Kitap özetleri

Kitap özetleri

Gençlik Güzel Şey Kitap Özeti

Eserlerinde insanın öz benliğini bularak uygarlığın yeleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını işleyen Hermann Hesse, Alman edebiyatının devlerinden, XX. yüzyıla damgasını vurmuş büyük yazarlardan biridir.

Tek başıma ilerlerken aklıma geldi, bugüne kadar gerçekte bütün yolları böyle yalnız yürümüştüm; gezintilere tek başıma çıktığım gibi, yaşamımın bütün adımlarını tek başıma atmıştım. Dostlar, akrabalar, iyi konuşup görüştüğüm tanıdıklar, sevgililer hep benimle beraber olmuş, ama asla beni bütünüyle sarıp sarmalayamamış, hiçbir zaman içimdeki boşluğu dolduramamışlar, izlediğim yollardan ayırarak başka yollara çekip alamamışlardı.

Gençlik Güzel Şey, Alman dilinin en büyük yazarlarından, 1946 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Hesse’nin ilk dönem öykülerinden oluşuyor. XIX. yüzyılın Romantizm geleneğini yansıtan ve otobiyografik unsurlar içeren bu öykülerde, kasabada geçen çocukluk yılları, gençlik maceraları, ilk aşk heyecanları anlatılıyor; ama başrolde hep doğa var. Ormanda uzun yürüyüşlere çıkmaktan, kendisiyle ve doğayla baş başa kalmaktan hoşlanan, bu yolla iç dünyasını keşfetmekten hiç bıkmayan Hesse’nin çoğu eserinde olduğu gibi…

Hermann Hesse gibi bir ustanın öykülerini başka iki ustanın, Behçet Necatigil ve Kâmuran Şipal’in çevirisinden okumak ise bir ayrıcalık.

***

KASIRGA

Doksanlı yılların ortasıydı; ben o zamanlar, doğduğum kasabanın küçük bir fabrikasında ücretsiz, gönüllü çalışıyordum; sonra yine o yıl, bir daha dönmemek üzere kasabadan ayrıldım. On sekiz yaşlarındaydım. Her gün tadını çıkarıyor, kuşun havayı hissetmesi gibi dört bir yanımda duyuyordum da, gençliğimin ne güzel bir şey olduğunun farkına bile varmıyordum. Her yılda ne gibi olaylar olduğunu bir bir hatırlamayı hiç sevmeyen yaşlıca kimselere şunu belirtmek isterim ki, anlatacağım yılda bizim oraları, yurdumuzda benzeri ne daha önce ne daha sonra görülmüş bir siklon, bir kasırga afetine uğradı. O şiddetli fırtına o yıl olmuştu. İki-üç gün önce sol elime bir çelik kalem batmıştı. Elim yarılmış, şişmişti; askıda tutmam gerekiyordu, fabrikaya gidemiyordum.

Bütün o yaz sonu boyunca dar vadimizi hiç duyulmadık bir boğucu sıcağın kapladığını, bazen günlerce art arda fırtınalar koptuğunu hatırlıyorum. Doğada kızgın bir sıkıntı hüküm sürüyordu; o zamanlar bu bende bulanık ve bilinçsiz bir etki bıraktığı halde, ayrıntıları hâlâ aklımdadır. Akşamları örneğin, balık avlamaya gidince, havadaki sıkıntı yüzünden balıkları garip bir şekilde telaşlı, tedirgin bulurdum; karmakarışık, iç içe girerler, ikide bir ılık sudan dışarı fırlarlar, körü körüne oltaya yakalanırlardı. Derken hava biraz serinlemiş, sakinlemişti. Fırtınalar seyrekleşmiş, sabahın erken saatleri artık bir parça sonbahar kokmaya başlamıştı.

Bir sabah evimizden çıktım; cebimde bir kitap, bir parça ekmek, eğlencelerime gidiyordum. Haylazlık zamanlarımdaki alışkanlıkla, önce evin arkasına, henüz gölgelik olan bahçeye koştum. Babamın diktiği, benim daha incecik bir çocukken bildiğim yüksek, iri köknarların altında, açık kestane rengi iğneyapraklar küme küme birikmişti; orada yıllardır cezayirmenekşelerinden başka bir şey bitmiyordu. Yan tarafta ise, uzun, dar bir tarhın içinde annemin çiçekleri zengin, iç açan renklerle ışıldar, her pazar onlardan büyük demetler derlenirdi. Orada zincifre kırmızısı küçük çiçekleri top top bir bitki vardı ki, adı “yakan sevda”ydı; bir köksapın ince sürgünlerinden sarkan, yürek biçimli kırmızı beyaz çiçeklere “hanım kalbi” denirdi; dalları hemen hemen kökten başlayan bir başkasına “kokan kibir”. Bunların hemen yanında uzun saplı yıldızçiçekleri vardı, ama daha çiçek açmamışlardı. Aralarında, yumuşak sapları yerde sürünen, yaprakları etli saksıgüzelleriyle pek maskara ipekçiçekleri görünüyordu. Biz bu uzun, ensiz çiçek tarhını çok severdik, düşlerimizin bahçesiydi o. Çünkü bu tarhtaki o yan yana, çeşit çeşit ve tuhaf çiçekler bizce öbür iki yuvarlak tarhtaki güllerden daha başka, daha sevimliydi. Güneş var da sarmaşıklı duvarda parlıyorsa, her çiçek kendi özelliğine, kendi güzelliğine bürünür, glayöller keskin renklerle cilalanmış gibi ışıldar, helyotroplar büyülenmiş gibi yaslı, üzgün kokularına gömülür, horozibikleri sessiz solgun sarkar, hasekiküpeleri ise sanki ayak parmaklarına basıp doğrularak kıvrım kıvrım güneş çıngıraklarını çıngırdatırdı. Altınçiçeklerinde, mavi alevçiçeklerinde arılar vızıldaşır, kalın sarmaşıklar üzerinde küçük, esmer örümcekler hızla inip çıkarlardı; şebboyların üzerinde havada, “güvercin” ya da “âşık” denen aceleci, havai kelebekler tombul gövdeleri, cama benzer kanatlarıyla titreşirlerdi.

Tatil günlerimin rahatlığı içinde bir çiçekten ötekine gidiyor, mis gibi sayvanların bir birini bir ötekini kokluyor ya da özenli parmaklarla bir çiçeğin çanağını aralayıp içine bakıyor, sırlı soluk renkli derinliklerini, damarlarıyla dişiorganlanndaki o sessiz düzeni, yumuşak liflerini, kristalimsi oyuklarını seyrediyordum. Bir yandan da sabahın, çizgi çizgi, iplik iplik buğular ve yün topakları gibi küçük bulut öbekleriyle dolu kapanık göğüne bakıyordum. Bugün yine besbelli bir fırtına var gibime geliyordu, bense öğleden sonra birkaç saat balık avlamayı düşünüyordum. Solucan bulurum ümidiyle harıl harıl yol kenarlarındaki birkaç taşı yerinden oynattım, ama altlarından gri, kuru bir sürü tespihböceği çıkıp ürkmüş halde sağa sola kaçıştılar.

Şimdi ne yapmalı, diye düşündüm; hemen yapılacak bir şey aklıma gelmiyordu ki! Bir yıl önce, o son tatilim sıralarında, hemen hemen bir çocuktum daha. O zaman en hoşlandığım eğlenceler, hedefe sapanla fındık atmalar, uçurtma uçurmalar, tarlalardaki sıçan yuvalarını barutla havaya uçurmalar, sanki ruhumun bir kısmı yorulmuş da bir zamanlar sevdiği, zevk duyduğu seslere cevap vermiyormuş gibi, o eski çekicilik ve parlaklığını artık kaybetmişti.

Çocukluk zevklerimin o tanıdık bölgelerinde, şaşkın ve sessiz bir sıkıntı içinde sağa sola bakınıyordum. Küçük bahçe, çiçeklerle süslü balkon ve döşeli taşları yosun yeşili, nemli, güneşsiz avlu bana bakıyordu, eskisinden bambaşka bir yüzü vardı. Çiçekler bile o hiç bitmez büyülerinden birazını yitirmişlerdi. Bahçe köşesinde sulama borusuyla eski fiçı, şimdi pek basit, pek uydurma duruyordu; ben ki eskiden bir yarım gün suyu salıverir, tahta çarkları çevirir, yola setler, kanallar yapar, her tarafı su baskını altında bırakırdım da babam ne kadar üzülürdü. Yazlar, kışlar görmüş, emektar su fıçısı bana sadık bir dost, bir eğlence olmuştu; ona baktıkça hâlâ, o çocukluk zevklerimden kalma bir haz duyuyordum içimde; ama hüzünlü bir tadı vardı bu hazzın; hem sonra fıçı bir kaynak, bir ırmak, bir Niagara değildi artık.

Düşünceler içinde çiti aştım, mavi bir kahkahaçiçeği yüzümü okşadı, koparıp ağzıma aldım. Bir gezinti yapmaya, dağa kadar çıkıp kasabaya oradan bakmaya karar vermiştim. Gezmelere çıkmak öyle pek eğlenceli bir iş olmadığı için, eskiden aklıma bile gelmezdi. O yaşlarda bir oğlan çocuğu ne diye çıksın gezmelere. O, haydut olur, şövalye olur, Kızılderili olur, ormana gider; salcı, balıkçı, değirmenci olur, ırmağa gider; kelebek veya kertenkele avlamaya çayırlara koşar. Böyle olunca, benim bu gezintim bana, ne yapacağını pek bilmeyen yetişkin bir kimsenin yapabileceği ağırbaşlıca, ama biraz sıkıcı bir iş gibi görünüyordu.

Mavi kahkahaçiçeğim hemen solmuştu, onu atmıştım ve şimdi de, kopardığım bir şimşir dalını dişliyordum; buruk, baharlıydı tadı. Yüksek katırtırnaklarının orada, demiryolunda bir yeşil kertenkele önüm sıra kaçmaya başladı. Çocuk oluverdim tekrar, duramadım, koştum, kollayarak sokuldum; sonunda, ürkmüş, güneş sıcağı hayvanı yakalayıp aldım avuçlarıma. Minik, mücevher gibi çil çil gözlerine baktım; eski avcılık günlerimin mutluluğu içinde, esnek, güçlü gövde ile katı bacakların, parmaklarımın arasında dayattığını, karşı koyduğunu hissettim. Derken hevesim geçti, tutsak hayvanı ne yapacağımı bilemez oldum. Bir işe yaramazdı, bir zevki yoktu bu işin. Eğildim, avucumu açtım; hızlı hızlı soluyan böğürleriyle bir an sessiz, şaşkın durakladı kertenkele, sonra çabucak otların içinde gözden kayboldu. Işıldayan demir raylar üstünde yanım sıra bir tren geçti; arkasından baktım, bir an iyiden iyiye hissettim ki, burada benim için gerçek bir sevinç yeşeremez artık. Bunu hissettim ve o trenle birlikte buralardan çekip gitmeyi candan diledim.

Hat bekçisi yakınlarda mı diye sağa sola bakınıyordum; hiçbir şey görülmediği, duyulmadığı için, hemen raylardan atlayıp öte yandaki yüksek, kırmızı kumtaşı kayalarına tırmanmaya başladım; üzerlerinde hâlâ yer yer, demiryolu yapımından kalma kara kara dinamit oyukları görülüyordu. Kendimi yukarıya nasıl çekeceğimi biliyor, artık çiçeklerini dökmüş, sırımlaşmış katırtırnağı saplarına tutunuyordum. Kızıl kayalar üstünde kuru bir güneş sıcaklığı soluyor, ben tırmanırken ceketimin yenlerinden içeri kızgın kumlar kayıyordu. Yukarıya baktıkça, dikey, sarp kayanın üzerinde şaşılacak kadar yakın ve yoğun, ışıltılı sıcak gökyüzünü görüyordum. Derken, birdenbire kendimi yukarda buldum; kayanın kenarına tutunmuş, dizlerimi yukarıya çekmiş, ince, dikenli bir akasya gövdeciğine yapışmış, gözlerden uzak, dikine uzayan bir otlağa çıkıvermiştim.

Altındaki sarp geçitten trenlerin geçtiği bu küçük, sakin, ıssız toprak parçası eskiden pek sevdiğim bir yerdi benim. Biçilemeyen, yabanileşmiş, sırımlaşmış otlarından başka, burada, dikenleri ince ince, küçük gül fidanları büyümüş, rüzgârın getirdiği tohumlardan bir-iki tane güdük akasya ağaççığı yetişmişti; akasyaların ince, saydam yapraklarından güneş görünürdü. Yukardan doğru da kızıl bir kayayla kesilen bu otlar adasında, ben bir zamanlar Robinson gibi yerleşmiştim; bu ıssız toprak kesimi, onu dikine tırmanarak ele geçirme cesaretini gösterecek, serüven delisi bir kimsenin olabilirdi ancak. Ben, on iki yaşındaki çocuk, burada taşçı kalemiyle adımı kayaya kazımış, burada bir zamanlar Rosa von Tannenburg’u okumuş, soyu tükenen bir Kızılderili kabilesinin yiğit reisini konu edinen bir çocukluk oyununu burada yazmıştım.

Güneş çalığı otlar, dik yamaçta solgun, ağarmış demetler halinde sarkmıştı; katırtırnaklarının kızarık yaprakları, hiç esmeyen sıcakta buruk, keskin bir koku yayıyordu. Kurumuş, kavrulmuş otlara uzandım; ince akasya yapraklarının, sevimliliğine üzüntü de karışan bir düzen içinde, çiğ bir gün ışığına bulanmış, doygun mavi gök boşluğunda dinlendiğini gördüm, düşünceye daldım. Galiba hayatımı, geleceğimi önüme sermenin tam vaktiydi şimdi.

Ama yeni bir şey bulamıyordum. Yalnız, beni dört bir yandan tehdit eden o tuhaf yoksullaşmayı; denenmiş hazların, sevilmiş düşüncelerin esrarlı bir şekilde sararıp solduğunu görüyordum. İstemeye istemeye bıraktığım, bırakmak zorunda kaldığım şeyin, bütün o kayıp çocukluk mutluluklarının yerini tutamıyordu mesleğim; çalıştığım işi az sevdim, uzun zaman da bağlı kalmadım ona. O benim için, dünyaya açılan bir yoldan başka bir şey değildi; hiç şüphesiz, bu yolun bir yerinde gönlümü doyuracak yeni şeyler bulunuyordu. Bunlar nelerdi acaba?

İnsan dünyayı görebilir, para kazanabilirdi; bir şey yapmadan, bir işe girişmeden önce, annesine babasına sorması hiç de gerekmezdi; pazarları gülle yuvarlar, bira içebilirdi. Ama bütün bunlar, pekâlâ görüyordum, ikinci planda şeylerdi; beni bekleyen yeni hayatın özü, esası olamazdı hiç bile. Asıl öz başka taraftaydı; daha derin, daha güzel, daha gizemli. Sonra, sezgime göre, kızlara, aşka ilişkin bir şeydi bu. Orada derin bir haz ve tatmin gizliydi herhalde; yoksa bu uğurda o güzelim çocukluk sevinçlerinden yoksun kalmak pek saçma olurdu.

Aşkın ne olduğunu az çok biliyordum; bazı çiftler görmüş, sarhoşluğu çok hoş, aşk şiir ve romanları okumuştum. Kendim de birçok defa âşık olmuş; bir erkeğin hayatını koyduğu, işlerinin ve çabalarının amacı edindiği o tatlılığı rüyalarımda ben de biraz tatmıştım. Daha o zamandan kızlarla konuşan okul arkadaşlarım olmuştu; fabrikadaki iş arkadaşlarım pazarları gittikleri dans yerlerini, geceleri tırmandıkları pencereleri hiç sıkılganlık göstermeden anlatıveriyorlardı. Ama benim için aşk, kapısı önünde çekingen bir özlemle beklediğim kilitli bir bahçeydi henüz.

Ancak şu son hafta içinde, çelik kalem kazasından az önce, aşkın bana açıkça ilk seslenişini duymuş; o gün bugün, vedalaşan bir kimsenin tedirgin, düşünceli durumunu yaşamış; o âna kadarki hayatım ondan sonra benim için artık bir geçmiş zaman olmuş, gelecek zaman da artık açık seçik bir anlam kazanmıştı. Bizim ikinci kalfa bir akşamüstü beni yanına almış, dönüş yolunda, bana güzel bir kız bulduğunu söylemişti; kızın henüz hiç sevgilisi olmamış, benden başkasını da istemiyormuş, bana ipek bir para kesesi örmüş, keseyi bana hediye edecekmiş. Arkadaşım kızın adını söylemek istemedi, “Kim olduğunu sen kendin bileceksin!” dedi. Ben üzerine düşüp sorunca, sonra da aldırmaz görününce, durdu -tam da değirmen köprüsünde, suyun üzerindeydik- usulca dedi ki: “Şu anda arkamızdan geliyor.” Yarı ümitli, yarı da bütün bunların sadece aptalca bir şaka olmasından korkarak, arkama döndüm. Kilisedeki din derslerinden tanıdığım, iplikhanedeki işinden dönen genç bir kız, Berta Vögtlin, peşimiz sıra köprü basamaklarını çıkıyordu. Durdu, bana baktı, gülümsedi; yavaş yavaş pembeleşen yüzü, derken alev alev kızardı. Ben hemen eve doğru koşmaya başladım.

O günden sonra kız beni iki kere aradı; birinde, çalıştığımız iplik fabrikasına geldi; bir kere de, akşamüstü eve dönüyordum, yolda karşıma çıktı, ama yalnızca selam verdi, sonra da, “Siz de paydos mu ettiniz?” dedi. Bu, benimle bir konuşma kapısı açmak istediğini gösteriyordu; bense sadece başımı eğdim, “Evet!” dedim ve utangaç bir tavırla çekip gittim.

Aklım hep bu olaya takılıyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Derin bir özlem duyarak, zaman zaman, güzel bir kız sevme hayalleri kurmuştum kurmasına. İşte şimdi hoş, sarışın, boyu benden biraz uzunca bir kız karşıma çıkıyor, benim tarafımdan öpülüp okşanmak, kollarımda dinlenmek istiyordu. Boylu boslu, güçlü kuvvetliydi; beyaz, pembe ve hoştu yüzü; ensesinde gölgeli saç büklümleri oynaşıyordu; beklenti ve aşkla doluydu bakışları. Ama ben onu hiç düşünmemiş, ona hiç âşık olmamış, ince hülyalar kurarak onun peşini kollamamış, ürpertiler içinde adını yastıklara hiç fısıldamamıştım ki! İstersem onu okşayabilir, kendimin edebilirdim; ama ona hayranlık duyamaz, önünde diz çökerek ona tapınamazdım. Ne olacaktı bunun sonu? Ne yapmalıydım?

Ot döşeğimden canım sıkkın halde ayağa kalktım. Ah, ah, biçimsiz bir zamandı bu. Ne olurdu fabrikadaki işçiliğim yarın sona erseydi de, buralardan uzaklara çekip gitseydim; hayata yeniden başlayıp bütün bunları unutsaydım!

Sırf bir şeyler yapmak, yaşamakta olduğumu hissetmek için, bulunduğum yerden bakınca bu işi başarmak pek yorucu olduğu halde, dağın ta doruğuna çıkmaya karar verdim. Dorukta insan kasabanın adamakıllı üzerinde olur, uzakları görebilirdi. Hemen bayır yukarı koşup üstteki kayaya vardım, taşların arasından yukarı çıktım, çalılıklar ve kağşamış kaya kırıntıları halinde ıssız dağın uzayıp gittiği yüksek araziye ulaştım. Kan ter içinde, soluk soluğa vardım oraya; güneşli tepenin hafif esintili havasında, ferahlamış, nefes aldım. Solmuş güller sürgünler üzerinden gevşekçe sarkıyor, ben değdikçe solgun yapraklarını yorgun halde yere bırakıveriyordu. Her tarafta yeşil, küçük böğürtlenler bitmiş, yalnızca güneşten yana olanlar madenî bir esmerliğin ilk zayıf parıltılarına bürünmüştü. Sakin sıcakta devedikeni kelebekleri

Bir önceki yazımız olan Tarihin Tanıklığında Ermeniler ve Rumlar kitap özeti - Ali Güler başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dört × = 32

Kitap özetleri © 2013