Kitap özetleri

Kitap özetleri

Mezarla Randevu / Bir Gece Avcısı Romanı 1. Kitap Kitap Özeti

ATEŞLEMİ OYNUYORSUN, KEDİCİK?

Yarı vampir Kedicik, Catherine Crawfield, kendini bildi bileli ölümsüz kan emicilerin peşinde. İntikam almak istiyor. Çünkü bu parazitlerden biri babası olabilir. Babası… Annesinin hayatını mahveden adam. Ancak yolu bir gün vampirleri avlayan Bones’la çakışıyor. Ve kısa sürede ‘tuhaf’ bir ikili haline geliyorlar. Kedicik, babasını bulmak için bu seksi kelle avcısıyla işbirliği yapıyor. Tabii ki kendini tek başına savaşacak güçte hissedene kadar. Bu arada Bones’un kendisini akşam yemeği ya da seks objesi olarak görmemesine de şaşmadan edemiyor. Demek ki iyi vampirler de varmış! Yarı ölü olmanın fena bir şey sayılmayacağı konusunda Kediciği ikna eden kişi de Bones aslında. Ama Cat Kedicik, tam bu yeni huzurlu halin tadını çıkaracakken bir grup katil peşlerine takılmasın mı? Artık bir taraf seçmenin vakti geldi. Fakat kolay olmayacak. Zira Bones, bir kalbi olan ve atan hoş bir ölümlü erkek kadar çekici geldi kediciğe.
Esen şeyin adı ihtiras rüzgarları.

“BİR SOLUKTA OKUNAN. SEKSAPELİ YÜKSEK BİR GERİLİM,”
-USA Today

….

BİR

ARKAMDA YANIP SÖNEN KIRMIZI-MAVİ IŞIKLARI görünce kaskatı kesildim. Kamyonetimin arkasında sakladığım şeyi açıklamamın hiçbir yolu yoktu. Kenara çektim ve polis camıma yaklaşırken nefesimi tuttum.

“Selam. Bir sorun mu var?”

Ses tonumdan saf masumiyet akıyordu. Bu sırada içimden, gözlerimde hiçbir gariplik olmaması için dua ediyordum. Kendini kontrol et. Kendini kontrol et. Sinirlenince ne olduğunu biliyorsun.

“Stop lambanız patlamış. Ehliyet ve ruhsat lütfen.”

Kahrersin! Kamyoneti yüklerken kırılmış olmalı. O anda önemli olan tek şey hızlı olmaktı, nazik davranacak halim yoktu.

Polise gerçek ehliyetimi uzanım, sahte olanı değil. El fenerini önce ehliyetime, sonra yüzüme doğrulttu.

“Catherine Crawfield. Sen, Justina Crawfield’ın kızı değil misin? Crawfield Kiraz Bahçesi’nden?”

“Evet efendim.” Kibar, neredeyse neşeli bir sesle konuşuyordum. Hiçbir tasam yokmuş gibi.

“Peki Catherine, saat neredeyse sabahın dördü. Bu saatte dışarıda ne yapıyorsun?”

Ona gerçekte ne yaptığımı anlatabilirdim; eğer başımı belaya sokmak isteseydim. Ayrıca, bir tımarhaneye kapatılmak, kendime zarar vermeyeyim diye duvarları yumuşak bir malzemeyle kaplanmış bir hücrede yıllar geçirmek de istemiyordum.

“Uyuyamadım, biraz gezeyim dedim.”

Korktuğum başıma geldi, sallana sallana kamyonetin arka tarafına doğru yürüdü ve fenerini doğrulttu.

“Arkada ne var?”

Hiç. Garip bir şey yok. Birkaç çuvalın altında bir ceset ve bir balta, hepsi bu.

“Büyükbabamların bahçesinden toplanan birkaç çuval kiraz.” Eğer nabzım biraz daha hızlanırsa, polisi sağır edecekti.

“Öyle mi?” Çuvallardan birini el feneriyle dürttü. “Bir tanesi akmış galiba.”

“Hiç önemli değil.” Sesim cırtlak bir fareninki gibi çıkı yordu. “Hep akarlar. O yüzden onları bu eski kamyonette taşıyorum. Arka tarafın zeminini kıpkırmızı yaptılar. Yeni bir kamyoneti mahvetmek istemem.

Polis incelemesini bitirip yanıma döndüğünde içimi büyük bir rahatlama kapladı.

“Ve uyuyamadığın için mi bu kadar geç saatte arabayla dolanıyorsun?” Adamın ağzının kenarında çokbilmiş bir kıvrım oluşmuştu. Dar bluzuma ve dağılmış saçlarıma baktı. “Buna inanacağımı mı sanıyorsun?”

Ne demek istediği açıktı. Birileriyle kırıştırdığımı düşünüyordu. Dile getirilmemiş bir suçlama havada asılı kaldı. Neredeyse yirmi üç yıldır bir kenarda hazır duran bir suçlama. Tıpkı annen gibisin, değil mi? Küçük bir kasabada gayrimeşru bir çocuk olmak kolay değildi. İnsanlar size, bu sizin suçunuzmuş gibi davranıyordu. Bugünün dünyasında bunun artık çok da önemli olmadığını düşünebilirsiniz. Ama Ohio’nun Licking Falls kasabasının kendi kuralları vardı. Arkaik dönemden kalma kurallar…

Büyük bir çaba harcayarak öfkemi dizginledim. Sinirlendiğimde, bir yılanın deri değiştirmesi gibi, insanlığımdan sıyrılıveriyordum. Şimdi hiç sırası değildi.

“Bu mesele bizim aramızda kalabilir mi Memur Bey?” Saf bir kız gibi gözlerimi kırpıştırdım. Bu taktik, arkadaki ölü adam üzerinde işe yaramıştı en azından. “Söz veriyorum, bir daha olmayacak.”

Elini kemerine koyup durumu değerlendirdi. Büyük göbeği gömleğini iyice germişti. Kocaman göbeği ve adamdan yükselen bira kokusu hakkında yorum yapmadım. Sonunda, yamuk ön dişlerini göstererek gülümsedi.

“Evine dön Catherine Crawfield ve ilk fırsatta stop lambanı tamir ettir.”

“Peki efendim.”

Cezadan yırtmanın verdiği mutlulukla kamyoneti birinci vitese taktım ve yola çıktım. Kıl payı kurtulmuştum. Bir dahaki sefere daha dikkatli olmam gerekiyordu.

İnsanlar daima ortalıkta cenaze gibi dolaşan babalarından şikayet eder. Bu benim için kelimenin tam anlamıyla doğru. Yanlış anlamayın, ne olduğumu hep bilmiyordum. Bu sırrı bilen diğer tek insan annemdi ve bunu benden on altı yaşıma kadar sakladı. Diğer çocuklarda olmayan bazı becerilerle doğmuştum. Anneme yeteneklerim hakkında sorular sorduğumda bana çok kızardı ve bu konudan bahsetmememi söylerdi. Böylece bazı şeyleri kendime saklamayı ve farklılıklarımı göstermemeyi öğrendim. Diğer herkese göre, ben sadece gariptim. Arkadaşsız. Yalnız. Tuhaf saatlerde dolaşmayı seven. Acayip soluk tenli. Büyükbabam ve büyükannem bile benim içimde ne olduğunu bilmiyordu. Şansıma, avladığım kişiler de bunu anlamıyordu.

Artık haftasonlarımın bir düzeni vardı. Biraz hareket için, arabayla en az üç saat uzaktaki kulüplerden birine gidiyordum. Polisin aklına gelen şey değil, başka cins bir hareket. Barda balık gibi içki içiyordum ve özel birinin beni tavlamasını bekliyordum. Arka bahçeye gömmeyi umduğum birinin. Tabii önce o beni öldürmezse. Bunu neredeyse altı yıldır yapıyordum. Belki de içten içe öldürülmek istiyorumdur. Komik, çünkü ben zaten yarı ölüyüm.

Sonuç olarak kanun tarafından neredeyse enselenecek olmam, bir sonraki cuma gecesi yine dışarı çıkmamı engellemedi. En azından bu şekilde bir insanı mutlu ettiğimi biliyordum. Annemi. Eh, annem kin gütmekte sonuna kadar haklıydı. Ama keşke bu kini bana da bulaşmış olmasaydı.

İçeri girdiğimde, kulübün içindeki gürültülü müzik bir dalga gibi yüzüme vurdu ve nabzımı kendi ritmine çekti. Kalabalığın arasında yürürken o kolayca tanınan hissi arıyordum. Mekan tıklım tıklımdı. Tipik bir cuma gecesi. Bir saat kadar dolaştıktan sonra hayalkırıklığının ilk belirtilerini hissetmeye başladım. Bu gece burada sadece insanlar var gibiydi. Derin bir iç çekmeyle bara oturdum ve bir cin tonik ısmarladım. Beni öldürmeye çalışan ilk adam, o gece bana bir cin tonik ısmarlamıştı. O günden beri içki tercihim buydu. Kim demiş duygusal değilim diye?

Barda oturduğum sürece, yanıma birkaç erkek geldi tabii. Yalnız ve genç bir kadın gördüler mi, “Düzün beni.” diye bir çığlık duymuş gibi oluyorlar. Israr düzeylerine göre kimini kibarca, bazısını pek de kibar sayılmayacak bir şekilde geri çevirdim. Buraya geliş sebebim birileriyle çıkmak değildi. İlk erkek arkadaşım Danny’den bu yana çıkmak is-tediğim biri olmadı. Canlı kanlı erkekler ilgimi çekmiyor. Bahsedecek bir aşk hayatım olmamasına şaşmamalı.

Üç cin tonikten sonra kulüpte bir tur daha atmaya karar verdim. Bar taburesine tünemiş bir ‘yem’ olarak bu gece şansım pek yaver gitmemişti. Neredeyse geceyarısı olmuştu ve şu ana kadar alkol, uyuşturucu ve dans dışında bir şeyle karşılaşmamıştım.

Kulübün diğer ucundaki localara doğru yürüdüm. Birinin önünden geçerken havada bir elektrik hissettim. Yakınlarda biri ya da bir şey vardı. Olduğum yerde durdum ve yavaşça kendi etrafımda dönerek yerini belirlemeye çalıştım.

Gölgelerin altında, öne doğru eğilmiş bir adamın başının üstünü gördüm. Periyodik olarak kafasına vuran kulüp ışıkları altında saçları neredeyse bembeyaz görünüyordu ama teninde tek bir çizgi bile yoktu. Girintiler ve çıkıntılar yavaş yavaş yüz hatlarına dönüştü ve adam başını kaldırıp beni ona bakarken gördü. Saçları beyaz değil açık sarıydı, kaşlarıysa saçından bariz bir şekilde daha koyuydu. Koyu renk gözleri, bir bakışta rengini tahmin edemeyeceğim kadar derindi. Elmacık kemikleri mermerden oyulmuş gibiydi ve gömleğinin altından pürüzsüz, elmas pırıltılı krem rengi teni görünüyordu.

Tombala.

Yüzüme sahte bir gülümseme yapıştırıp sarhoş gibi abartılı bir yürüyüşle yanına yaklaştım ve karşısındaki sandalyeye oturdum.

“Selam yakışıklı,” dedim en cilveli sesimle.

“Şimdi olmaz.”

Heceleri yutarak telaffuz ediyordu, bariz bir İngiliz aksanı vardı. Aptal gibi gözlerimi kırpıştırdım ve belki de gerçekten fazla içtiğimi, onu yanlış anladığımı düşündüm.

“Efendim?”

“İşim var ” Sesi sabırsızdı ve rahatsız olmuş gibiydi.

Kafam karıştı. Yanılmış olabilir miydim? Emin olmak için uzanıp bir parmağımı hafifçe elinin üzerinde gezdirdim. Gücü neredeyse teninden taşıyordu. İnsan değildi, orası kesin.

“Merak ettim, yalnızca, şeey…” Kelimelerin üzerinden tökezleyerek ayartıcı bir cümle bulmaya çalıştım, işin gerçeği, daha önce böyle bir şey hiç başıma gelmemişti. Bu cins genellikle çok kolay elde edilirdi. Nasıl davranmam gerektiğini, gerçek bir profesyonelin böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordum.

“Düzüşmek ister misin?”

Kelimeler ağzımdan dökülüvermişti. Ağzımdan çıkanı kulağım duyduğu anda dehşete kapıldım, neredeyse elimle ağzımı kapatacaktım. Daha önce bu kelimeyi hiç kullanmamıştım.

İşi olduğunu söyledikten sonra başını çevirmişti, bu son cümlem üzerine tekrar bana döndü. Yüzünde, eğlendiğini gösteren hafif bir gülümseme vardı. O koyu renk gözler, değer biçer gibi beni baştan aşağı süzdü.

“Yanlış zaman tatlım. Beklemen gerek. Şimdi iyi bir kuş ol ve uç, ben seni bulurum.”

Elinin bir hareketiyle beni savuşturdu. Şaşkın bir şekilde sandalyeden kalkıp uzaklaşırken olanlara bir türlü inanamıyor, kafamı hayretle iki yana sallayıp duruyordum. Şimdi onu nasıl öldürecektim?

Sersemlemiştim, kendime bir göz atmak için hemen tuvalete gittim. Saçım iyi görünüyordu; elbette her zamanki gibi göz alıcı bir kızıldı ama fena değildi. Ve üstümde şanslı bluzum vardı. Son iki herifi haklamamda bu bluzun bana bayağı yardımı olmuştu. Dudaklarımı aralayıp dişlerimi kontrol ettim. Aralarına bir şey sıkışmamıştı. Kolu-mu kaldırıp koltukaltımı kokladım. Hayır, kötü kokmuyordum. Sorun neydi o zaman? Aklıma tek bir mantıklı açıklama geldi. Adam gay olabilir miydi?

Bunu biraz düşündüm. Her şey mümkündü. Bunun en açık kanıtı da bendim sonuçta. Belki de onu izlemeliydim. Kadın ya da erkek, birini tavladığında onu takip ederdim. Bir karara varmış olmanın özgüveniyle kulübe geri döndüm.

Gitmişti. Üzerine eğildiği masa boştu ve havada ondan hiç iz kalmamıştı. Gözlerim aceleyle barı, dans pistini ve ayrılmış bölmeleri taradı. Hiçbir yerde yoktu. Tuvalette çok zaman geçirmiş olmalıydım. Kendime küfrederek bara döndüm ve yeni bir içki söyledim. Alkol, duyularımı köreltmeyi beceremese de bir şeyler içmek hiç yoktan iyiydi. Bu gece kendimi işe yaramaz hissediyordum.

“Güzel bir kadın asla yalnız içki içmemeli,” dedi hemen yanımda bir ses.

Karşılık vermek için döndüğümde, adamın en az Elvis kadar ölü olduğunu gördüm. Elimden kaçırdığım önceki avdan dört ton kadar daha koyu sarı saçlar, turkuvaz rengi gözler. Vay be, anlaşılan bu benim şanslı gecemdi.

“Yalnız içmeyi hiç sevmem aslında.”

Güzel dişlerini göstererek gülümsedi. Seni daha iyi ısırabilmek için…

“Yalnız mısın?”

“Yalnız olmamı mı istersin?” Cilveli bir şekilde gözlerimi kırpıştırdım. Bu seferkinin hiç kurtuluşu yoktu.

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Oluruna Bırak Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ 3 = onbir

Kitap özetleri © 2013