Kitap özetleri

Kitap özetleri

Oyun : Vadi – 1 Kitap Özeti

Gizemli. Efsane dolu.
Ve asla sırrını açmıyor.
Hiç kimseye…

Grace Koleji’nin yeni öğrencileri okula girişlerini kayıkhanedeki harika bir partiyle kutlarlar. Ama Julia ve arkadaşları çok geçmeden Kanada dağlarının ortasındaki ıssız vadide bir şeylerin ters gittiğini fark eder. Kolejin çevresinde neden fazlaca yasak tabelası vardır? Ve koleji Google Earth’da bulmak neden olanaksızdır?

Julia’nin kardeşi Robert bir kızın Mirror Gölü’ne atlayıp girdap tarafından dibe çekildiğini görünce olaylar gelişir. Ama kimse ona inanmaz – Julia bile. Geçmişin karanlık gölgelerini sonsuza dek ardında bıraktığını sanırken onların vadide tekrar su üstüne çıkacağından henüz habersizdir.

***

1. Bölüm

Julia kısa uykusundan fren gıcırtısıyla uyandığında yaklaşık iki bin metre yükseklikte yol alıyorlardı. Ağzına dek yüklü arazi arabası, her virajda yüksek sesle inliyormuş gibiydi. Şaşmamak gerekti, Landrover bir saattir tırmandığı dik ve dolambaçlı yolda adeta acı çekiyordu. Artık yeni olmaktan çıktığı söylenebilirdi.

Son çıkan ışığı kapasın!

Evden çıkarlarken annesi hep böyle derdi. Gerçekten de, Rocky Dağları’nda Tanrı’nın terk ettiği can sıkıcı bir kasaba olan Fields’ten çıktığından beri Julia’ya sanki birileri gün ışığını kapamış gibi geliyordu.

Tozlu yan pencereden dışarıya baktı. Önlerinde dağa doğru kıvrılarak devam eden yolun çok azı görülebiliyordu. Gri ve ıslak asfalt, farların donuk ışıyla parlıyordu. Yolun sağında ve solunda sıralanmış çam ağaçlarının siluetleri tepelerinde iyice belirmişti.

Julia, daha önce bu kadar yüksek ağaçlar görmemişti; korkutucu biçimde karanlık gökyüzüne uzanan tepeleri, yıldızlara çok az geçit veriyordu. Sanki yalnızca bir tek nedenle burada dikilmiş duran korkutucu bir selamlama komitesi gibiydiler Davetsiz konukları Vadi’den koruyan bir komite.

Julia gibi davetsiz konukları mı?

Yoksa av bölgesinin sükûnetini bozan arabaya, birbiri ardına saldırmaya hazırlanırmış gibi ağaçların üzerinde daire çizen yırtıcı kuşlar da bunun için mi buradaydı?

Arabanın farları yol kenarındaki bir tabelayı kısa bir an aydınlattı.

Dikkat, yol kayması!

Hemen ardından, yan taraflarındaki orman seyrekleşti. Yukarı doğru uzanan dik kayalar bir anlığına ilerinin görünmesini engelledi. Sanki dimdik yukarı uzanan bir taş duvara tırmanıyorlardı. Landrover kayalığın hemen ardında başlayan ve dikey bir uçuruma doğru devam eden köprüye erişmeden önce bir viraja girdi. Araba tümsekli zeminde sarsılırken Julia’nın bedeni koltukta savruldu. Herhalde tahta zeminden geçiyorlardı. Önünde bulunan Robert’in başı ön koltuğun baş koyma yerine çarptı ama Julia’nın erkek kardeşi uyanmadı.

Lanet olsun! Bacağı uyuşmuştu, sanki orada yokmuş gibi hissediyordu. Yoklar gibi bacağını hareket ettirince yumuşak bir şeye değdi. Ayağının dibindeki devasa siyah köpek ona baktı. Köpeğin agresif gözlerini karanlıkta bile fark edebiliyordu. Adı Ike’tı. Köpek hafifçe hırladı.

Yatıştırmak için, “Pardon,” diye fısıldadı ona.

Julia doğa düşkünü birisi değildi. Büyük şehirde doğmuştu. Ama bunu düşünmemeliydi.

Şimdi değil.

Asla.

Julia Frost ve bir yaş küçük erkek kardeşi Robert iki günden beri Rocky Dağları’nda, aynı adı taşıyan vadide bulunan Grace Koleji’ne varmak üzere yoldaydılar. Yolculukları biraz dolambaçlı olmuştu. Doğrudan Calgary’ye gitmek yerine önce New York’a ve oradan da Seattle’a uçmuşlar, ancak ondan sonra Calgary’ye giden uçağa binmişlerdi. Sonra onları Yoho Ulusal Parkı’na götürecek olan pervaneli uçağa binmek üzere Rocky Dagları’nın bilinen yerlerinden biri olan Banff ve Louise Gölü’ne devam etmişlerdi.

Julia gözlerini kapadı. Hâlâ tüm bunların sanki bir düş olduğu hissine kapılıyordu. Bunlar belki de Robert’in sürekli sözünü ettiği paralel evrenlerde oluyordu. Ona tüm zamanların en genç Nobel ödülü sahibi havasını veren, bitpazarından satın aldığı yuvarlak gözlüklerinin ardında hep düşünceli bakan Robert Frost: Dünya dışı fenomenlerin uluslararası uzmanı.

Julia’nın Ipod’u I don’t know where else I can go sözlerinin ardından susuverdi. Ekrana göz atınca, pillerin ruhunu teslim etmiş olduğunu gördü.

“Robert?” Artık önünde yalnızca onun siluetini görebiliyordu. “Ipod’unu alabilir miyim?”

Yanıt alamadı.

Sürücüleri Alex, yan koltukta uyuyan Julia’nın erkek kardeşine bakıp sırıttı. Alex, söylediğine bakılırsa Grace Koleji’nde ya da yalnızca Grace’te kıdemli öğrenciydi ve onların rehberiydi. Zeki öğrencilerin gittiği seçkin bir kolej olan Grace Koleji’nde, dördüncü sınıf öğrencilerinin birinci sınıf öğrencileriyle ilgilenmesi bir gelenekti. Alex’in daha yolculuğun başında açıkladığı gibi öğrencilerin birbirleriyle ilişkileri çok önemliydi.

Alex, Julia ve Robert’i Fields’in küçük havaalanında öylesine içten bir gülümsemeyle karşılamıştı ki, Julia işkence gibi geçen onca yolculuktan sonra ilk kez gevşemişti. Şimdi de, rehberleri Robert’e neşeli bir bakış atarken sempatik görünüyordu. Sağ omzu üzerinden ona doğru baktı ve keyifle göz kırptı.

Julia neredeyse otomatik bir gülümsemeyle ona karşılık verdi. Sonuçta nazik bir kızdı. “Herkesin Sevgilisi” neşesiyle herkese uyum sağlayan kız. Son karnesinde böyle yazıyordu: Dostça varlığıyla sürekli denge sağlayan birisiydi.

“Tanrım, kardeşin de taş gibi uyuyor! Uyuşturucu falan almıyor, değil mi?”

“Hayır!” diye karşı çıktı Julia ve gülümsemesinin donduğunu hissetti. Daha okula bile varmadan Robert’e bir de bunun yakıştırılması eksikti. Dikkat çekmek, ihtiyaçları olabilecek son şeydi!

“Panik yok!” Dikiz aynasında Alex’in gözleri göründü. “Yalnızca bir şakaydı! İnan bana, bu berbat yolculuktan sonra insanın kendini nasıl hissettiğini bilirim! Ama kolej yoluna girmeden önce sıcak bir yemek yiyebilmenizi sağladım. Gerçi Grace’teki mutfak beş yıldızlı bir restoranla kıyaslanamaz ama bir kolej için kötü değildir. Hem yarın sabah derslere de katılabilirsiniz.”

Alex’in sesi gerçekten de ilgili çıkıyordu. Evet, bu açıkça belliydi. Bronz tenli ve kaslı erkek türünün bir temsilcisiydi. Oldukça da yakışıklıydı. Herhalde plajda, kolunun altında sörf tahtasıyla doğmuştu.

Julia onun açık mavi gömleğinin kusursuz ütülenmiş yakalarına baktı. Bu, tangırtılı ve kirli Landrover yerine Florida’ya daha iyi uyardı. Hem herhalde kızları da mıknatıs gibi kendine çekiyordu.

Ayağı yine döşemeye yayılmış olan köpeğe çarptı. Hayvan tehdit edercesine hırladı.

“Şşt, Ike, hava atıp durma,” dedi Alex ve ekledi: “Endişelenme, sürekli işeyip duran köpeklerden biridir, gerektiğinde kuyruğunu sallar. Uyurken tehlikeli değildir ama tehlikede de yardım etmez.”

“Bu senin köpeğin mi?”

“Ike mı? Hayır. Aslında Profesör Brandon’un köpeğidir, kolejin felsefe doçentlerinden birisi. Ama aslında Ike ondan hoşlanan herkesin köpeği olur.”

“Ondan hoşlandım!” Robert canhıraş bir sesle esnedikten sonra gerinerek pencereden baktı. “Hâlâ gelmedik mi?”

Hayır, görünüşe bakılırsa buna her zamankinden daha uzaktılar.

Bu arada dik kayalar arkalarında kalmıştı. Bunun yerine orman tıpkı dev bir yaratık gibi yine çevrelerini kaplamıştı. Yol hâlâ yokuş yukarı devam ediyordu; Julia rampayı açıkça hissedebiliyordu ve bir an için, inleyen motorun bu hiçliğin ortasında ansızın ruhunu teslim etmesi halinde neler olabileceğini düşündü.

Gerilim filmlerinde de her şey böyle başlamaz mıydı?

Julia tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Hadi ama! Hemen kendini koyuverme! Geceleri metrolarda tek başına az mı dolaştın? Bundan yüz kat daha tehlikeliydi. Sonuçta burası yalnızca bir orman!

Soluk almakta zorlanmasına yine de engel olamadı. Bunun nedeni belki de çamların gittikçe birbirlerine daha da fazla dayanmalarıydı. Tek bir aralık bile görünmüyordu.

Hem Tanrım, saatlerdir rampa çıkıyorlardı. Eninde sonunda ağaçların bittiği bir sınıra ulaşmaları gerekiyordu!

Julia ellerini yumruk yapınca tırnakları hassas avuç içlerine battı. Elbette kolejin tecrit edilmişliğinden haberi vardı; aslında orayı seçmiş olmasının asıl nedeni de zaten buydu. Gerçekte tecrit edilmiş olmanın ne anlama geldiğinden haberi bile yoktu ve en kötü kâbuslarında bile kendini bu denli yalnız hissetmemişti.

“Sürekli ormanda yol almak başlangıçta biraz kötü hissettiriyor, değil mi?” diye sordu Alex. Julia’nın aklından geçenleri anlamış gibiydi. “Ama insan sonra alışıyor. Grace gerçekten harikadır. Diğer okullardan farklıdır. Kanada’nın tümü ve Kuzey Amerika’dakiler arasında en yüksek kolej olduğunu biliyor muydunuz?” Orta uzunluktaki açık sarı saçlarından bir perçem sağ gözünün üzerine düştü. “Hem artık rahatlayın… Geçide yaklaşıyoruz, sonra aşağıdaki vadiye doğru yol alacağız.”

“Yüksekliği ne kadar?” Robert bir sayı delisiydi. Doğru veriler olmadan ruhu huzura kavuşamazdı.

“Yaklaşık 2.500 metre. Adı White Escape Beyaz Kaçış ama bu kaçmak için bir davet değil.” Alex’in gülüşü bulaşıcıydı. Julia tekrar pencereden bakarken Robert de ona katıldı.

White Escape.

Eh, süpermiş!

“Vay canına!” dedi Robert. “O zaman herhalde kayak yapmak burada bir görev olsa gerek,” diyerek Alex’e döndü.

“Görev mi? Hayır! Bu dağlarda kayak yapmak…” Alex başını iki yana salladı ve yüzüne soğuk bir ifade yerleşti. Yoksa Julia’ya mı öyle gelmişti? “Aynca şimdi yaz geliyor. Daha çok yüzmeye giderler. Kolejin dev bir yüzme alanı vardır. Takımımız beklenmeyecek derecede başarılıdır.”

“Peki, göl nasıl?”

Alex başım salladı. “Mirror ¹ Gölü’nün bazı yerlerinde yüzmeye izin vardır. Birçok uyarı levhasının kıyıya dekor olsun diye konmadığını size hemen söyleyeyim. Eğer bir tabelada Dikkat Ölüm Tehlikesi! yazdığını görürseniz, uzak durun!”

“Julia için korkman gerekmez. Dünya şampiyonu gibi dalar. Epey ödül aldı, değil mi Julia?” diye gururla açıkladı Robert.

Julia yanıt vermedi.

Alex takdir edercesine bir ıslık çalarak Robert’e baktı. “Peki, senin durumun ne?”

“Suya alerjim var.”

“Eh, demek ki Ike’la ortak bir yanınız var.”

Julia, “Şehre nasıl ineceğiz?” diyerek konuşmayı böldü. Robert’in daha fazla bir şey anlatmasını kesinlikle istemiyordu. Bazen ağzından tek söz çıkmaz, bazen de sanki konuşma merkezinde onarılması olanaksız bir bozukluk oluşmuş gibi aralıksız konuşurdu.

“Birçok öğrencinin arabası yok. Yolculuk çok uzun ve yorucu. Ama uygarlığa karışmak istiyorsan, haftada bir gün şehre inen bir otobüs var. Fields’i gördünüz!”

“Uygarlık mı?” diye karşılık verdi Julia gülerek. “O can sıkıcı kasaba bana hâlâ ilk sömürgecilerin oturduğu bir yermiş gibi geldi.”

“Endişelenme, bir şeye ihtiyacın olduğunda, her ne olursa, kolejin kampüsünde bir süpermarket, iki kafe ve bir sinema var. Ayrıca internet üzerinden de canının istediğini sipariş edebilirsin. Vadiyi terk etmen gerekmez. İnsan burada pekâlâ yaşayabilir.”

Julia daha birkaç hafta öncesine dek böyle bir açıklamaya histerik bir krizle tepki verebilirdi. Yüzde yüz oracıkta arabadan firlar ve en kısa yoldan geriye doğru kaçardı.

Ama şimdi?

Şimdi her şey farklıydı. Bu inkâr edilemezdi, içinde bulunduğu durumda bu kolej gerçekten de doğru seçimdi. Tabii burada bir seçimden söz edilebilirse.

Alex uzun farları açtı. Beyaz ışık yolun üzerinde fosforlu maddeden oluşmuş bir sis gibi süzüldü. Yoksa yıldız parlaması ya da belki kuyruklu yıldız tozu muydu? Eh, şimdi Alex’in söylediğine hak vermek gerekti: “Çevrenin görüntüsü etkileyici, değil mi? Size söyleyeyim, buraya bir kez ayak bastınız mı, bir daha asla gitmek istemezsiniz. Dağlar alışkanlık yapar!” Araba gittikçe yavaşlamıştı. Tamam çocuklar, geçide geldik. Varmamıza artık çok az kaldı.”

Aslında Julia geçide vardıkları noktadan vadiyi görebileceklerini düşünmüştü. Ama yolun en yüksek noktası şimdiye dek arkalarında bırakmış olduklan yoldan pek farklı değildi. Burada da çamlar sıktı ve görüşü her yöne doğru kapatıyordu. Zirveye ulaştıkları yalnızca tahta bir tabeladan anlaşılıyordu: White Escape, 2413 metre. Altında bir açıklama daha vardı: 7916 fit.

Birkaç saniye sonra hissedilir biçimde rampa inmeye başlamışlardı. Alex gaza bastı. Julia’ya göre dar virajları biraz fazla hızlı alıyordu. Biraz önce asfalt yalnızca ıslaktı ama şimdi kocaman çukurlardan su sıçrıyor, araba taşlar üzerinde sarsılıyordu. Üstelik pis döşemede yatan köpek tuhaf kokmaya başlamıştı.

Julia, Alex’in, “Ayrıca birinci sınıfların yöneticisi Bayan Hill bana neden şimdi geldiğinizi sordu?” diyen sesini duydu. “Sömestr bir hafta önce başladı.”

“Robert hastaydı ve ancak şimdi uçağa binmesine izin verildi,” diye mırıldandı Julia.

“Nesi vardı?”

“Zatürre.” Yalan otomatik olarak ağzından çıkmıştı. Robert’in dikkatini dağıtmak için sordu: “Herkes geldi mi?”

“Evet, elbette. Sizin yaş grubu eksik olan tek bölüm. Diğer üç kızla birlikte oturacaksın. Deborah Wilder, Katie West ve Rose Gardner, 213 numaralı daire.”

Ona hiçbir şey ifade etmeyen isimler. Julia’nın tanımak istemediği insanlar.

“Peki ben?” diye sordu Robert.

“113 numaralı dairede. Bir kat altta. David Freeman, Benjamin Fox ve Christopher Bishop’la birlikte. Katlar cinsiyetlere göre ayrılmıştır.” Alex güldü. “Her katta yaşça büyük bir gözetmen vardır. İkinci kattan Isabel Hill sorumludur, ben de birinci katı aldım. Yani bir sorununuz olduğunda bana ya da Isabel’e başvuracaksınız. Ortak bir ofisimiz var ve birlikte çalışırız.”

Gözetmen mi? Söyleyiş tarzına bakılırsa kulağa daha çok gardiyan gibi geliyor, diye geçti Julia’nın aklından.

Gözlerini kapadı, iPod’unun pillerinin yarıda kestiği şarkıyı hafızasına çağırdı.

Emilia Autumn’un, I know it’s over’ını.

‘Herkesin Sevgilisi’ne pek uyacak bir şarkı değildi.

*

Sonraki on dakika Landrover’ın içinde sessizlik hüküm sürdü.

Sorununuz olduğunda bana başvuracaksınız!

Her şey bu denli korkunç olmasaydı Julia gülmekten patlayabilirdi.

Sorun ha?

¹  Mirror; Ayna Gölü (ed.n)

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Mucizeler Dükkanına Dönüş Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


− bir = 5

Kitap özetleri © 2013