Kitap özetleri

Kitap özetleri

Goriot Baba Kitap Özeti

Büyük Fransız Romancısı Honore de Balzac’ın (1799-1850) ünlü dev yapıtı İnsanlık Güldürüsü, seksensekiz ciltten oluşur. Goriot Baba, bu büyük yapıtın bir parçasıdır. Balzac’ın kafasında İnsanlık Güldürüsü’nü oluşturma düşüncesi Goriot Baba ile birlikte doğmuştur. Anlatımıyla, konusuyla, kişilikleriyle içerdiği dünya görüşüyle gerçeten çok ilginç bir roman olan Goriot Baba, İnsanlık Gülüdürüs adlı bu dev yapıtın üç bine yaklaşan karaktelerinin önemli bir kısmını, hem de en ilginçlerini bize tanıtır.

Balzac, en büyükler içinde ilklerden, en iyiler arasında en iyilerden biriydi. Onun bütün kitapları, aslında tek bir eserdir.

Madam Vauquer, genç kızlığında de Conflans adıyla bilinen, kırk yıldır Paris’te Quartie Latin’le Saind-Marceay arasında, Neuve Sainte-Genevieve sokağında küçük bir pansiyon işleten yaşlı biridir.
Vauquer adıyla bilinen bu pansiyon hiçbir fark gözetmeden erkekleri de, kadınları da, gençleri de, yaşlıları da kabul eder. Bu saygıdeğer pansiyonun gelenekleri hakkında hiçbir kötü söylenti çıkmamıştır. Ne var ki, otuz yıldan beri burada genç bir kimsenin oturduğu görülmemiştir. Bir delikanlının böyle bir yerde oturması için kendisine ailesi tarafından mutlaka çok az bir para veriliyor olması gerekir. Bununla birlikte 1819′da, bu dramın başladığı sırada, burada zavallı bir kızca ğız kalıyordu. Dram kelimesi, yaşadığımız bu içler acısı ede biyat çağında, hem yalan yanlış, hem de gereğinden fazla kullanılmış olsa dahi, iyice gözden düşmüş olan bu sözü burada kullanmak zorundayız.

Hikayenin gerçek anlamda dram olması, umarım, eserin sonunda birkaç damla gözyaşı döktürmesine yardıma olur.

Bu eser, Paris’in dışında bir yerde acaba anlaşılacak mı? Bundan şüphe etmemek imkansız? Gözlemlerle ve yerel renklerle dolu olan bu hayat sahnesinin özellikleri Mont-martre ve Montrouge tepecikleri arasmda bulunan, her an dökülmeye yüz tutmuş alçı parçalarıyla çamurdan kapkara kesilmiş derelerin bu meşhur vadisinde değerlendirilebilir.

Bu vadi gerçek adlarla ve çoğu sahte sevinçlerle doludur. Bu öyle korkunç çalkantılar içindedir ki azıcık devamlı bir heyecan yaratabilmek için insanı şaşkına çevirecek birşeyler olması gerekir. Böyle olmakla birlikte, vadinin şurasında burasında rastlanan kimi acılar, kötülüklerle suçların birleşmesi yüzünden öyle büyük ve sarsıa bir niteliğe bürünür ki bencillikler ve çıkarların yerini merhamet alır. Ancak edinilen izlenim çarçabuk yenilip yutulmuş, lezzetli bir meyve gibidir.

Jaggarnat Tanrısınınkine benzeyen uygarlık arabası, diğerleri kadar kolay bir biçimde ezilmeyerek, tekerleklerinin hareketini engelleyen bir yürekle karşılaştığı zaman hemencecik onu parçalar ve şanlı yürüyüşüne devam eder. Sizler, bu kitabı bembeyaz ellerinde tutanlar, kendi kendine “Bu kitap belki beni eğlendirir,” diyerek yumuşacık koltuklarına gömülenler, sizlerde böyle yapacaksınız. Goriot Baba’nın gizli acılarını okuduktan sonra duygusuzluğunuzu yazarın sırtına yükleyerek onu abartmacılıkla damgalayıp şairliğe kaçmakla suçlayacak, yemeğinizi iştahla yiyeceksiniz. Ah! Şunu bilin ki bu dram ne hayali bir öykü, ne de bir romandır. Bu dramdaki her şey doğrudur, o derece doğrudur ki bunun özelliklerini herkes kendi içinde, belki kendi yüreğinde bulabilir.

Bu öyle pek gösterişli olmayan pansiyonun işletildiği ev, Madam Vauquer’in kendi malıdır. Bu ev Neuve-Sainte-Genevieve sokağının alt tarafında, Arbalâte sokağına doğru bir yokuşun başladığı yerdedir. Bu yokuş o kadar sert ve o kadar aniden belirir ki atlar buradan ender olarak çıkıp inerler. Bu durum san renkler saçarak, kubbelerinin yansıttığı yoğun renklerle etrafı karanlığa boğarak havanın şartlarını değiştiren iki anıt arasına, Valde-Grace Kubbesi ile Pantheon Kubbesi arasına sıkışıvermiş olan sokaklardaki sessizliğe uygundur.

Burada kaldırımlar kurudur, derelerde ne çamur, ne de su bulunur. Duvarlar boyunca da otlar yükselir. En gamsız adam bile buradan geçerken duygulanır. Bir arabanın gürültüsü burada bir olay olur. Burada evler insanı boğar, duvarlar ceza evi kokar. Yolunu şaşırıp da buraya düşmüş olan bir Paris’li, burada orta sınıfa özgü pansiyonlar, ya da okulları, fakirlik ya da iç sıkıntısını, ölüme yaklaşan bir ihtiyarlığı, çalışmak zorunda olan neşeli bir gençliği görür. Paris’in hiçbir semti bu kadar dehşet uyandırıcı; hatta şunu da ilave edelim, bu kadar yabancı değildir. Özellikle Neuve-Sainte-Genevieve sokağı bu hikayeye uygun düşen, tunçtan bir çerçeve gibidir. Yolcu, Catacombe’lara inerken çevresindeki gün ışığı her basamakta nasıl azalır, rehberin sesi nasıl gitgide daha bir derinden gelmeye başlar, tıpkı öyle.

Kurumuş yüreklerden ya da içi boşaltılmış kafatasların-dan hangisini görmenin daha dehşetli olacağına kesin olarak kim karar verebilir?

Pansiyonun ön cephesi küçük bir bahçeye bakar, bu yüzden evin yan tarafı, Neuve-Saint-Genevieve sokağı içindedir. Ve bütün yan taraf bu sokaktan deriliğine görünür. Ön cephe boyunca, evle küçük bahçe arasında apaçık altı kulaç genişliğinde, biçimsiz çakıl taşları döşeli çukur bir yer vardır ve bunun önünden, beyazlı, mavili, büyük çivi saksılara dikilmiş sardunyalarla, zakkum ve nar fidanları bulunan bir yol uzar. Bu yola iki kanatlı bir kapıdan girilir, bu kapının üzerinde Vauquer Evi ve altında “kadın, erkek ve çocuklara ayrılmış orta sınıf pansiyonu” sözleri okunan bir levha görünür.

Gündüzleri gürültücü bir çıngırakla kuşatılmış, kafes parmaklıklı bir kapıdan bakılınca, sokağın karşı tarafına düşen duvarda, mahallenin bir ressamı tarafından yeşil mermer biçiminde boyanmış bir kemer görünür. Bu resmin canlandırdığı kemerin altında ise bir Aşk Tanrısı heykeli bulunmaktadır. Sembol meraklıları, bu heykeli örten cilayı görünce, ondan birkaç adım ötede tedavi edilen Paris Aşkının bir efsanesini bulacaklardır.

Heykelin ayaklığının altında, zamanla yan yarıya silinmiş, 1777′de Paris’e dönen Voltair için yapılmış, coşku gösterilerine tanıklık eden şu yazı vardır.”

“Kim olursan ol, efendin karşında bak. O böyledir böyle, yine böyle olacak.”

Gece olunca kafes parmaklı kapının yerine kapalı bir kapı geçer. Genişliği ön cephenin uzunluğuna denk olan küçük bahçe, sokak duvarı ile komşu evin ortak duvarı arasında yerini alır, bütün duvarı kaplayan sarmaşıklar evi tamamen gizler ve Paris için adeta ilgi çekici bir manzara yaratarak gelip geçenlerin bakışlarını çeker. Bu duvarların her biri, zayıf ve tozlu ürünlere Madam Vauquer için her yıl bir korku ve müşterileriyle bir konuşma konusu olan, ağaçlar ve üzüm salkımlarıyla kaplıdır. Duvarların her birinin yanında da ıhlamurlarla örtülü daracık bir yol vardır. Ve kızlık adı Conflans olan halde Madam Vauquer bu ıhlamur ismini müşterilerinin gramer alanındaki ikazlarına rağmen yanlış söylemekte diretmektedir. İki eşit yol arasındaki dört köşe yerde enginar ekilmiştir ve bunun çevresinde budanmış meyve ağaçlan bulunur. Yerde ise kuzukulağı, marul ve maydanoz vardır. Ihlamur ağaçlarının altında da yeşile boyalı ve etrafına iskemleler yerleştirilmiş yuvarlak bir masa. Yazın en sıcak günlerinde, buraya kahve içecek kadar zengin olan kimseler gelir, yumurtadan civciv çıkartabilecek bir sıcakta kahvelerinin keyfini çıkarırlar. Üç kat olan ve üzerinde de çatı kan bulunan cephe ucuz duvar taşı ile yapılmış, Paris’in hemen hemen tüm evlerine iğrenç bir özellik ve görüntü veren san renge boyanmıştır. Her katta açılmış beş pencerenin küçük camları ve panjurları vardır ve bu panjurların hiçbiri aynı şekilde kaldırılmış olmadığından karışık bir görüntü sergilemektedirler. Evin arka tarafında her katta iki pencere bulunmaktadır. Zemin katta da bu pencereler demir parmaklıklarla kapatılmıştır. Yirmi adım genişliğindeki avluda domuzlar, tavuklar ve tavşanlar hiçbir sorun çıkarmadan yaşarlar. Bu avlunun sonunda ise odunları saklamak için gerekli olan bir ambar vardır. Bu ambar ile mutfak penceresi arasında, olağan yağlı suların altına aktığı bir yemek dolabı asılıdır. Bu avludan Neuve-Saint-Genevieve sokağına dar bir kapı açılır. Bulaşıcı hastalıklardan korkan aşçı kadın bu duruma engel olmak için evin pisliklerini süpürür ve sokağa açılan kapıyı düzenli olarak yıkar.

Orta sınıfa hizmete sunulmuş bulunan pansiyonun alt katında, sokağa bakan iki pencere ile aydınlanmış bir oda vardır ve buraya bir kapı-pencereden girilir. Bu salon, basamakları boyanmış, tahtaları ovulmuş ve dört köşe tuğladan, örülme bir merdiven aralığı ile mutfaktan ayrılmış bulunan bir yemek odasına açılır. Biri soluk, diğeri parlak çizgili kumaştan yapılmış koltuklar ve iskemlelerle döşenmiş bulunan bu salonun görünüşü insana gerçekten büyük acı verir. Ortada Sainte-Anne mermerlerinden yuvarlak bir masa bulunur. Üzerinde, bugün her tarafta karşılaşılan yarı yarıya silinmiş yaldızlı çizgilerle süslü beyaz porselenden bir çanak vardır. Zemini oldukça bozuk olan bu odanın duvarları, insan beline kadar olan kısmı boyalı tahtadandır. Duvarların geri kalan kısmı Telemaque’ın kimi sahnelerini canlandıran vernikli bir kâğıtla kaplıdır. Burada adı masal dünyasına geçmiş renkli kişilikler vardır. Demir parmaklıklı pencereler arasındaki pano, kiracılara Calypso tarafından Ulysse’in oğluna çekilen ziyafet tablosunu sunar. Bu resim kırk yıldır, sefaletin kendilerini kelepçelediği yemekle oyalanarak, kendilerini kendi durumlarının üzerine çıkmış sanan genç kiracıların alaylarını harekete geçirir. İçinin temizliğinden ancak önemli günlerde yakıldığı anlaşılan, taş ocak, alabildiğine kötü bir zevk örne-ği sayılan mavimsi mermerden bir asma saatin yanında bulunan, eski ve kullanılmış, yapma çiçeklerle dolu bir vazo ile süslenmiştir. Bu ilk oda, adı anılmayan ama pansiyon kokusu denmesi gereken bir koku yayar. Bu oda kapalılık, küf ve burukluk kokar; insanı üşütür, burnu sulandırır, elbiselerin içine işler. Burası insana içinde yemek yenilen bir salonu hatırlatır. Kiler ise düşkünler evi gibidir. Ama genç, ama yaşlı her kiracıdaki nezleli ve balgamlı zamanların saçtığı öğesel ve bulantı verici pislikleri değerlendirmek için bir yol bulunsaydı, bu koku belki tanımlanabilirdi. Durum böyle olmakla birlikte siz kalkar bu odayı, bu ürkütücü yavanlıklarına rağmen, kendisine bitişik olan yemek odası ile karşılaştırılanız, bu salonu kadınların, o bundan önce şık özel odası kadar hoş ve kokulu bulursunuz yine. Boydan boya tahta duvarlarla kaplı bu salon, pisliğin garip şekiller meydana getirecek derecede yığın yığın biriktiği bir arka planı gösteren, artık belirsiz duruma gelen bir renge boyanmıştır. Bu salonun duvarlarına, üzerinde kesme, mat sürahiler, hareli hareli madeni halkalar, mavi kenarlı, Tournai işi, kalın porselen tabak yığınla-bulunan, yapış yapış büfeler dayanmıştır. Bir köşeye, her kiracının yemek veya şarap lekeli peçetelerini saklamaları için her biri numaralı, gözlü bir dolap konmuştur. Burada bir türlü parçalanmak bilmeyen, her yerden sürülmüş, ama uygarlık yıkıntılarının iyileşmesi imkânsız olanlara karşı gösterdiği gibi yine şuraya buraya konmuş o eşyalar görülür. Siz, burada yağmur yağınca içinden birden papaz efendi çıkan bir barometre, tümü parlak çizgili kara cilâlı tahta çerce ve ile kaplı, tiksinti uyandıran, kötü gravürler; bakır kakmalı bir bağadan duvar saati; yeşil bir soba, tozun yağla yapış yapış olduğu, argand yağ kandilleri, patavatsız bir kiracı

parmağını bir dolmakalem gibi kullanarak adını yazsın diye, oldukça yağlı   muşamba örtülü bir uzun masa, topal iskemleler, hiçbir zaman eksik olmadan öteye beriye serpilen eski hasır parçaları; kırık delikli, bozuk menteşeli, tahtası yanık olan sefil ısıtma gereçleri görürsünüz. Bu eski, çatlak, titrek, yıpranmış bir şekilde kurulmuş bakımsız eşyaların durumlarının hikayenin havasını iyice ağırlaştıracağını ve okuyucuları sıkacağını biliyoruz. Ama bunları tek tek anlatmak gerekir. Ama coşkulu, sabırsız okurlar kızsa bile ayrıntıları, buranın şiirsiz yoksulluğunu içine kapanık, dış dünyadan uzak yıllanmış yoksulluğunu anlatmak zorundayız. Yakın gelecekte çürüyüp yok olacak bu çamursuz ama lekeli bu yeri okur iyice tanımalıdır.

Sabahın yedisinde burada hareket başlar. Önce Madam Vauquer,in kedisi girer bu odaya. Kedi tabaklarla dolu bir yığın çanağın içinde bulunan süt kokusunu almıştır. Büfelerin üzerinden sıçrayıp, süt kâsesine ulaşmıştır bile. Sonra başındaki tülden yapılmış takkenin altından bir tutam kirli saç sarkan Madam Vauquer terliklerini sürüyerek odaya girer. Yaşlı, tombul, ortasından papağan gagasını andırır bir burun çı-kıveren yüzü; bıngıl bıngıl ufacık elleri, bir kilise faresi gibi semiz varlığı, pek etli butlu ve löp löp eden gövdesi içine acının damla damla aktığı, vurgunculuğun sinsice sokulduğu, kokuşmuş sıcak havasını Madam Vauquer’in midesi bulanmadan soluduğu bu odaya uygun düşer. İlk güz donu kadar soğuk yüzü, kırış kırış ifadesi dansözlere has gülümseyişten iskontocunun acı bakıına kadar uzanan gözleriyle pansiyon onun varlığını nasıl açıklarsa, bütün varlığı da pansiyonu özetle işte böyle açıklar. Hapishane gardiyansız olmaz. Biri olmadan diğerini düşünemezsin. Tifüs nasıl bir hastahaneden çıkan kokuların sonucu ise bu mini mini kadının soluk şişmanlığı da bu hayatın eseridir öyle.

Bir önceki yazımız olan Tarihin Tanıklığında Ermeniler ve Rumlar kitap özeti - Ali Güler başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


× 9 = elli dört

Kitap özetleri © 2013