Kitap özetleri

Kitap özetleri

Ne Yapsa Yeridir Kitap Özeti

Şeytan Marka Giyer’den sonraki en komik ‘yaşlı cadı ve çömezi‘ hikayesi!

İş ,aşk , kahkaha , gözyaşı!

Yayıncılık dünyasının perdelerini aralayan
bu müthiş hikayede aradığınız herşeyi bulacak, okurken elinizden bırakamayacaksınız. Baş rollerden birinde ise kolay kolay unutamayacağınız türden bir “kötü” kadın var. Hemde en kötüsü!

Clark’ın cehennemden gelen bir yayıncı ile çalışmaya
başlayan genç bir editör hakkındaki bu masalı, insana kahkaha
attıracak kadar komik ve sınırları zorlayan, gerçek
yaşamdan alınma portrelerle dolu.”
– Amy Sohn

Cazibeli olduğu kadar düşünceli de…Kadınların kariyer
yokuş ya da evlilik törenine doğru attığı temkinli adımların
etkileyici ve akıllı hikayesi
– Jill Kargman

Clark , acımasız ve sınır tanımaz patron
arketipine el atıyor…
İçine şeytan sıkışmış bir roman!
– Publishers Weekly

***

ÖNSÖZ

YAŞAMIN KIYISINDAN KARTPOSTALLAR

Bugün düğün günüm. Kilisede koridor boyunca yapacağım yürüyüşe tam olarak iki saat var. En iyi dostum Beatrice gelinliğimi giymeme yardım ediyor ve el bise hışırtılarla bedenimden aşağı kayarken, o gülümseyerek arkamdaki küçük bir dizi narin düğmeyi ilikliyor. Ve bense, gün içinde belki milyonuncu kez aynı şeyi düşünüyorum: Şükürler olsun ki Bea var. Birlikte aynadaki geline bakıyoruz. Gelinlerin nasıl görünmesi gerekirse, aynen öyle görünüyor işte: Ensede şık bir topuzla geriye toplanmış koyu kızıl saçlar, kusursuz makyaj, porselen cilt, kulak memelerinden sallanan elmas küpeler.

Şöyle bir dönüyorum etrafımda; bakalım aynadaki Mükemmel Gelin itaat edecek mi -ve tabii ki o da dönüyor. Sonra da Vera nın kendisi tarafından özel olarak tasarlanmış göz kamaştırıcı etek kuyruğunu inceliyor. Lesage Modaevi’nden bir düzine terzinin en iyisinden minicik kristal taşlarla bezediği kuyruk, sanki üzerine peri tozu serpilmiş gibi duruyor.

“Muhteşem görünüyorsun, Claire,” diyor Bea. Zaten böylesi bir şaheseri giyen bir kadına başka ne denir ki? Varaklı aynadaki görüntüme bakıyoruz. Ve ikimiz de gülümseme zahmetine girmiyoruz.

Gelin odasının kapısı vuruluyor ve bizi sislerin arasından çekip çıkarıyor.

Bea, “Kapı açık,” diye seslenince, içeriye -bir Dobermanın ki kadar gergin suratı ve bir sekiz yaş çocuğunu andıran çelimsiz vücuduyla- Lucille Cox, yani müstakbel kaynanam hücum ediyor.

Lucille, “Damattan ‘ hediye getirdim!” diyerek coşkuyla gürlüyor ulu orta -kadın boydan kaybettiğini desibel olarak telafi etmeye meyilli. Bugün ise her zamankinden daha ufak tefek ve de cafcaflı. Annemin arabasından üç kat daha pahalı, kıpkırmızı Oscar de la Renta imzalı kıyafetinin içinde boğuluyor resmen. Üstelik düğün öncesi gerginliği yüzünden, Lucille’in diyeti Etiyopya’lılarınkine terfi etti. Central Park ta ki güvercinler bile ondan daha çok yiyor.

“Aaa, Claire, tatlım, tıpkı…” Lucille’in cümlesi mücevher kaplı elini, çilli ve kuru-kemik dekoltesine bastırmasıyla son buluyor -muhtemelen iltifat yerine geçen bir el hareketi. Ve sonra aklından geçeni söylüyor: “Tıpkı annene benziyorsun.”

Gazetelere haber salın -kulaklarım doğru mu duydu acaba? Şok… şok… şok… Duyduk duymadık demeyin, Lucille, az önce beni, bütün zamanların en sevdiğim iltifatıyla onurlandırdı; hem de ondan gelebilecek en yüce iltifatla. Vassar’da oda arkadaşı oldukları günlerden beri, Lucille anneme tapıyor, ne de olsa.

Ona karşı bir anlık minnet duygusuyla doluyonım. Lucille, sanki yumuşayan hislerimi sezinlemiş de, onları kovalamak istercesine, hemen kadife bir kutuyu avuçlarıma bırakıveriyor.

“Hadi aç!” diye emretmeyi de ihmal etmiyor. Yeni edindiğim kötü alışkanlığım, söylenileni yapmak zaten. Küçük mandalı açıp kutunun sert kapağını geri itiyorum. Gösterişli siyah kadifenin üzerinde, elmas taşlarla bezeli göz kamaştırıcı bir gerdanlık sere serpe uzanmakta -hayatımda gördüğüm en pahallı mücevher; görmek şöyle dursun yakınından bile geçmişliğim yok.

“Aman Tanrım.,” diye mırıldanan Lucille hayranlıkla bakıyor gerdanlığa; sanki baktığı gerdanlık değil, ilk torunu. “Vintage Bulgari. Büyüleyici.” Boynuma takıyorum ve üçümüz, bir kez daha aynaya bakıyoruz. Nişanlımın sekreteri ne kadar da ince zevkli.

” Vee pazar sayısının erken baskısını ele geçirdim,” diye şakıyor Lucille. Judith Leiber marka çantasının içinden bir gazete küpürü çıkarıp bana uzatıyor.

Claire Truman, Randall Pearson Cox III

Iowa Eyaleti, Iowa City’den, Patricia ve merhum Charles Truman’in kızları, Claire Truman ile Florida, Palm Beach’den, Lucille ve İkinci Randall Cox’in oğulları, Üçüncü Randall Pearson Cox, New York City’de, St. James Piskoposluk Kilisesi’nde bugün evleniyor.

Bayan Truman (27) Princeton Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünden dereceyle mezun olmuş ve
Grant Yayınları’nda editör olarak çalışmakta. Annesi ressam, merhum babası ise şair ve Iowa Üniversitesi profesörlerindendi.

Bay Cox (31) New York’daki Goldman Sachs yatırım bankasının müdürü. Müstakbel eşi gibi Princeton Üniversitesi mezunu olan Bay Cox, ayrıca Harvard’da işletme dalında yüksek lisans yapmış. Annesi Flagler Müzesi ve Palm Beach Tarih Derneği’nin yönetim kurulu üyesi. Babası ise, Büyükbabasının bir önceki yönetim kurulu başkanı ve CEO’su olduğu McCowan Vakfı’ndan kıdemli yönetici olarak geçen sene emekliye ayrıldı.

“İyi misin, Claire?” diye soruyor Lucille, bakışlarını aşağı kaydırarak. Baktığı yere bakıyorum. Ellerim sanki görünmez bir balyozu tutuyormuş gibi tir tir titriyor. Neyse ki Lucille’in yavru bir tatarcıktan biraz hallice olan dikkati, makyözümüz Jacques’in içeri girmesiyle hemencecik dağılıveriyor. Jacques, bir iki rötuş için, Lucille’i tuttuğu gibi koltuğa oturtuyor.

Lucille, bir yandan Jacques’in makyaj çantasını karıştırıp doğru tonda koyu kırmızı bir ruj aranırken, omzunun üzerinden, “Şu senin annen de nerede kaldı acaba?” diye sesleniyor.

“Her an gelebilir.” Zaman bir an için dursa da, bir soluk alabilsem diye içimden geçirerek saatime bakıyorum. İşe yaramıyor. Koca bir ay boyunca işe yaramadı zaten.

“Küpe konusunda tavsiyesine ihtiyacım var,” diye sızlanıyor Lucille.

Bea, hayretler içinde baka kalıyor. Komedinin daniskası. Düşünsenize, Lucille gibi biri -salon-salomanje gardıropları hiç giyilmemiş tuvaletlerle dolu olan bu sosyete gülü -Paris-podyumlarından-taze-çıkma elbisesi ile hangi Harry Winston elmas setinin daha iyi gideceğini, benim ihtiyarlamış hipi anneme danışacak. Hem de kendisini bildim bileli altın nikâh yüzüğünden başka ziynet eşyası takmayan anneme danışacak… Bakım ve güzellik kürü denildiğinde, anladığı tek şey, sıcak bir banyo ve Iowa’daki en iyi arkadaşının -yani kendi sabununu kendisi üreten lezbiyen bir çiftçi/ressamın- vermiş olduğu kokulu bir organik sabundan ibaret olan anneme… Gardırobu, pazen, kot ve düğüm-at- boya tekniğiyle boyanmış kumaşlardan ibaret olan anneme…

İnanmak güç ama anlaşılan o ki, annem ve Lucille, Vassar’dayken iki kız kardeş kadar yakınlarmış. (Kansas’ın ücra bir kasabasında; ama ne hikmetse, her sorulduğunda Chicago’ya biraz daha yaklaşan bir kasabasında büyüyen) Lucille, okuldaki dört senesini (Boston, Brahmin’den gelen) annemi soru yağmuruna tutarak geçirmiş; elbette görgü kuralları, üslup ve zarafet hakkında. Muhtemelen Lucille’in sosyetedeki agresif tırmanışı anneme zararsız ve hatta eğlenceli bile gelmiş olabilir -ne de olsa annem, içine doğduğu bu sosyetik dünyayı sahiplenecek kadar, ya da herhangi birinin ümitsizce girmek isteyişine engel olacak kadar umursamıyordu. Ve Lucille’in almış olduğu bu yan eğitim, soylu ve centilmen polo oyuncusu İkinci Randall Cox’i avlamasıyla, meyvesini vermiş. Randall, Vassarlı kızlarla flört etmiş ama eş olarak Lucille’i seçmiş. Ve bu da kampüste olay olmuş, tabii Lucille’in anlattıklarına bakılırsa.

Lucille’in kancaya takılan kocası, yani müstakbel kayınpederim ise, ne kadar başarılıysa, bir o kadar da sadakatsiz çıkmıştı. (Her ikisinde de döktürüyordu). Fakat bildiğim kadarıyla, Lucille, kocasının aleni rezilliklerini asla kafasına takmıyordu -ne de olsa Palm Beach’deki malikâne, özel jetler, mücevherler, Southhampton’daki yedi yatak odalı “kulübe”, Paris ve Milano’daki moda şovları, yanında dolaştırdığı aşçı-masöz-sekreter üçlüsü ve Manhattan’daki evi, mutlu olmasına yetiyor da artıyordu. İşte bu, Bayan Randall Cox’in yaşam tarzıydı.

Anneme gelince, o ailesinin imtiyazlı yaşam tarzını, hayatının aşkı için -kimselerle mukayese edemeyeceğim harika babam için terk etmişti. Neredeyse tek kuruşu olmayan babam, belki züğürt bir şairdi ama bizlere hayal edilebilecek en zengin yaşamı sunmuştu. Gerçi elimiz hep biraz dardı -babam üniversitede ders veriyor, annem ona destek olmak için yerel mağazalarda suluboya resimlerini satıyor ve ben de Princeton’dan burs kazanmak için var gücümle çalışıyordum- ama şimdi geriye dönüp çocukluğuma bakıyorum da, değiştirmek istediğim tek bir an bile yok.

Iowa’nin zümrüt yeşili mısır tarlalarının ortasındaki, küçük, bembeyaz, resim gibi bir çiftlik evinde, tek çocuk olarak büyümüştüm. Etrafım, üniversitenin ünlü Yazarlık Atölyesi’nin çekim alanına girmiş olan şairler, öğrenciler, oyun yazarları ve romancılardan oluşan seçkin bir toplulukla çevriliydi. Daha on yaşından itibaren, bu geniş aile efradının ürettiği eserlerle ilgili fikrim soruluyordu. Fikrime değer verilmesi, benim gibi yeni semiren bir kitap kurdu (tamam kabul, yeni semiren anti-sosyal inek) için müthiş heyecan vericiydi. Ve ben de tüm öğlen saatlerini odama kapanıp fikir ve tavsiyelerimi içeren detaylı mektuplar yazmakla geçiriyordum. Evet, belki arkadaşlarımın alay konusu olmuştum, ama böylesine yetenekli yazarlarla çalışmak, ilk “eleştiri” yazılarımı kaleme almak, ortaklaşa yaratmanın tadına varmak… İşte beni üniversitedeki dil ihtisasıma ve sonrasında ise kitap yayımcılığındaki kariyerime götüren şeyler, çocukluğumun bu sıra dışı hazlarıydı.

Kim bilir, belki de benim sorunum şudur: Şimdiye dek hayatım hep basit ve açık seçimlerden ibaret oldu. Bugüne kadar kıymetini anlayamamışım aslında. Tanıdığım herkesin aksine, hangi yöne sapmakla ilgili kararsızlıklarım hiç olmadı.

Timesdaki duyuruya bir kez daha bakıyorum ve aniden gözlerim doluyor.

“İyi misin?” Bea elini omzuma koyuyor. Sonra hâlâ titremekte olan elimi tutuyor.

“Sigara,” diye güçlükle fısıldıyorum. Bea, tıpkı hürmetkar bir emir eri gibi başını sallıyor. Şükürler olsun ki Bea var.On dakika sonra, gelinliğim kirlenmesin diye altımızda bir battaniye, Bea ile birlikte merdiven boşluğuna çömelmiş vaziyette, ikinci Marlboro Light’ımızı tüttürüyor ve Veuve Clicquot’u şişeden yuvarlıyoruz. Kendimi bir kaçak gibi hissediyorum ve biliyorum ki dakikalarım sayılı.

“Mandy iki dakika sonra arama ekiplerini peşimize salar,” diye homurdanıyor Bea. Mandy, Randall’la nişanlanmamızın hemen ertesi günü Lucille’in ısrarıyla, mecburen tuttuğumuz -modaya uymak lazım ya- düğün organizatörümüz. (İşte size bir tavsiye: Yaşı otuz-beşi geçmiş bekâr bir düğün organizatörüne asla güvenmeyin. Mandy ise, bekâr ve kırk iki yaşında.)

Mandy ve Lucille ikilisi, bir buldozerin diplomatik yeteneklerine sahip. Başlangıçta diiğün planlarıyla ilgili zayıf bir mücadeleye giriştiysem de. kısa sürede dağıldım –ve aile çiftliğimizde yapılacak samimi toplantı, aniden St. Regis Oteli’nde en yakın dostlarımızdan 600′ünün katılacağı beyaz-papyonlu, resmi bir gece davetine dönüşüverdi. “En yakın dostlar” tanımını açmak gerekirse, Lucille’in çıt-kırıldım Palm Beach sosyetesinden 300 kişi, Randall’ın iş çevresinden 250 ve benim bir avuç arkadaşım ve ailem diyebiliriz.

Şikâyet etmemeliyim -ne de olsa her şeyin faturasını Coxlar ödüyor. Lucille’in gönlünde yatan düğünü yapmaya, annemin bütçesi hayatta yetmezdi zaten.

“Al,” diyor Bea şampanyayı uzatarak. Kafama dikiyorum ve köpüğün fışırtısı dosdoğru kafamın içine gidiyor. Bir daha dolduruyor. Bir daha dikiyorum.

Geçtiğimiz iki ay çok yorucuydu. Patronum -nam salmış sosyopat Vivian Grant- iyice kontrolden çıkmış, insafsızlık nöbetine girmişti. Gece gündüz çalışıyordum. Sözün gelişi söylemiyorum. Mandy ve Lucille işe el atmasaydı, düğün detaylarıyla uğraşacak tek bir boş dakikam bile olmayacaktı. Üç ay önce nişanlandığımızdan beri, Randall’ı görmek için bile doğru dürüst vaktim yoktu.

Hatta düğün tarihimizi bile Lucille belirlemişti, hem de şok edici erken bir tarih -çünkü düğünümüzün gelecek sonbahardaki sosyete düğünlerinin arasında “kaynayıp gitmesi” hiç işine gelmemişti.

Koridorun sonunda gürültüyle açılan bir kapı ve gıcırdayan ahşap yer döşemeleri; kuşkuyla bakışıyoruz Bea ile.

“Claire,” diye söze giriyor Bea, serçe parmağının tırnağını kemirerek. Bir şeyi nasıl söyleyeceğini bilemediği zamanlarda hep böyle yapar. (On yıldır birbirimizin en yakın dostu olunca, vücut dilimizle ilgili telepatiye varan bir farkındalık geliştirdik artık.)

“Hayır, hiçbir şey söyleme,” diyerek sözünü kesiyorum. “N’olmuş yani, bütün gelinler tereddüt eder,” Şimdi vazgeçemem ki. Kiliseden birkaç kez son anda fırlayıp kaçmak ve buna rağmen sevimli görünmeyi başarmak, ancak Julia Roberts’a mahsustur. Ama bu bir Hollywood filmi değil ki. Bu benim hayatım. Üstelik depozitolar da yatırıldı… Düşündüğüm şeye bak! Şimdi vazgeçemem, çünkü Randall çok iyi bir adam -yoo, hayır, o harika bir adam- ve onunla evlenmemek için çıldırmış olmam lazım.

Sigaradan bir nefes daha çekiyorum ve durup dururken bir anı takılıveriyor aklıma -bu arada, bu takılıvermeler de giderek sıklaşan bir sorun- üç sene önce Beatrice’in Harry ile evlenmesinin bir gece öncesine ait bir anı. Arkadaş çevremizde ilk evlenen o olmuştu ve Bea’nin aile evinin bahçesinde sade bir tören yapmayı tercih etmişlerdi. Düğünden bir gece önce, uyumamış ve mutfaktaki büyük masada oturup düğün pastasına uzaktan akraba olan bir kek yapmaya çalışmıştık, hem de etrafa dökülen kek hamurunu parmaklayıp yalanarak.

“Gergin misin, Bea?” diye sormuştu nedimelerden biri. Bea’nin nasıl da sadece omuz silkip hamura bir parmak daha attığını hâlâ hatırlıyorum. “Heyecanlı, evet. Gergin, hayır,” diyerek dürüstçe yanıtlamıştı.

Kendi düğün pastamı düşünüyorum da, heykel misali heybetiyle, on iki katlı dev bir düğün pastasının bir gelini heyecanlandırmaması nasıl mümkün olabilir ki? Öyle bir pasta ki, üzeri şekerlemelerle, gerçeğinden ayırt edilemeyen gül goncaları ve süsen çiçekleriyle bezenmiş (polen havası vermek için her biri renkli pudra şekeriyle kaplanmış); üstelik gelinliğimin üzerindeki boncuk işlemeleriyle re de porselenlerle ahenk içindeki kremadan, söz etmiyorum bile. Varsın bu pasta gökdeleninin fiyatı neredeyse bir özel okulun senelik harcına eşit olsun, ne olmuş ki yani? Helal olsun. Tek kelimeyle mükemmel bir pasta. Bir Sylvia Weinstock şaheseri. Zaten insan daha ne isteyebilir ki? Başka neye ihtiyaç duyabilir ki?

Merdiven boşluğuna açılan ağır kapı hızla çarpıyor ve Bea ile yerimizden zıplıyoruz. Av köpekleri izimizi buldu.

“Claire, hayatım! Şekerim! Her yerde seni aradım! Kiliseye gitmemize bir saat kaldı!” Sinirinden kıpkırmızı kesilen ve “Xanax’im nerede” diye bağırmamak için kendisini zor tutan Mandy, bir hışımla beni ayağa kaldırıp gelinliğime çeki düzen veriyor. “Saçına ve makyajına rötuş yapmalıyım.”

Bizi gelin karargâhına doğru güderken, “Şu hale bak. İnanamıyorum,” diye söylendiğini duyuyorum. Tıpkı hapishane avlusundan çağrılan bir tutsak gibi, tek kelime etmeden peşi sıra ayak sürüyorum.

“Claire!” Odaya girmek üzere köşeyi döndüğümüz anda, annem bana doğru koşturuyor ve beni Mandy’nin ellerinden çekip kurtardığı gibi göğsüne bastırıyor; nasıl da ihtiyacım vardı buna. Omuzlarımın gevşediğini, boynumun rahatladığını hissediyorum. Nasıl da iyi geliyor insana, bu şekilde sarılıp sarmalanmak -gerçekten sarmalanmak. Derin bir nefes alıp annemin şampuanının belli belirsiz okaliptüs kokusunu içime çekiyorum. Annem daha da sıkı kavrıyor beni.

“Senin için bir şey getirdim tatlım,” diyor ve çantasından küçük kadife bir kese çıkarıyor. Büyükannenin inci kolyesi. Biliyorum, sen bunu hep çok severdin. O yüzden, bugüne uygun bir yadigâr olabileceğini düşündüm.”

Parmaklarımı şık, parlak incilerin üzerinde gezdirirken.

“Anneciğim,” diyorum nefesim kesilerek. Küçük bir genç kızken, yaz ziyaretlerimiz sırasında büyükannemin kolyesini denemek ne kadar da özel bir zevkti. “Öyle güzel ki, anne, çok çok teşekkür…”

“İnciler harika görünüyor, Tish-Tish,” diyerek araya giriyor Lucille. “Ama Randall bu gerdanlıkla Claire’a sürpriz yaptı. Ne kadar da muhteşem, değil mi?”

Boynumda parıldayan bir dizi elması görünce, annem geri çekiliyor. “Şeyy, aman tanrım!” diyor. “Bu;., bu muhteşem. Randall ne kadar da cömert. Neyse, Claire, büyükannenin incilerini başka zaman takarsın öyleyse. Onlar artık senin.” Annem inci kolyeyi yeniden kadife keseye koyuyor. Gülümseyişindeki zorlamayı görmek acı veriyor.

“Ya da, şeyy, belki de Randall’ın kolyesini başka zaman takmalıyım?” diye sorup şansımı deniyorum, hem de işe yaramayacağını bile bile.

Ve tabii ki Lucille hemen patlak veriyor. “Bu da neyin nesi şimdi? Randall’ın kolyesini takmamak da ne demek oluyor? Ama Claire, bu onu mahveder! Bu, onun sana verdiği özel düğün hediyesi! Bunu takmalısın, işte o kadar?’

Annem başıyla onaylıyor. Sonra kollarını uzatıp bana bir kez daha sarılıyor.

İçimden, ne olur beni bırakma diye geçirerek, annemin kollarına gömülüyorum, sanki ömrümden yirmi yıl gidiyor. Annemin kollarındayken mideme oturan yumru, birazcık da olsa dağılmış gibi.

“Tish-Tish, lütfen, şu küpelerle ilgili acil yardımın gerekli,” diye sızlanıyor Lucille ve annemi benden çalıyor. Annemin uzaklaşan kollarını hissetmek, uykusuz bir geceden sonra çalar saatin yangın alarmı gibi gelen sesiyle uyanmaktan bile daha beter. Çaresizlik içinde seyrediyorum. Kendimi yere atıp annemin dizlerine yapışmak için fazla büyüğüm, ama bunu yapmamak için kendimi zor tutuyorum.

Ve sonra, tam bundan daba kötüsü olamaz diye düşünürken, o da oluyor.

Çünkü bu duyduğum onun sesi. Bir başkasınınkiyle asla karıştırılamayacak olan tek ses: Tiz, genizden, güçlü, korkunç. Geçtiğimiz on bir ay boyunca kâbuslarımda yankılanan o ses.

Ve görünüşe göre, o dehşetengiz ses, koridordan £inin adımlarla bana doğru yaklaşmakta.

“Claire… Claire! İşte buradasın!”

Eğer ben bir geyik olsaydım, bu ses bana yaklaşmakta olan araba farları olurdu. Çünkü ne zaman duysam, olduğum yerde dona kalıyorum.

Bu gerçekten mümkün mü?! Hayal bile edemeyeceğim kadar korkunç.

“Tanrım, Claire, cep ve ev telefonlarına bir düzine lanet mesaj bıraktım! En sonunda bezelye-beyinli bir akrabana ulaştım -ve bir ton laf salatası yaptıktan sonra, nihayet bana yerini söylemeyi becerebildi. Bu kabul edilemez, Claire. Benim sana günün yirmi beş saati, haftanın sekiz günü ulaşabilmem gerekir; bunu seninle daha önce…”

Arkama dönmeden, çılgınlar gibi, sakin ol, sakin ol diye kendi kendimi telkin etmeye çalışıyorum. Avuçlarım terlemeye başladı. Yine kâbus görüyorum herhalde. Bu gerçek olamaz.

Yüzümü dönmek için kendimi zorluyorum. Evet, o gerçekten de burada. Daha önce bahsi geçen cehennemden gelen patron: Acımasız, dehşetli, türünün tek örneği Vivian Grant. Çıkıntılık eden kalçası, sinirinden kıpkırmızı kesilmiş suratı ve elinde not def teriyle ta kendisi.

Hayır, hayır, hayır! Olamaz! İçimden çığlıklar atıyonım. Vivian, sadece tek bir anlama gelebilecek o meşhur bakışıyla, gerçekten gelin odama dalıyor olamaz.

“Gelecek haftayla ilgili birkaç fikrimi söylemek için on dakikaya ihtiyacım var.”

Bea kollarını göğsünde kavuşturmuş, dik dik bakıyor. Vivian’ı lime lime etmeye hazır gibi bir hali var. Yeniden kapıda beliren annem ve Lucille ise şaşkın şaşkın bakmıyor. Vivian’ın küstahlığı karşısında ihtiyar Luce’un bile dili poposuna kaçmış durumda.

“Vivian,” diye söze giriyorum kendime hâkim olmaya çalışarak. “Bir saat içinde evleniyorum. Ve sırf işteki sorumluluklarımı aksatmamak için balayımı bile erteledim. Pazartesi’ye kadar bekleyemez mi bu acaba?”

Vivian kaşlarını çatıp öfkeyle bakıyor. Zaten bu tam da söylememi beklediği şey ve ona en sevdiği tiradlardan birini sahneleme fırsatı veriyor.

“Aman ne güzel Claire! Demek benim, programımı seninkine göre ayarlamam gerektiğini düşünüyorsun! Senden alt tarafı lanet olası bir on dakikacık istedim. Acaba kariyerin gibi boş ve manasız bir konu için, tüm bunlardan kendini sıyırman mümkün olabilecek mi?” diyerek eliyle umursamaz havalarda tüm odayı gösteriyor. Annem, Lucille ve Bea ise, artık bir karışdan da açık ağızlarıyla, dumur pozisyonunda.

Ne yapsam, diye düşünüyorum. Bir koşu gelin odasının penceresini açsam ve kendimi aşağı…

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Sirena Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


iki + 9 =

Kitap özetleri © 2013