Kitap özetleri

Kitap özetleri

Jane Austen Hayatımı Mahvetti Kitap Özeti

“İlginç Austen bilgileriyle çeşnilendirilmiş bu kitabı, mis kokulu bir fincan çay içer gibi okuyacaksınız.”
BookPage

… Jane Austen’dan intikamımı almak için İngiltere’ye gidiyorum.
 Ama en çok da mutlu son diye bir şey olmadığını ispatlamaya…

Emma Grant, her şeyi daima kitabına uygun yapmıştır: saygın bir evlilik, iyi bir okuldaki saygın bir iş ve olmazsa olmaz iki de çocuk için uygun bir plan. Hayat onun için fevkalade güzeldir, ta ki kocasını başka bir kadınla yakalayana kadar.

Emma bu olaydan sonra Austenvari romantik fikirlerinin aslında saçma hayaller olduğuna karar vermiştir. Şimdi edebi idolüyle görülecek büyük bir hesabı vardır. Böylelikle Austen’ın kayıp mektuplarının peşine düşen Emma, ilk aşkının ortaya çıkışıyla kendini yine Austenvari bir karmaşanın içinde bulur.

Jane Austen Hayatımı Mahvetti, ihanete uğrayan ve sadakatin asıl anlamını çözen bir kadının hikâyesi.

“Jane Austen Hayatımı Mahvetti günümü şenlendirdi! Büyüleyici ve eğlenceli; elimden bırakamadım.”
Celeste Bradley

“Pattillo’nun başlıkta vadettiği kadar mizahi, romantik ve eğlenceli romanı, okunmaya değer bir kitap.”
Kristine Huntley

“Pattillo, İngiltere’nin de bir karakter olarak yer aldığı enfes bir hikâye yaratmış.”
Oklahoma Gazette

***

Giriş

Jane Austen hayatımı mahvetti. Tamamıyla onu suçluyorum. Yani aslında kafamı sarsılmaz bir mutlu son inancıyla dolduran annemi de suçluyorum. Bir de insanların iyi olduğuna inanmayı ve Tanrı’nın herkesin hayatı için bir planı olduğuna dair kararlılığı bana aşıladığı için papaz babamı suçluyorum. Üçünün arasında -Austen ve ebeveynlerimin- hiçbir şansım yoktu. Onlar beni bugün olduğum kadın yaptılar. 37B numaralı koltukta oturan kadın. Horlaması elektrikli testere sesine benzeyen adamın yanındaki koltukta. Üstelik uçak kalkalı sadece otuz dakika oldu. Londra’ya inmemize daha altı buçuk saat var.

Sonuç olarak Jane Austen’dan intikamımı almak için İngiltere’ye gidiyorum. Ve de ailemden. Bir de ihanetçi eski kocam var. Ama en çok da mutlu son diye bir şey olmadığını ispatlamaya gidiyorum. Ve bir mutlu sonum olabileceğini düşündüğüm için aptal olduğumu.

Birinci Bölüm

Çantamdan Aşk ve Gurur‘un yıpranmış kopyasını çıkardım ve çantayı önümdeki koltuğun altına yerleştirdim. İngiltere’ye en son uçtuğumda Edward’la, eski kocamla, birinci sınıfta oturmuştum. Fazladan battaniye ve yastığın yanı sıra, sıcak havlularını ve şampanyalarını da ısrarla almanızı istedikleri birinci sınıf. Şimdiyse dizlerim öndeki koltuğun sırtına dayanmış, sol yanımda Seattle’ın Davulcular Kralı, ekonomi sınıfındaydım. Meğer adamın horlamasından daha kötü tek şey uyanıp tekrar benimle konuşmaya başlamasıymış.

“İzin ver sana bir içki söyleyeyim, tatlım” dedi, fazla kiloları küçük bir çocuğa eş olan, ellilerindeki bir adama servetin verdiği güvenle.

Hayatım boyunca bana öğretilen, doğru şeyi yapıp dürüst olduğun ve kendini aptal durumuna düşürmediğin takdirde, Bay Doğru’nun karşına çıkmakla kalmayıp, aynı zamanda tam finansal destek ve ömür boyu sadakat garantisi sunacağıydı. Buna otuz üç yaşımda, kocamı mutfak masamızda asistanımla uygunsuz bir pozisyonda yakalayana kadar inandım. Bundan hemen sonra evden ayrıldım, ama masayı Edward’a bıraktım. Artık o masada nasıl yemek yiyebilirdim ki?

Her ne kadar onu hayatımı mahvetmekle suçlasam da Jane Austen’dan kaçmak öyle kolay değildi. Evlilikte sadakate olan inancımı yitirmeme sebep olmuş olabilirse de kocam dahi, Jane’in şu ilk meşum sözlerini okuduğum anda içime işleyen umudu söndüremedi:

İyi servete sahip bekâr bir adamın bir eşe ihtiyacı olduğu evrensel kabul görmüş bir gerçektir.

Aşk ve Gurur’un bir cümlesi ve işte yeni bir doz için tekrar tekrar gelen bir eroinman gibi bağımlı olmuştum. O yüzden üniversitede İngilizce bölümünde okumam hiç kimseyi şaşırtmadı. Doktoramı Edward’la tanışıp evlendiğim yer olan Texas Üniversitesi’nde yaptım. Edward kadrolu bir öğretim üyesiydi. Ben de sefil bir doktora öğrencisiydim. Fakat hem kızınıza Emma adını koyup hem de Mr. Knightley’nin peşinden koşmamasını bekleyemezsiniz. Edward benden daha büyük ve daha bilgeydi. Yanlış adımlar atmama engel oldu. Anlaşılan o ki doğru adımlar atmama da engel olmuş.

İçki için tekrar ısrar edince, “Böyle iyiyim, teşekkürler,” diye cevapladım Davulcular Kralı’nı. Kitabımı açıp, başlayacak güzel bir yer bulmak için sayfalar arasında gezindim. Uzun bir gece olacaktı.

Nova Scotia sahilinin açıklarında otuz bin fit yükseklikte ne işim vardı? Açıkçası, elde kalan azıcık gelirimi de boş bir hayal uğruna tehlikeye atıyordum. Kaç rezil İngiliz edebiyatı profesörü bireysel emeklilik hesabını nakde çevirip, var olup olmadığı bile belirsiz bir tomar eski belge uğruna geleceğiyle kumar oynamıştır ki? Kaç kaçık, Londra’da bir yerlerde, küçük yaşlı bir kadının Jane Austen’ın, aslında kardeşi Cassandra tarafından yakıldığına inanılan mektuplarını sakladığına inanmıştır?

Fakat eşinizi, kariyerinizi ve ümitlerinizi yitirdiğinizde, imkânsız olan bir şeye değilse bile pek muhtemel olmayan bir şeye yatırım yapabilirsiniz.

Yan koltuktaki, “Londra’da ne yapacaksın?” diye sordu. İçkisinin çoğunu gömleğine dökmeyi başarmıştı ve ekmeğinin büyük bir kısmı da çenesinin katmanları arasında duruyordu.

“Araştırma,” diye geveleyip, mesajı anlamasını umarak kitabıma gömüldüm. Tabii ki o kadar şanslı olamazdım. Belli ki insan ilişkilerinde ancak bir davul kadar başarılıydı.

“Ben de yeni dağıtımcılarla toplantı yapacağım,” dedi ve cevap vermemi bile beklemeden kendisi, işi ve genel olarak ne kadar muhteşem biri olduğuyla ilgili bir monoloğa girişti. İyi yetiştirilmiş bir Güneyli olduğum için en azından dinliyormuş gibi yaptım fakat tek isteğim Elizabeth ve Darcy’nin öyküsünde kendimi kaybetmekti. Amacım Jane Austen’ı mahvetmekti belki ama ona daha önce bahsi geçen bağımlı gibi ihtiyacım vardı. İnsanın kocakarı ilaçlarından medet umması tıbbi ilaçlara ihtiyacı olmadığı anlamına gelmez.

“Nerede kalacaksın?” Davulcular Kralı’nın sorgulamadan kolay kolay vazgeçeceği yoktu. “Ben Dorchester’da kalacağım. Belki biz…”

“Ben şehrin epey dışında bir yerde kalacağım. Hampstead’de. Londra’nın merkezine geleceğimden bile şüpheliyim,” diye uyduruverdim. Kuzenim Anne-Elise’in yaşadığı banliyö, şehir merkezinden metroyla sadece yirmi-otuz dakika uzaklıktaydı.

“Harika bir yer biliyorum…”

“Ah, bak. Film başlıyor.” Tanrı’ya şükür.

Koltuğun cebinden kulaklıkları çıkarıp takıverdim. Beni yanımdakinden kurtaran hangi film yapımcısıysa Tanrı onu kutsasın. Tabii film izlemek demek kitabımı okuyamayacağım anlamına geliyordu. O yüzden sonraki doksan dakikayı tepemdeki monitörde, meşhur bir oyuncunun binaları havaya uçurup, kaz kadar aklı olmadığından topuklu ayakkabı giymiş olan küçük hanımı kurtarışına bakarak geçirdim. Neyse ki, katliam bittiğinde Davulcular Kralı çoktan uyumuştu. Bu sefer horlamasını çok da umursamadım.

Sekiz saat ve uzun bir gümrük kuyruğundan sonra, metro Hampstead istasyonuna geldiğinde minnetle iç çektim. İngiltere’ye gece boyu süren bir uçuşla gelmenin bedeli inanılmaz bir yorgunluktu. Londra’da sabahın çok erken bir saati olmasına rağmen, kuzenim Anne-Elise’in evine gidip, bulduğum ilk düzlüğe serilmeye hazırdım, ama önce oraya gitmeyi başarmalıydım.

Metrodan indim ve valizimi çekerek çılgın bir kalabalığın arasında asansörlere doğru sürüklendim. Hampstead İstasyonu yerin o kadar altındaydı ki mayısın ortalarında havanın gayet sıcak olmasına rağmen bir serinlik vardı.

Yirmi bir inçlik bir kabin bagajı ile bir el çantasından başka bir yükü olmayan şık bir turist olduğumu sanıyordum. Sadece temel ihtiyaçlar Camden Pazarı’ndan ya da Portobello Pazarı’ndan harika aksesuarlar, belki bir deri ceket ya da vintage bir kaşmir kazak almak gibi fikirlerim vardı. Kendimi bir çingene gibi düşünmüştüm. Fakat şimdi zengin Hampstead sakinlerinin giysilerine bakarken içime bir pişmanlık dalgası yayılmaya başlamıştı. Armani takımımı uçak biletimi alabilmek için e-bay’de satmıştım. Prada marka kokteyl elbisem ileride biraz gelir olur diye bir ikinci el mağazasında bekliyordu. Edward’in seçtiği ve parasını ödediği ne varsa hepsini hiç yaşanmamış bir hayatın vitrin süsleri olarak ya satmış ya da Amerika’da bırakmıştım.

Asansör öyle hızlı yükseldi ki kulaklarım çınladı, sonra kapılar açıldı ve insanlar izdiham halinde çıkışa yöneldiler. Kot pantolonumun cebinden biletimi çıkarmaya çalıştım. Biletin hangi yüzünü turnikeden geçirmeliydim? Ben tereddüt edince birisi bileti elimden aldı, ters çevirdi ve yuvaya soktu.

“Teşekkürler,” diye geveledim, ama kurtarıcım duymazdan geldi.

Kalabalık arkadan bastırdığından valizimi turnikeden benimle birlikte geçebilmesi için sertçe çektim.

İstasyondan çıkınca köşede durup dört bir yanda ucu bucağı görünmeyen araba kuyruklarını izledim. Hampstead, Londra sınırlarına katılmış olmasına rağmen eski moda cazibesini kaybetmemiş, çekici bir on sekizinci yüzyıl kasabasıydı. İki ve üç katlı mağazaların ön cepheleri yukarıya uzanıyordu. Ana cadde de en az Heathrow kadar hareketliydi ve ara sokağın da aşağı kalır yanı yoktu. Bir sokak tabelası aradım; nerede olduğumu anlamama yarayacak herhangi bir şey.

Anne-Elise karşıya geçip Holly Hill’e giden dar sokağı bulmamı söylemişti. Ara sokaktaki emlak ofisleri ve dükkânların önünden birkaç kez bir aşağı bir yukarı yürüdükten sonra, nihayet dar geçişi gördüm; sabah güneşinin gölgesinde kalmış dik ve dar, tuğla duvarların arasından yukarı doğru giden beton bir geçit. Derin bir nefes aldım, valizimi sıkıca kavrayıp tırmanmaya başladım.

Belki irtifadandı, zira Hampstead Londra’nın beş yüz fit yukarısında kalıyor, belki de kocamı mutfak masasının üzerinde suçüstü yakaladığımdan beri tıkınmakta olduğum Krispy Kreme çöreklerindendi, ama geçitin tepesine ulaşıp son dik basamakları da çıktığımda nefes nefese kalmıştım. Tepede dönüp ne kadar tırmanmış olduğumu görmek için arkama baktım.

Ve kalan son nefesim de böylece ciğerlerimden uçup gitti.

Ağaç tepelerinin çok üzerinde, bacaların ve dik çatıların arasından, gözler önüne serilen Londra’yı görebiliyordum. British Telekom Kulesi. London Eye. Thames’in üzerinde güneşin parıltısı. Yeni milenyumu anlatan ve altın renkli günışığı ve pamuktan bulutlarla tamamlanan bir Constable tablosu gibiydi. Aniden şehir büyük, buzdan bir hanımefendi değil de renk ve ışıktan oluşan sihirli bir boyama gibi göründü.

Ve aniden kendimi daha az aşağılanmış hissettim. Ufak da olsa umut vardı. Bu benim yeni hayatımdı. Yeni bir başlangıç. Hatalarımdan ders almıştım. Bu sefer farklı olacaktı. Artık mutlu son yanılsamaları, mükemmel planlar ya da buna benzer saçmalıklar olmayacaktı.

Yeni bir adım atmanın heyecanıyla valizimi Holly Hill 10 numaraya doğru sürükledim. George dönemi yapısı olan ev muhteşemdi; derin bir maviye boyanmış cephenin üzerinde beyaz panjurlar vardı. Evin yeşil renkli ön kapısı tam merkezinde, sıra sıra güzel evlerin arasında yuvalanmıştı ve bir çeşit çiçekli sarmaşık üst katlardaki pencerelere uzanıyordu.

Anne-Elise’in giriş kapısı öyle küçüktü ki sanki hobbitler için yapılmış gibiydi. Amavutkaldırımlı cadde ile kapının iki yanındaki pirinç ışıklandırmalar arasında tamamen büyülenmiştim.

Anahtarı kilide sokup biraz uğraştan sonra nihayet kapıyı açabildim. Pas sökücünün halledemeyeceği bir şey değil, diye düşündüm, zira hâlâ yeniden canlanmış iyimserliğimin etkisindeydim. Kapı ardına kadar açıldı ve içeri girdim. Kendimi küçük bir antrede buldum. Çok şükür deyip valizimi eşikten geçirdim ve kapıyı kapattım.

İşte tam o sırada kafamı kaldırdım ve belinde bir havluyla koridorda duran uzun, zayıf ve yarı çıplak adamı fark ettim.

Herhangi bir yarı çıplak adam değil tabii. Hayır, her hangi bir yabancı olsa, bu durumla çok daha rahat başa çıkılabilirdi. Ama bu Adam’dı. Edward’la evlendiğim güne dek dünyadaki en iyi arkadaşım olan Adam. Neredeyse on yıldır görmediğim, konuşmadığım Adam.

İşte şimdi onu görüyordum.

İkinci Bölüm

Bir çığlık patlattım. Adam’ı tanımama, bıçak çekip paramı yahut bedenimi -ya da her ikisini de- isteyecek dengesiz bir kaçık olmadığını bilmeme rağmen. Fakat yorgunluk, keder ve şaşkınlık birleşince kendimi kaybettim.

Adam, “Şşş!” diye atıldı ve eliyle ağzımı kapattı. Onun devinimiyle her ikimiz de ön kapıya doğru savrulduk. Omurgam sert ahşapla karşılaşınca tek söyleyebildiğim, “Ahh!” oldu. Kapı küçüktü ama gayet sağlamdı.

“Affedersin. Ama komşular…” Hâlâ ağzımı kapatmakta olduğunu fark edince elini çekti. “Affedersin. Niyetim şey değildi…”

“Burada ne işin var?” Bu tiz ses benim sesim miydi? Duraksadım, yutkundum, birkaç derin nefes aldım. “Nasıl olur da…” dedim ve sustum. “Ha,” dedim nefes verirken birden olayı kavrayınca. “Unutmuşum. Sen ve Anne-Elise…”

Powered by WPeMatico

Bir önceki yazımız olan Neden Erkekler Cilveli Kadınlarla Evlenirler Kitap Özeti başlıklı makalemizde kitap özetleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


1 × = dokuz

Kitap özetleri © 2013