Kitap özetleri

Kitap özetleri

Kalbin Direnişi Kitap Özeti

Başdöndürücü bir rüzgar esiyor etrafımızda. Kronolojik zaman alabildiğine hızlanmış, durmadan imge yığıyor önümüze. Herşey çok hızlı, o yüzden hiçbir şey kökleşemiyor. Yer tutmak çok zor. Çok sayıda doğru var, ama hiçbir doğru kişinin iç aleminde ruhu sükuna erdirecek yoğunluğa ulaşamıyor. Hepimiz buradayız ve bir orası yok. Köksüz, yurtsuz, kimsesiz, yalnız. Anne babalarımızdan dahi emniyet almadan..
Böyle diyor Kemal Sayar bu kitabında ve bir çağın, bir toplumun, bir kuşağın serencamını, açmazlarını, çözülme ve savrulmalarını ustalıkla irdeliyor. Akla ve ruha dokunan incelikli çözümlemelerin eşliğinde, hepimiz için kalbin direnişi’ni merkeze alan bir çıkış yolu öneriyor. Çünkü, sadece kalbi olanlar içlerindeki mucizeleri görebilir ve sadece kalbi olanlar kötülüğe karşı direnebilir.

Kırlarda bir kelebek
ÇOK ULUSLU BİR ŞİRKETTE ÜST DÜZEY yönetici olarak çalışan adam, “Gönüllü kölelik düzeni bu” diye mırıldandı.
Kendisine bahşedilen onca imkâna karşın, iş hayatından hoşnut değildi ve bu hoşnutsuzluk olmadık zamanlarda baş gösteren endişe nöbetleriyle kendini dışa vuruyordu. O ana dek iş ortamlarında çok girişken olan bu kişi, şimdi en basit sunumları yaparken bile zorlanıyor, dili damağı birbirine yapışıyor, sözün sonunu getiremiyordu.
Örseleyici bir ayrılığın ardından içinde gelişen ve bir türlü halledemediği o boşluk duygusunu, “Ben kocamı çokuluslu şirketlere kurban verdim” diye açıklayan genç kadın ise, devanı ediyordu: “Oradaki yozlaşmış insan ilişkileri kocamı da bir tufan gibi önüne katıp sürükledi.”
Oysa üniversite yıllarından bu yana aynı siyasetin omuzuna yaslanmış; hem yoldaşlık, hem de hayat arkadaşlığı yapmışlardı. Yazgı onları önce kapitalist sistemin buyruğuna sokmuş, sonra da ruhlarının ağır ağır baştan çıkışına tanıklık etmişlerdi.
Kendisini küresel bir firmanın ülkedeki vazgeçilmez yöneticisi olarak tanıtan ve işini çok sevdiğini söyleyen adam, son zamanlarda anlam veremediği panik ataklardan yakınıyordu. Bu ataldar, kendisi kabul etmese de, iş hayatındaki doyumsuzlukla birlikte başlamıştı. Sık sık cipine binerek kırlara gidiyor, tabiatta uzun saatler geçiriyor ve Özlediği hayatın tabiat içinde özgürce yaşamak olduğunu dile getiriyordu.
Bildik hikâyeler» değil mi?
Bu hikâyeler modern çalışma düzeninin insanın ruhunu emip de onu nasıl bir posaya çevirdiğinin kıssaları olarak okunabilir.
Denilebilir ki, modern kölelik düzeni baştan çıkartıcı maaşlar ve albenili pozisyonlar karşılığında bizi ruhlarımızı unutmaya ve hatta giderek Faustiyen bir anlaşmayla ruhlarımızı satmaya çağırıyor.
Peki neden böyle?
Çağımızda benliğin anlam sağlayıcı kaynakları bir bir kuruyor. Hayatın anlamını devşirmek için işimize, banka hesabımıza, evimize, evimizin önündeki arabaya döndürüyoruz yüzümüzü. Maddî imkânlarımızın çokluğu, bize, bu hayatı doğru ve mutlu bir biçimde yaşadığımız yanılsamasını veriyor. Oysa hepimiz içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatın suçunu duyuyoruz. O hayat orada, keşfedilmeyi ve açığa çıkarılmayı bekliyor. O orada beklediği sürece de hayatlarımızı, bütün ışıltısına rağmen, saman tadında yaşıyoruz. Çünkü kendimizi yeterince özgür hissetmiyoruz. Çünkü işimiz bizi görünmez prangalarla bağlıyor, hareket kabiliyetimizi sınırlıyor.
Yeni çalışma düzeni, müntesiplerine daha çok tüketme kabiliyeti vaad ediyor: Ruhunu sat, ama karşılığında büyük arabalar, büyük evler, sayısız eşya al!
Dövüş Kulübü’nün o eşsiz repliğinde söylendiği gibi: “Sahip olduğun şeyler, bir süre sonra sana sahip olur.”
Bu çalışma düzeniyle birlikte yeni bir yoksulluk tarzı sökün ediyor. Yeni yoksulların özelliği, eşyadan yana zengin ama zamandan yana yoksul olmaları… işte geçirilen uzun saatler ailenin mutluluğundan çalınıyor. ‘Kalpsiz bir dünyada son sığınak’ olan ailenin temelleri sarsılıyor. Çocuklarımızın en çok gereksindiği iki şey, onlara sunduğumuz dikkat ve varlığımız, kayıplara karışıyor.
Afrikalıların iki tür açlıktan söz ettikleri söylenir. Biri maddî olana; yiyeceğe, barınağa duyulan açlık. Diğeri ise ‘niçin?’ sorusunun cevabına duyulan açlık. Başka bir deyişle, anlam açlığı. Bana sorarsanız, modern iş hayatı, insanların içinde saklı duran anlam arayışını törpülediği için, yaygın bir hoşnutsuzluk doğuruyor.
Anamalcı zihniyet, sadece kâr ve büyümeyi düşünüyor. Ama öte yanda ‘ruhun krizi’ büyüyor, insanlar işyerlerinde de kişilikleriyle dikkate alınmak, varlıklarını ve biricikliklerini hissetmek istiyorlar. Çarkın içinde sıradan bir vida olmak, varlığımıza esaslı bir cevap arayan bizi ürpertici sorular karşısında kolsuz kanatsız bırakıyor.
İnsan benliği, kadim zamanlardan beri, bağlanmak arayışında. Benliklerimizi aşan, daha yüce, zamanla ve zeminle değişmeyecek değerlere bağlanmak, ruhu özgürleştiriyor.
Seçim yapabilmek, ruhun özgürlüğüdür. Kim kırlarda bir kelebek olmayı yeğlemez ki?

Esra ağlıyor!
İBRAHİM BEY VE KUR’ÂNIN ÇÎÇEKLERİ filminin ortasında, Ahüngür hüngür ağlayarak sinemayı terkeden genç kız, şimdi karşımda oturuyor. Az önce annesi aramış ve acilen randevu istemişti.
Bu onu ilk görüşüm değil. Ama karşımda ilk kez ağlıyor, tik kez bu kadar savunmasız, ama bir o kadar da kendisi.
“Ben ait olmak istiyorum” diyor Esra. “Ben bir yere ait olmalıyım; bir inanca, bir görüşe. Şurada veya burada, ama bir yerde olmalıyım.”
Dindar bir ailenin bu görünüşe göre uçarı kızı, ilk kez kaderle ilgili yoğun sorularıyla gelip karşıma oturmuştu. Kelebeklere özgü bir coşkuyla o konudan bu konuya sekiyor, sorularının cevaplanamazlığından emin görünüyordu. Böylece ailesinin inandığı gibi inanmamış oluyor, bu çetin sorularla kendi farklılık ve biricikligine bir pencere açıyordu.
“Ben ilahiyatçı değilim” dedim. “Sorularına cevap arayacağın yer burası değil. Ama bu soruların senin için neden bu kadar yakıcı ve önemli olduğunu birlikte konuşabiliriz.”
Kabına sığamayan, ailesinin ona ördüğü kozayı zorlayıp kırlara uçmak isteyen yüzlerce, binlerce genç kızdan biriydi Esra. Yüzlerce, genç kız gibi o da çok sevilmek, el üstünde tutulmak, anlaşılmak istiyordu. Ona nasihat etmedim.
Bu hatayı bir kez bir başka genç kızın karşısında yapmıştım. Yitirdiği liseli aşkının ardından neredeyse altı aydır yas tutan ve ağlayan onyedi yaşında bir genç kıza çok bilmiş, çok şeyler görmüş geçirmiş bir ağabey edasıyla nasihat etmiş, “Daha karşına seveceğin kimler çıkacak, dur bakalım!” demiştim. O genç kız, çıkışta hüzünlü gözlerini yerde gezdirerek, annesine “Doktor beni anlamadı” demişti. Besbelli ki, o kendi hayatında eşi benzeri olmayan bu durumun biricikliğinin tescil edilmesini istiyordu. Böyle bir aşkla yalnız kendisinin sevebileceğini ve bir daha asla böyle sevemeyeceğini düşünüyordu. Bir onay istiyordu; iç dünyasının biricikliğine ve yaşadıklarının derinliğine, bütün bunları boşuna yaşamadığına dair bir onay. Nasıl incindiğini doktorun da hissedebilmesini istiyordu. Birisi onun ruhuna dokunabilsin, orada ne fırtınalar koptuğunu görsün istiyordu.
O genç kız, aşk meydan muharebesinde çok erken yaralanan ve yarasını bir doktora göstermeye çalıştığı ilk seferinde sukutu hayale uğrayan o ‘muharip gazi,’ bana çok önemli birşey öğreterek kayboldu gitti: “Asla nasihat etme!”
Esra’ya nasihat etmedim. Çünkü nasihat ettiğiniz bir insanı yeterince anlamış olamazsınız. Nasihat ettiğiniz birisini kolayca bir kalıbın içine sıkıştırır ve bireysel farkları dikkate almaksızın o kalıplaşmış tip hakkındaki malumatınızı ona boca edersiniz. Anlayıp hissedebilmek, hemhal olabilmek öğüt vermekten daha değerliydi.
Esra cıvıl cıvıl bir kız, kırların rengine bürünmek isteyen bir kelebek. Âlem kanallarındaki renkleri görsün istiyor. Ailesinin dindarlığı Esra’yı ‘kesmiyor.’ Onun daha derin soruları, daha yakıcı bir ızdırabı var. Onların çeşmesinden içtiği su, susuzluğunu dindirmiyor. Ama, aslında her kız çocuğu gibi, en çok babası tarafından sevilmek istiyor. Babası tarafından onay görmek, onun tarafından pışpışlanmak, okşanmak, takdir edilmek istiyor. Ailesinin yaşam biçimlerine başkaldırırken, aslında “Beni daha çok sevin!” diyor Esra. “Benim biricikiigimi hissedin! Bunu bana söyleyip beni şımartın!”
Esra ait olmak istiyor. Önce, her çocuk gibi, babasının ülkesine ait olmak İstiyor. Sonra, onu çevreleyen, anne ve babasına ise bir yaşama biçimi, bir anlam sağlayan düşünce ve duygu iklimine ait olmak istiyor. Ama bunu anne babasının yaptığı gibi yapmak istemiyor. O kendi cıvıltısıyla, coşkusuyla, yaşama sevinciyle orada olmak istiyor. Oysa dinî yaşayış coşkulardan el etek çekeli çok olmuş buralarda. Ne yapsın Esra? Nereye koşsun şimdi? Nerede olsun?
Eskiden aidiyet sorusuna cevap vermek daha kolaydı. Muhafazakâr ailelerin tutundukları aidiyet üç aşağı beş yukarı aynıydı ve hayatın sorularına iyikötü cevaplar üretebiliyordu. Eskiden ya burada, ya da oradaydınız. Irmağın iki yakası vardı ve siz birisinde yer alıyordunuz. Yeni kuşaklar hibrid. Melez yani. Onlar dünün ve bugünün melezleri; hatta yarının da. Onlar sizden aldıkları aidiyet hissiyle yetinemiyorlar. Baş döndürücü bir rüzgâr esiyor etraflarında. Kronolojik zaman alabildiğine hızlanmış, durmadan imge yığıyor önlerine. Herşey çok hızlı, o yüzden hiçbir şey kökleşemiyor. Yer tutmak çok zor. Çok sayıda doğru var» ama hiçbir doğru kişinin iç âleminde ruhu sükûna erdirecek bir yoğunluğa ulaşamıyor.
….

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Ne Yapsa Yeridir Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


beş − 1 =

Kitap özetleri © 2013