Kitap özetleri

Kitap özetleri

Lüsyen & Tarihe Gizlenmiş Bir Aşkın Hikayesi Kitap Özeti

Atatürk, dans etti Lüsyen’le… Tevfik Fikret ona edebiyat dersi verdi. İnönü, evlerinde satranç oynadı. Nazım Hikmet, sofralarında yemek yedi. Kimler yok ki, bu belgesel romanın sayfaları arasında: Mehmet Akif’ten Victor Hugo’ya, Damat Ferid’den Oscar Wilde’a, Yahya Kemal’den Hindenburg’a, Necip Fazıl’dan, Karındeşen Jack’e, Abdülmecid’ten Namık Kemal’e, Sultan Reşad’dan Talat Paşa’ya Geçen asrın en ünlü portreleri… Ve onların arasında bir çağ yangınının tam ortasında yaşanmış inanılmaz bir aşk hikâyesi…

1

Mayıs 1912, Brüksel

Aşk, adeta randevular onlarla..

1912′de, Brüksel baharında…

Türk sefaretinde görevli Mısırlı ataşenin yemek davetinde…

Mahmud Sabit Bey, evinde ağırladığı sefir Abdülhak Hâmid’e sarışın konuğunu, “Maria Lucienne Sacre,” diye takdim etti.

Hâmid, vaktinin çoğunu geçirdiği Londra’dan Belçika Kralı’nın resmî kabulü için gelmişti.

Yemeğe, saraydaki davetten dönüşte uğramıştı. Üzerinde üniforması vardı; yakasında nişanlar parıldıyordu.

Ama Lüsyen, nişanlardan daha göz alıcıydı.

Korsajının oyuğuna yerleştirdiği gül demeti, siyah tafta elbisesinin üzerinde kartopu gibi gülümsüyordu.

Hâmid, genç kızın elini tuttu, zarafetle dudaklarına götürdü; havai kıvılcımlar saçan gözlerine baktı ve “Müşerref oldum,” dedi.

Lüsyen, sağ elindeki busenin ürpertisiyle yemek salonuna doğru yürürken, on sekizlik bedeninden fışkıran tazeliği ve yayılan ıtri da sürükledi peşi sıra…

Bir de Hâmid in bakışlarını…

Bir süredir gönül eğlendirdiği Mısırlı Mahmud Sabit Bey, ona Hâmid’den öyle çok bahsetmiş, onu öyle methetmişti ki…

“O, insanların en yakışıklısı, en zarifi”ydi.

Lüsyen daha görmeden, Türk edebiyatının “Şair i Azam “inin’, bu “güzel anka”nın cazibesine kapılmış, kendisini tanıştırması için genç ataşeyi sıkıştırmaya başlamıştı.

Lakin Sefir Bey, Brüksel’e nadiren uğruyor, çoğunlukla Londra’da bulunuyordu. Bu yüzden tanışma için epeyce beklemek gerekmişti.

Şimdi, buna değdiğini düşünüyordu.

İlk temasın yarattığı mıknatıs etkisi derhal kendini gösterdi.

Hamid, salonun bir köşesinde elçilik mensuplarıyla sohbet ederken gözleriyle onu aradı,

Aradığı bir çift gözün de kendisinde olduğunu fark edip hemen o tarafa doğru seğirtti.

Köşede ayaküstü şarap içerek sohbete koyuldular.

Hâmid, leziz bir Fransızca ve çocuksu bir merakla genç kızı soru yağmuruna tuttu.

“Meuse’lü bir Valon kızıyım,” dedi Lüsyen…

Belçikalı olan annesi, evine bağlı, tutumlu, güzel bir kadındı. Aslen Fransız olan ve Liege’de bir kömür madeninde ustabaşılık yapan babasına karşı saygıyla karışık bir korku duyardı

Ayrıca erkek kardeşleri de vardı.

Liege’de tipik bir küçük burjuva ailesinin melez kızıydı.

Liseyi bitirdikten sonra “bu tutucu ve sıkıcı kasaba “dan yüksek tahsil hazırlığı için Brüksel’e kaçmıştı.

Burada en çok annesinin yemeklerini ve reçellerini özlüyordu.

Hâmid, “Sizin gibi bir hanım Brüksel’de yalnız mı?” sorusuyla genç kızın sevgilisi olup olmadığını anlamaya çalıştı.

Etrafında pervane gibi uçuşan erkeklerden bahsetmedi Lüsyen…

Sadece, “Sözlüyüm,” dedi, ailesinin evlenmesi için baskı yaptığından yakındı ve karşı atağa geçti:

“Ya siz? Siz evli misiniz?”

Hâmid, son eşinden daha yeni ayrıldığını söylemedi.

Onun yerine, “Eşimi kaybettim,” dedi.

Başlarını öne eğip kederle sustular.

Onsekizlik Lüsyen gece elbisesi içinde biraz daha olgun görünüyordu.Altmışlık Hamid üniformasının içinde biraz daha genç…Genç kız, yüreğinde ilk heyecana benzer bir çarpıntı hissetti.yaşlı adam nicedir unuttuğu bir yangının göğsünün altında alev aldığını…Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen aynı dili konuştuklarını anlamışlardı.Lüsyen, Hamide mükemmel Fransızcasını neye borçlu olduğunu sordu:”Hayatta ne öğrendiysem kadınlardan öğrendim.”diye gülümsedi Hamid, “… buna Fransızcam da dahil…”

Henüz on yaşında iken ağabeyi ile birlikle Fransızca kursu için Paris’e gönderilmiş, orada ev sahibesinin on iki yaşındaki kızı Lucie’ye âşık olmuştu. Büyüyünce evlenmeye karar vermişlerdi.

“Fransızcayı hocalardan ziyade, bu güzel kız öğretti” dedi Hâmid…

Karşısındaki genç kızın üslubundan onun da ana dilinde bir edebiyatsever olduğunu hissetmişti. Üstelik İngilizceyi, Almancayı, İtalyancayı da çok iyi konuşuyor; tazeliği kadar dil hâkimiyeti, zekâsı ve ilgi alanının genişliğiyle de Şair’in başını döndürüyordu.

Lüsyen ise şairane sözler ve jestlerle konuşan bu ışıltılı ve kibar adamın kendisine bahşettiği yakınlıktan gururlanmıştı.

Gece boyunca adeta kendilerinden geçerek ve çevredekileri görmezden gelerek siyasetten, şiirden, hatta hükümetten maaşlı bir şair olmanın garipliğinden konuştular.

Daha birkaç hafta önce, Kuzey Atlantik’te bir buzula çarparak 1517 yolcusuyla batan Titanic gündemin gözde konusuydu.

Hâmid bunun, İtalyanların Türklere karşı açtığı haksız savaşa seyirci kalan ingiltere’ye Tanrı’nın verdiği bir ceza olduğunu söyledi.

Gülüştüler.

Sohbet derinleştikçe, aralarındaki hayranlık alevi biraz daha harlandı.

Ara sıra elde kadehle yaklaşan konuklar, yerli yersiz sorularla sohbetlerini bölse de Hâmid onları kibarca geçiştirip yeniden sevgili küçüğüne dönüyordu.

Herkesin saygı gösterdiği adamdan saygı görmek, gencecik Lüsyen’i büyülüyordu.

Göğsünde nişanlar parıldayan haşmetli sefir, bir yeniyetmeyi şairane kelimelerle iltifata boğuyor; bu iltifatlar, gümüş tepside art arda ikram edilen kristal kadehlerde çalkalanarak genç kızın başını döndürüyordu.

Beşinci kadehin sonunda Lüsyen, gözlerinden saçtığı masumiyetin çapkın muhatabında mayaladığı hazzı mükemmelen fark ederek işaretparmağını şarap kadehinin geniş ağzında usulca gezdirdi ve “Uzun mücadelelerden sonra aileme şahsi istiklalimi kabul ettirdim” dedi. “Hürriyetten sarhoşum…”

Bunu öylesine şuh bir edayla söylemişti ki, Hâmid’in gözleri kamaştı. Şaraptan ziyade, kulağına fısıldanan sözlerin cüretinden sarhoş oldu.

Sohbet sırasında davetlilerden biri, Lüsyen’in bedenini sarmalayan siyah elbiseye dikkat çekti:

“Siyah, buralarda matem rengidir; sizse çok gençsiniz ‘ dedi.

Lüsyen kendinden emin bir edayla cevapladı:

“Pastel renkler giyen yaşıtlarımdan ayrılmak istedim,”

Hâmid, işi renklere bırakmadan, zihninde onu yaşıtlarından ayırmıştı bile…

Kadında siyahı niçin sevdiğini, bir çocukluk hatırasıyla anlattı:

Delikanlı olup evlenmeye karar verdiği yıllarda beşik kertmesiyle nişanlanmışlardı. Düğün hazırlıkları yapılırken annesinin yalıda topladığı hanımlar ne giyeceklerini konuşuyorlardı. Herkes kıyafetini tarif ederken bir genç kız, “Ben o gün karalar giyeceğim,” demişti.

Öylesine mahzundu.

Hâmid bu masumane jesti karşılıksız bırakmamış, anında nişanı bozup “karalar giyen kız”la evlenme kararı almıştı.

Anlatılan hatıradaki ima, herkesin dikkatini çekti.

“Ben siyahı, hiçliğin rengi olduğu için severim,” dedi

Sonra da Lüsyen’in kara elbisesinde açmış ak gül demetini süzerek bir mısra mırıldandı:

Şems olmasa güller de olur bunda siyehten…’

“Bu okuduğunuz bir şiir mi?” diye sordu Lüsyen.

“Evet” dedi Hâmid; Fransızcaya tercüme etti.

“Siz mi yazdınız?”

“Evet.”

“Hemen buracıkta mı?”

“Hayır. Uzun yıllar var ki bir şey yazmıyorum “

“Neden?”

“Söyleyecek bir şeyim kalmadı da ondan…”

Oysa söylenecek şey, her daim vardı.

Zor olan, söylenecek kişiyi bulmaktı.

Zaman, bu hükmü doğrulayacaktı.

….

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Oluruna Bırak Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Incoming search terms:

  • lüsyen kitap özeti

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


bir − = 0

Kitap özetleri © 2013