da gün batarken Mustafa Kemal sanki yeniden doğmuş gibiydi. Genç Mustafa geleceğini bu şehirde hazırlayacaktı. Yaşamının yeni bir aşamasının, yüksek öğrenim döneminin esiğindeydi. Yıllardır bu günü düşlemişti ve simdi ° düşün gerçeğe dönüşmesinin mutluluğunu yasıyordu.
Mustafa Kemal 13 Mart 1899′da Pangaltı’daki Harp Okulu’na 1283 Apolet numarasıyla kaydoldu.
Harp Okulu’nun öğrenci sayısı 900 Civarındaydı. Genç Mustafa altı kısma ayrılan birinci sınıfın birinci kısmında okuyacaktı.
Anık amacına ulaşmıştı; fakat karmakarışık duygular içindeydi. Ayrılık acısı, sevinç, hüzün ve özlem gibi duygular birbirine karışmıştı. Bu karmaşık duyguların yarattığı tedirginliği çabuk atlatan genç adam. İki ay içinde kendini tüm arkadaşlarına tanıtıp sınıfın çavuşu olacaktı.
Okula yazıldıktan beş gün sonra şık üniformalarını giyinip, parlak kılıcını kuşanarak ilk kez İstanbul sokaklarına çıktı. Kendini bir anda Beyoğlu’nun göz kamaştıran güzelliğine kaptırdı. Gençlik hayallerinin bulusuyla adeta sarhoş olmuş gibiydi Rengarenk ışık deryasında yıkanan Beyoğlu’nun büyüsü tüm benliğini sarmıştı.
İstanbul, yüzyılın basında iki ayrı şehir gibiydi. Haliç’in kuzeyinde Pera. yani Beyoğlu yükseliyordu Burası daha çok gayrimüslimlerin yaşadıkları bölümdü. Güneyde ise Müslümanların şehri yükseliyordu Limanın üstündeki Galata köprüsünden geçmek adeta bir dünyadan başka bir dünyaya ya da bir çağdan başka bir çağa geçmek anlamına geliyordu.
Mustafa Kemal İstanbul’u gezerken sıra sıra dizilmiş minareleriyle, Sarayburnu üzerinde yükselen kasırlarıyla gittikçe yaşlanan yorgun bu şehirle karşılaştı. Şehrin özellikle Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı bu bölümü geçen yüzyılı Buralar tarih ve gelenek kokuyordu. Genç subay adayı bir an Selanik’in Müslüman mahallelerini hatırladı, hüzünlendi Burada insanlar yüzyıllar öncesini yaşıyor, kapalı çarşılarda işleriyle meşgul oluyor, daha sonra da şehrin abidevi camilerinde manevi huzur arıyorlardı.
Oysa ki İstanbul’un bir de Beyoğlu tarafı vardı Burası birçok yönüyle Selanik’in coşkulu atmosferini yansıtıyordu. Geceleri parlayan ışıklarıyla burası bir cazibe merkeziydi. Tavernaların sıralandığı dar yokuşlar tıpkı Selanik kordon boyuna benziyordu. Binaların görünüşü İtalyan stilindeydi. Bu binalar aşağıdan başlar yukarılara kadar üst üste yığılmış gibi dururdu Bazı sokaklar çeşitli çiçeklerle bezenmiş, hoş kokulu bahçelere açılırdır Beyoğlu çağdaş görünümlü bir yerdi. Sokakta yakışıklı ve şık beyler. Ermeni ya da Rum bir terziye diktirdikleri alafranga takımlarıyla arzı endam ederdi. Kadınlar da onlardan aşağı kalmaz, renkli ipekten diktirdikleri süslü elbiseleriyle, güzel boyunlarını süsleyen parlak takılarıyla ve narin ellerinde adeta bir aksesuar gibi duran rengarenk şemsiyeleriyle aheste aheste yürürlerdi. Akşamüstleri yıldızlı lüks otellerin kapılarında madam ve mösyöler kol kola yakındaki bir kafeye ya da tavernaya giderlerdi. Buralarda orkestralar ince ruhlara hitap eden müzikler çalardı. Sokaklar süslü faytonlarla doluydu. Beyoğlu o dönemin eğlence merkeziydi; tiyatrolar, müzikholler, kabareler, poker oynanan ve içki yudumlanan Fransız tipi klüpler dolup taşardı. Oteller Batı’daki benzerlerini aratmaz, lüks odalar, oyun ..

Boğaz’ın öle yakasının en güzel semtlerinden biri Fenerbahçe’ydi.
Üzerinde Kafkas dağlarının altın sarısı, iri bal arılarının oynaştığı rengarenk çiçekler, kıyıdaki yosunlu taşları döven denizin berrak sularına doğru eğilmiş sanki sudaki yansımalarını seyrediyor, iri gövdeli yaslı çam ağaçlan, yanı baslarında yeni filizlenmeye başlayan gencecik fidanlarla konuşuyor gibiydi. Onların bu tatlı sohbetlerine uzaklardan esen ılık bir rüzgar eslik ediyordu çoğu kez. Fenerbahçe’de denizle sahil, iki kara sevdalıydı. 11u öyle bir sevdaydı ki dünyanın hiçbir yerinde deniz, sahilini Fenerbahçe’deki kadar sarıp sarmalamamış, dünyanın hiçbir yerinde deniz manzarasını buradaki gibi hovardaca ve sereserpe görücülerine sunmamış ve dünyanın hiçbir yerinde hiçbir deniz kenti, gönlünü çaldığı bireyleri ile böylesine hülyalı. böylesine sevdalı olmamıştı. 1935′te Türkiye’ye gelen İngiliz Veliaht 8. Edward, Moda’dan Fenerbahçe’sine baktığında adeta büyülenmiş ve genç veliahdın dudaklarından şu sözler dökülmüştü:
“Aman Tanrım, bu ne güzellik! Tam on Londra’ya bedel…”
Antik Çağda İstanbul’u kuran Megeralılar önce Kalkedenia (Kadıköyü) kurmuşlardı Tanrıça Hire’nin tapınağını kurduğu Kalkedonıa’dakı kıyı bölgesi . binlerce yıl sonra Fenerbahçe olarak adlandırılacaktı Marmara denizi’ne zarif bir yelpaze gibi açılan bu  Antik Anadolu uygarlıklarının, sonra Pers, Mıkrdonyi. Roma ve Bizans imparatorlarının daha sonra da Osmanlı padişahlarının ilgisini çekecekti. Bizans İmparatoru justinyenus. eşi Teodota için burada çok görkemli bir saray yaptırmış, Bizans imparatorları ve Osmanlı padişahları Anadolu yönündeki seferlerinde konaklama ve dinlenme yeri olarak hep Fenerbahçe’yi tercih etmişlerdi.
Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman. 12 Mart 1562′de yayınladığı bir fermanla İstanbul’un Anadolu yakasının en güzel kıyısında bir fener inşa edilmesini işlemişti
Bu fenerin bir gün milyonları peşinden sürükleyeceğini bilse kim bilir neler düşünürdü?!.
Kanuni’nin fermanı gereği, İstanbul’un Anadolu yakasının en güzel yerinde fener inşaatı başlamıştı. Aylar sonra beyaz badanalı kule tamamlanmış ve ucuna da parlak ışıklı bir fener yerleştirilmişti. Artık ge….

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Sirena Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Incoming search terms:

  • sarı lacivert kurtuluş özeti

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


9 − = altı

Kitap özetleri © 2013