Kitap özetleri

Kitap özetleri

Mehdi Kitap Özeti

“Uyan” dedi bir ses… Gözlerini açtığında çektiği sıkıntılar bitmişti. Kumaşları saf ipekten bir yatakta buldu kendisini… Üzerinde ilk defa gördüğü bir çeşit elbise vardı. Gözlerinin yetişebildiği yerlere kadar odayı gözlemledi. Saray gibiydi. Camdan dışarıya baktığında dibi görülecek kadar berrak bir nehir ve etrafında insanlar gördü. Sağ tarafına doğru adım attığında gördüğü manzara değişti. Burası C. F. P.’nin toplantı odasıydı…

Odada Göker, Semiray, Başer, Süreyya Gazel ve Şahin vardı. Yaşadığının ne olduğunu anlayabilmek için elini uzattı. Cam ileriye gitmesine izin vermedi. Yıllarca oturduğu koltukta varisini görmekten mutlu olmuştu. Sonra seslerini duydu.”

— Evet, dayımın vasiyetini açıklamak için çağırdım sizleri, dedi Şahin.
— Ne vasiyeti bu Şahin? Kimdeydi bu vasiyet? diye sordu sinirli bir ses tonu ile Süreyya.
— Muharrem Bey, dayımın sağlığında konuşup anlaştığı bir avukat… Birazdan kendileri yanımızda vasiyeti açmak için bulunacak.
Bu cevap Süreyya’yı daha hırslandırdı. Elindeki kalemin ucunu masaya vurdu.
— Ne demek bu? Bu şirketin bir avukatı var, o da benim! Ve Ali benim kocam!
— Olabilir… Benim de dayım. Ama gördüğün gibi bana bile güvenmemiş… Semiray Abla, Muharrem Bey’i içeri alabilir miyiz?

Süreyya’nın yüzü düşmüş, Şahin’i boğacak gibi bakıyordu. Öfkesi, nefes alıp verdiğinde açılıp kapanan burun deliklerinden anlaşılıyordu. İçeriye yetmişli yaşlarda, oldukça şık giyimli, elinde iki çanta ile bir adam girdi. Çantanın birisini masanın üstüne bırakırken herkesi kibar bir şekilde selamladı. Diğer çantayı yere, ayaklarının dibine bıraktı.

— Hoş geldiniz Muharrem Bey, vasiyete geçmeden önce bu vasiyetin nasıl hazırlandığı konusunda bilgi verir misiniz?
— Ali Bey benimle dört yıl önce iletişime geçti. Birçok fikir alışverişinde bulunduk. Bunları anlatmamı ister misiniz?
— Hayır, lütfen sadece vasiyet ile ilgili olanları…
— Vasiyet 1 yıl önce yedi noter huzurunda ve devlete ait bir fakültenin sağlık kontrollerinden raporlar alınarak hazırlandı. Bu şu demek oluyor, vasiyetnameye akli denge konusunda itiraz hakkı olsa da çabalar boşa olacaktır.
— Peki. Bu kadar yeterli… Lütfen vasiyetnameyi açalım.

Avukat çantayı hafifçe kaldırdı. Dikey hale getirdikten sonra avuçlarını çantanın üzerine koydu.
— Şahin Bey şifreler özel şekilde hazırlanmıştır. Birkaç sorum olacak. Ali Bey sizi ilk kaç yaşında aracın direksiyonuna geçirdi hatırlıyor musunuz?

Odada bulunanların bakışları değişmişti. Kimse böyle bir soru beklemiyordu. Şahin’in gözleri doldu. Bir an suskunluk yaşadı. Gözlerinden o tarihe gittiği anlaşılıyordu.
— Dokuz…
Avukat çantada bulunan rakamların birisini çevirdi. Çantadan gelen ses doğru cevabın onayıydı.
— Peki, bir gün hamburger yemeye gittiğinizde eksik paranız ne kadardı?
— Bu ne? Oyun mu oynuyoruz burada? diye atıldı Süreyya…
— Yenge sabredemeyeceksen dışarıda bekleyebilirsin.
— Burada bir eş olarak en yetkili benim olduğumu hatırlatmama gerek var mı?
— Şu an burada en yetkili olan o çantadan çıkacak olandır. O yüzden müsaade et işimizi yapalım yenge… 12 liraydı Muharrem Bey.
Avukat rakamları bir daha çevirdi. Çantadan bir onay sesi daha geldi.
— Son olarak efendim, sünnetinizde Ali Bey’in size hediyesi neydi?
Şahin bir kez daha geçmişe yolculuk yaptı. Titreyen bir ses tonu ile cevap verdi.
— Yavru bir kurt köpeği… Jerry Lee.
Avukat sekiz rakam daha çevirdi. Onaylar tamamdı.
— Teşekkür ederim efendim. Başer Bey bir sorum da size olacak. Ali Bey ile ilk yemek yediğiniz tarihi hatırlıyor musunuz? Sadece gün ve ay olarak lütfen.
İhtiyar hiç düşünmeden cevap verdi. “12 Aralık saat 14”
Avukat şaşkınlığını belli etmemeye çalışıyordu. Altı rakam daha çevirdiğinde çantanın kilitleri açılmıştı. Şirkete gelirken bu sorulardan birinin cevabı olmazsa çanta açılmayacaktı. Çantayı açarak içinden bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde garip bir mühür vardı. Yavaşça zarfı yırtarak vasiyeti çıkarıp okumaya başladı.
— Şirketin %35 hissesini kızım Hazel’in on sekiz yaşını doldurduktan sonra kullanması şartı ile Şahin Kurtulmuş’a bırakıyorum. Yine %35 hissesi Şahin Kurtulmuş’undur. Ayrıca ölümümden sonra şirketin tek imzalı başkanı olacaktır. Kalan % 30 hisse Başer, Semiray ve Göker arasında eşit olarak bölüşülecektir. Avukat sözlerine devam edecekti ki Süreyya Gazel’in sesi ile sustu.
— Bu ne ya! Bu ne rezillik! Bu bir komplo! Ben bunu kabul etmiyorum! Beni başka şeyler yapmaya zorlamayın!
— Ne gibi şeyler yenge?
Şahin’in bu manalı sorusu üzerine sesinin seviyesini azalttı.
— Ben gerekirse mahkeme ile hakkımı ararım. Bunun duyulmasını istemezsiniz herhalde.
— Bizim için sorun yok. İstediğini yapabilirsin. Hatta Muharrem Bey’i avukat olarak tutabilirsin.
O sırada Şahin’in telefonu çaldı. Yüzünden beklediği bir telefon olduğu anlaşılıyordu.
— Ne zaman? Kesin mi? Tamam yola çıkıyorum hemen…
Dışarı çıkmak için kalktığında gözlerini Süreyya’ya çevirerek sözünü tamamladı.
— Evet, ne diyordum? Elbette hakkını arayabilirsin. Bizi düşünme sen. Asıl duyulup Ali Aşiroğlu eşine neden miras bırakmamış diye sorulacak soruları düşün. Tabi böyle bir şey yaptığında bu şirket ile alakan kalmayacağını da aklına getirmişindir umarım.
Herkesin şaşkın bakışları arasında dışarı çıktı. Çok zaman geçmeden yeniden içeri girdi.
— Muharrem Bey.
— Buyurun?
— Diğer çantada ne vardı? Açılacak mıydı?
— O da Ali Bey’in bıraktığı bir çantadır. Sorularda bir sorun çıksaydı o açılacaktı. Şu durumda imha edilmesi gerekiyor.
— Hayır! Onunda açılmasını istiyorum ben, diye yine sesini duyurdu Süreyya. Avukat Şahin’e baktı. Şahin tereddüt etmeden yapılması gerekeni söyledi.
— Ali Aşiroğlu ne söylediyse onu yapın!

“Ali olanları izliyordu. Şahin’in ani kalkışından tedirgin olmuştu. İleriye adım atıp takip etmek istedi, yapamadı. Şahin’i görebilmek için başını sağa yatırdığında bir sonraki camda manzara değişmişti. Şahin şirketin giriş kapısında camların arkasından Rıza ile Mirza’yı izliyordu. O an küçük deftere yazdıkları aklına geldi.
“ Sana iki dost bırakıyorum. Bir tek sana biat edecekler. Uğrunda canlarını vermek için bile zerre tereddüt etmeyecekler. Bu canları feda edeceğin zamanı iyi seç. Unutma… Üçüncü vereceğin can kendi canın olacaktır.”

Anlamıştı… Şahin vereceği canın seçimini yapıyordu. Bağırmak istedi, sesini bir tek kendisi duyabildi.
“Hayır Şahin! Sakın!”

Şahin kararını vermişti.
— Rıza gidiyoruz… Mirza sen avukata eşlik et. Süreyya’nın ne yapacağı belli olmaz.

Ali’nin yana doğru attığı her adımda gelen cam başka biri sahneyi gösteriyordu. Gördüğü yer annesinin ve kendisinin defnedildiği mezarlıktı. Kendi mezarının başında bir adam duruyordu. Ege Altay… Şahin buraya geliyordu. Her şeyi bir film izler gibi görebiliyordu. Gözleri dehşetle açıldı.
“Ege… Dostum… Çık oradan. Hadi çık. Lütfen çık.”

Ege, Ali’nin mezarı başında ağlıyordu.
— Biliyorum, mezarıma dahi gelmeyeceksin demiştin, ama daha fazla tutamadım kendimi. Hem anlaşmamızda böyle ansızın çekip gitmek de yoktu. Seni şu dünya gözü ile son bir kez olsun göremedim ya… İçim çok acıyor be dostum. Huzurla yat. Her şey yolunda ve istediğin gibi gidiyor. Bugün Next’in bütün hisseleri Şahin’e devrediliyor. İlk başlarda hain olarak tanınmak çok zoruma gidiyordu. Hedeflerimizin gerçekleşmeye başladığını görünce alıştım. Yerleştiğim ülke ne çok seviyormuş ülkesine ihanet eden hainleri. Üstelik bir o kadar büyüttüler beni. Haklıydın, düşmanı yok etmenin en iyi yolu içine yerleşmekmiş. Kavuşmamıza çok az kaldı üstat. Kanserim. Altı aya ya çıkarsın ya çıkmazsın dedi doktorlar. Geldiğimde uzun uzun konuşuruz.
Eğildi, mezarın üstünden bir avuç toprak alıp cebinden çıkardığı cam bir şişeye koydu. Birkaç adım atmıştı ki geriye döndü.
— Bir sözünü hiç unutmadım. “Dünya paranın gücüyle yönetilir, aşkın değil. “ Ben o günden sonra hiç âşık olmadım. Ama senin aşkına hep gıpta ettim. Bile bile, böylesine, Azrail’i kucaklarcasına, hesapsızca, korkusuzca… Umarım sancağımızı devrettiğin varis bizim hikâyemizi tamamlar dostum. Şimdilik Hoşça kal…

Ege mezarlık kapısından çıkmış geldiği helikoptere doğru yürürken, karşısında Şahin’i gördü.
— Şahin?
— Hayırdır Ege Altay? Sağlığında Ali Aşiroğlu’nun yüzüne çıkmaya cesaret bulamadın da, günahını burada mı çıkarmaya geldin?
— Ben… dedi Ali’nin mezarına bakarak.
— Sen Ege Altay! Sen, ekmeğini yediğin adama ihanet edecek kadar aşağılık bir adamsın.
Kolundaki saatine baktı.
— Şu an avukatlarım sahibi olduğun Next Şirketi’nin hisselerini üzerime geçirmiş bulunmakta. Şu saatten itibaren sana ait olan tek mal üzerindeki elbise. Sen bu sahneye yabancı sayılmazsın. Yıllar önce aynısını Ali Aşiroğlu’na yapmıştın. Hatırladın mı? Buraya geldiğin helikopter bile artık benim. Ama Ali Aşiroğlu bana bir şeyi iyi öğretti. Eski günler için vefayı… O yüzden geldiğin ülkeye dönmen için helikoptere binmene izin vereceğim. Bir daha sakın bu ülkeye gelme!
Ege gülümsedi, helikopterin yanına geldi. Arkasına dönüp baktığında Şahin hala onu izliyordu. Pilotu ile göz göze geldi. Arkasını döndüğünde başını çevirdiği yer Ali’nin mezar taşı gibi dursa da Ali’nin gözlerinin içine bakıyordu. Yıllar sonra eskiden olduğu gibi karşılıklı konuşuyor gibiydiler.
— Ona kızma üstat, bak altı ay beklememe de gerek kalmadı.

Şahin, helikopterin havalanmasını seyretmeye başladı. Helikopter gözden kaybolmaya başlamıştı ki korkunç bir patlamayla havada parçalara bölündü. Geriye kalan sadece büyük bir alev topuydu.

“Ali yıkılmıştı. İki avucu cama yapışmış gözyaşları içinde çaresizce bakıyordu.
— Ege… Ege dostum… Özür dilerim. Çok özür dilerim. İnan bunu düşünemedim. Ah kardeşim… Ben ne yaptım sana böyle…”

Şahin, Ali’nin mezarına doğru yürümeye başladı. Fakat herkesin bildiği mezarın başında durmayıp birkaç metre ileride taşı dahi olmayan bir mezarın başında durdu.
— Selam dayı. Sanırım o mezarın başında dua etseler buraya kadar ulaşır. Hem duaların nerede yapıldığı değil, nereden yapıldığı önemli derdin. Alacaklarının arasında dünyada kalan son bakiyeyi de az önce hesabına yatırdım. İstediğin olacak, kendi eceliyle ölene kadar Süreyya Gazel’e dokunmayacağım. Bugün doğum günün… Sana bir hediye getirdim. Umarım beğenirsin. Görüşürüz.

Mezarlıktan çıktı. Rıza aracın kapısını açtı. Şahin gözlerini yeniden Ali’nin mezarına çevirdi.
— Rıza, Hazel’in mezarından çıkardıklarını, Ali Aşiroğlu’nun mezarını açarak yanına bırakıyorsun. Tarif ettiğim gibi…
Sonra cebinden küçük Hazel’in bir fotoğrafını çıkardı.
— Bunu da ortalarına koy. Dikkatli ol. Eğer çevreden gören olursa DNA testi için falan dersin. Çok merak ederse onu da göm. Bu sır sadece sen de kalsın.
— Emredersiniz efendim!
— Buraya gelmişken köy evine uğrayacağım. Sen beni bekleme. İşin bitince gidersin. Yalnız kalmak istiyorum.
Birkaç adım attıktan sonra yeniden Rıza’ya döndü.
— Rıza hakkım varsa helaldir, sen de hakkını helal eder misin?
— Benim bir hakkım varsa eğer helal olsun efendim.

Köy evinin bahçesine girdiğinde çocukluğunu hatırladı. Bir zamanlar, insanlarla dolup taşan evin bahçesi otlarla kaplanmıştı. Ev izbe gibi duruyordu. Çimenlere uzandı, gözlerini gökyüzüne dikti. Bir müddet sonra kapattı. Birkaç saat sonra telefonu çaldı. Arayan Başer’di.
— Şahin neredesin evlat, iyi misin?
— İyiyim Başer Amca. Hayırdır, bir şey mi oldu?
— Rıza kaza yapmış, Malkara yokuşunda aracın frenleri patlamış, bir kamyonun altına girmiş. Rıza ölmüş. Senin de aracın içinde olduğunu düşündük.
— Ben köy evine gelmiştim. Hemen geliyorum amca.
Telefonu kapattı. Ali’nin yaptığı gibi işaret ve orta parmağını şah damarına yapıştırdı:
— Allah’ım, umarım beni affedersin…
Şirkete geldiğinde herkes hüzün ve sevinci bir arada yaşıyordu. Şahin detay bile sormadan kısa ve net konuştu.
— Başer Amca, Rıza’nın ailesine yüklü miktarda para verin. Ömür boyu, 7 kuşağını hiçbir şeye muhtaç etmeyin.
Başer’in aklına yüzlerce soru düştü. Fakat soramadı. Şahin, Ali gibi değildi. Herkese karşı her zaman araya bir mesafe koymuştu. Odasına girdiğinde küçük Hazel, Şahin’in koltuğunda oturuyordu.
— Şahin Dayı seni bekleye bekleye sıkıldım ama ben.
Hazel’i kucağına aldı. Koklayıp öptü.
— Güzel gözlüm beni neden beklemiş bakalım?
— Çünkü beni mantı yemeye, dondurma yemeye götüreceksin. Parasını da sen ödeyeceksin. Sonra da babama gitmek istiyorum.
Koltuğuna oturup Hazel’i dizine oturttu.
— Mantı yemeye, dondurma yemeye tamam. Parasını da öderim. Ama babana daha sonra gideriz. Babanın biraz işleri var. Yalnız kalması lazım…
— Çok sürer mi ki babamın işleri?
— Bilmiyorum tatlım… Dünya işleri. Ne zaman biteceği hiç belli olmuyor. Hatta bazen bitmiyor bile…
İçeri Semiray girdi.
— Güzel gözlüm hadi sen git, toplantı odasında oyna biraz. Bizim Semiray Teyzen ile bir iş konuşmamız lazım.
Akıllı kızdı Hazel. Hiç itiraz etmeden çıktı. Semiray hiç konuşmuyor sadece Şahin’e bakıyordu. Şahin cebinden küçük bir defter çıkardı.
— Buradaki hesapların hepsi tamam abla…
— Ya Rıza? O hesaba dâhil değildi.
— Bazen hesaplar tutmayabiliyor.
— Nasıl bir hesap bu Şahin? İki çocuk babasız, bir kadın kocasız kaldı. Hem bu kadar ölüm şart mıydı? Bir aşk uğruna, Hem de karşılığı olmayan bir aşk.
Şahin’in bakışlarına öfke düştü.
— Ne aşkı abla? Sen dayımın bütün bu olup bitenleri gerçekten Hazel için mi yaptığını düşünüyorsun?
Semiray’ın yüzünde şaşkınlık ifadesi belirmişti. Şahin bir an sustu. Ama Semiray cümlenin devamını almadan gitmeyecekti. Şahin kısa bir sessizlikten sonra anlatmaya başladı.
— Hazel öldüğünde hamileydi. Ali Aşiroğlu’nun bebeğini taşıyordu. Hazel’i öldürenler Ali’nin bebeğini öldürdüler. Şimdi müsaade edersen yalnız kalmak istiyorum.
Çok sormak istediği soru vardı Semiray’ın, ama sustu sadece. Şahin’in uzattığı defteri aldı.
— Bu kadar ölüm, bu kadar acı… Neyse… Kapandı sonunda bu defter.
Şahin odadan çıkan Semiray’ın arkasından bakarak mırıldandı.
— Ah abla! Kapanan defter, Ali’nin sana verdiği defterdi. Bir de bana verdiği defter var.
Koltuğundan kalktı. Duvarda bulunan kasayı açtı. Kalın, koyu renkli bir defteri eline aldı. Tekrar masasına oturdu. Bir süre deftere baktı.
— Bu defter hiç kapanacak gibi durmuyor…

“Ali, attığı adımlar ile odanın köşesine kadar gelmişti. Gördüklerine, duyduklarına inanamıyordu. Yaşadıklarının ne olduğunu düşünmeyi bile unutmuştu. Gelecekteki her şeyini emanet ettiği Şahin daha bir günde iki cana kıymıştı. Ve aldığı canlar alabileceği en yakın canlardı. Cama baktığında Şahin’in gözleri ile gözleri buluştu. Şahin onu görmüyordu. Şahin’in gözlerinin içine bakarak mırıldandı…”
“Kimsin sen?”

Odanın kapısı açıldı. İri cüssesine rağmen gülümseyen bir adam içeri girdi. Tekrar cama baktığında her şey kaybolmuştu. İçeri giren kendisini takip etmesini söyledi.

Uzun bir koridorda yürüdüler. Etrafta tarifi imkânsız güzellikte bir koku vardı. İki kanatlı dev bir kapının önüne geldiklerinde dev kapıların sağ kanadı açıldı ve ismi zikredildi.
 — Ali Aşiroğlu!
Girdiği yer uçsuz bucaksız bir salon olmasına rağmen en uzaktaki bir kişiye bile baktığında yüzünü seçebiliyordu. Bir ses daha duyuldu.
— Fatih Sultan Mehmet Han!
 Sonra bir ses daha…
— Mustafa Kemal Atatürk!
Ve diğer sesler takip etti.
— Kanuni Sultan Süleyman, Emir Sultan Hazretleri, Sıddıkiyet makamının sahibi Hazreti Ebubekir (R. A. ), adalet timsali Hazreti Ömer (R. A. ), İlmin kapısı Hazreti Ali (R. A. )…
 İçeri girenlerin isimlerini duydukça şaşkınlığı artıyordu. Her zaman güvendiği zekâsı çaresiz kalmıştı. Ses kesildi, dev kapılar kapandı. Bir süre sonra haşmetli kapıların iki kanadı birden açıldı. Gözleri kör edecek kadar kuvvetli bir ışık içeri sızdı. İçeri gireni göremiyordu fakat tarihe isimlerini altın harfler ile yazdırmış kişilerin saygı ile eğildiğini gördü. Aynı ses o ismi zikretti…
— Âlemlerin Sultanı, Hazreti Muhammed (S. A. V)
Aklını oynatacağını hissetti. Sultan’ın sureti belirdiğinde aralarında sadece bir karış mesafe kalmıştı. Sesi titriyordu…
— Ama siz…
Kolunu tutan bir el, sözünü tamamlamasını engelledi. Elin sahibine baktığında İbrahim Efendi’yi gördü. Gözleri doldu. Artık biliyordu, bu ne bir Şeytan aldatması ne de bir rüya değildi. Eğildi, Sultan’ın elini öptü. Sultan makamına oturduğunda herkes etrafında toplanmaya başladı. İbrahim Efendi’ye baktı.
— Neredeyiz efendim?
— Burası yerle gök arasında, insan gözünün görmediği Berzah Âlemi…
Sultan’ın karşısında bulundular. Sultan ayağa kalktı. Konuşmaya başladı.
— Sizler Allah tarafından yeryüzüne birer görev için gönderildiniz. Allah sizden razıdır, ben de sizden razıyım. Şimdi size yeni yüzyılın kutbunu tanıtacağım.
Sağ elini açık bir şekilde havaya kaldırdı. Yere indirdiğinde iki âlem arasındaki bütün perdeler kalktı. 10 Yaşlarında bir çocuk elinde plastik bir kılıç ile ucu bucağı görünmeyen bir meydanda masmavi gözlerini ufuklara dikmiş bakıyordu. Sultan’ın sesi yine duyuldu…

 — Allah O’na, Fatih’in kudretini, Ömer’in adaletini, Hamza’nın cesaretini, Ebubekir’in sadakatini, Ali’nin ilmini, Mustafa’nın zekâsını, Süleyman’ın ihtişamını, benim de şefkatimi verdi. O, Ali oğlu Mehdi’dir! Allah Mehdi’den razıdır. Ben Mehdi’den razıyım. Sizler de razı olun.
Ali gözlerinde yaşlar, dünya gözü ile göremediği oğluna bakıyordu. İbrahim Efendi’ye baktı, yarı ağlamaklı bir ses ile mırıldandı.
— O… O benim oğlum…
Sultan’ın mübarek sesi bir daha duyuldu…
— Kişi sevdiği ile beraberdir…

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Tarumarname Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Incoming search terms:

  • mehdix kitap özeti

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ beş = 14

Kitap özetleri © 2013