Kitap özetleri

Kitap özetleri

Gençliğim Eyvah Kitap Özeti

Türkiye’deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikâyesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız. Yıllardan beri Türkiye’de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir.

Son’un Başlangıcında
“Dinlemiyorsun beni!”
İhtiyar’ın sesi hırçındı. Delikanlı umursamadı ama. Durumunu da değiştirmedi:
Dilinin ucu dişlerinin arasında., gözleri kısık., dudakları gergin. Sanki Dünyada elindeki tabancadan başka hiç bir şey yok, ve sanki o zamana kadar hiç tabanca görmemiş; öyle inceliyor.
Zorlama bir esneyiş., yapmacık olduğu belli bir ilgisizlik; başını kaldırmadan mırıldandı:
“Dinliyorum.”
“Efendim, efendim?”
Sinirlenince İhtiyar’ın sesi büsbütün incelir şaşılacak kadar. Delikanlı biliyor bunu., ne dediğini bal gibi işittiğini de. Bu “efendim, efendim”lerin bir tek anlamı var: Karşısındakini sindirmek! Sindirmeye yetmese bile, İhtiyarın. gereken sözü bulduracak zamanı kazandırıyor.
Ve böyle çatışmalarda zaman, İhtiyar için İki yönlü çalışır: Karşısındakine de İhtiyar’ın neler yapabileceğini düşündürür; kuvvetini, acımasızlığını düşündürür. Delikanlı bunu da bilir.
Umursamadı ama. Bu umursamazlık ölümün eşiğinde oluşundan veya elindeki tabancadan gelmiyor., hep öyledir o. Bunu da İhtiyar bilir.
Delikanlı gene esnedi., hem de bu sefer uzun uzun ve gerinerek., ona bakmadan., kısık gözlerle, duvardaki boy aynasından izlemecesine:
İhtiyar’ın sağ yanağı seyirmeye başlamıştır.
Başını ona çevirerek tekrarladı:
“Dinliyorum.”
Sesi hep öyledir: Yumuşak, umursamaz ve ilgisiz.. mutlu ve güçlü insanların İlgisizliği!
Meydan okuyordu. Hem de, İhtiyar’ın bütün meydan okumaları kabul ettiğini., ve hep kazandığını bile bile!
Diliyle dişlerinin dışını yaladıktan sonra büsbütün üstüne gitti:
“Sinirlenmeyin.”
“Kim görmüş benim sinirlendiğimi? ben., ben ya tiksinirim., budalalıklara., ya ezer geçerim, ben. Kim görmüş benim sinirlendiğimi, ha?”
“Ben.”
Güldü. Sonra da ekledi: • “Üstelik ilki değil bu.”
İhtiyar yutkunmaya çalışıyor. Öfkenin onda daha ötesi yoktur. Delikanlı bunu da biliyor ve yararlanıyor:
“Öyle bakmayın bana., yiyiverecekmiş gibi: Korkuyorum.”
İhtiyar, sonunda, yutkunabiliyor:
“Sırıtma. Bırak o tabancayı da. Tabanca yok sana, dedim, kaç defa.”
“Kolay değil..”
Ve elindeki tabancaya yanık yanık bakarak ekliyor:
“Ayrılmak.”
Ama söylediğine, bu kelimeyi söylediğine ayrıt anda pişman oluyor ve, kurtarabiliri m umuduyla, çabucak açıklıyor:
“Bundan ayrılmak.”
Yok   iş   îşden   geçmiş,   kendi  ayağıyla düşmüştür:
çünkü, daha ayrılmak derken Güliz’i hatırlayıvermiştir ve onu İhtiyar’ın hatırladığı da bellidir, tıslayışından:
İhtiyar gülmezdi; gülüşü taklid ederdi. Bu taklidle küçümser, bu taklidle küçültür, bu taklidle söverdi:
İşte şimdi de, kesik kesik üç tıslamayı andıran ayni gülüş:
“Ayrılmak.”
Delikanlı, artık elindeki tabancaya Güliz’in resmine bakar gibi bakmaktadır, ve, artık, tabancadan değil Güliz’den ayrılacağını, bir daha görmemecesine ayrılacağını düşünmektedir:
Delikanlı, bu aşk hikâyesi için, yedi ay kadar önce “bitti” demişti. Öyle sanıyordu o. Değilmiş ama., meğer yedi aydır bitirmenin yollarını deli gibi arar dururmuş.. ve işte bulmuş: Tabanca!
Delikanlı’nın. aynı saniyecik içinde anlayıverdiği budur.

Köşk

Köşk, Boğaziçi’nin Anadolu yakasında, küçük bir koy’a kırk metre kadar yukarıdan bakardı. Çengelköy ile Kanlıca arasındaki kıyı yolunun peşpeşe gelen dönemeçlerinden birisinde, yamaçta açılmış elli iki basamaklı bir taş merdivenle çıkılırdı. Yoldan görünmezdi. Sandallardan ve küçük motorlardan da öyle. Onu ancak gemilerin üst güvertelerinden, o da iyi bakarsanız seçebilirdiniz.
Arkasında kocaman bir meyve ve sebze bahçesi ile küçük bir koru vardı. Köşk o yandan, yâni Kısıklı Caddesi’ne çıkan sırttaki yoldan da görülemezdi.
Yapılalı, aşağı yukarı, altmış yıl olmuş ve varlığı yörede de unutulup gitmişti. Adı artık bir tapuda, bir de telefon rehberinde yazılı idi. İki kilometre kadar ötedeki karakol görevlileri, ona çoktandır İhtiyar’ın köşküi derlerdi. Ama, aralarında İhtiyar’ı gören bile yoktu. Adamın bütün islerini sağır ve dilsiz bir uşak görüyordu. Oysa, Dünya’dan kopmuş bu köşk, Türkiye’yi sarsan, Türkiye insanlarını her alanda derinden etkileyen bütün olaylarda ve bu olayların hazırlanışında bir çeşit Başkomutanlık Karargâhı olmuştur:
Millî Güvenlik görevlileri bunu, basın terminolojisinde Anarak Olaylar diye geçen devrim denemelerinden birincisi, yığınla yargılama, tutuklama ve, sonunda da, Genel Af İle kapandıktan sonra anlayabildiler. O zaman da, herhangi bir açıklamanın hiç bir yararı olamayacağını, tam tersine bir sürü sakınca doğurabileceği anlaşıldı. Böylece de, İhtiyarin kendisi gibi İhtiyarın Köşkü de bilinmezliğini koruyup gitti
İlgili serviste “İhtiyar’ın Dosyası” diye anılan belgeler, raporlar, yorumlar vardır. Onlar bugün için nasıl bir değer ve önem taşırlar? Bu soru, elbette, bir romanın konusu değildir. Zaten onları, ayrıntıları ile bilemeyiz de Doğrusunu söylemek gerekirse, bu konuda, sorumlulardan dişe dokunur üç, beş cümlecik bile almış değiliz. Bu roman, bir gazetede beraber çalıştığımız değerli bir polisadliye muhabirinin yardımları ve Delikanlı’ya rastlayışımızın sonucudur.
Gerçi, biz İhtiyar’ı da tanımış, onunla Lokanta’da sayısız akşamlar geçirmiştik Ama doğrusu bu o günlerde, yâni bu büyük macerayı bir rastlantı ile öğrenmeden önce, biz, şaşılacak canlılığı yüzünden gerçek yaşı kestirilemeyen bu seksenlik adamı Dünya’dan kopmuş, daha doğrusu Dünya’nın ve insanların meselelerini umursamayan hattâ dertler ve meseleler artıp çetrefilleştikçe keyiflenen acayip, belki de sapık emekli bilim adamı bildik.
İhtiyar, asıl İŞ çevresinin on, on beş kişilik kodamanları dışında, hep öyle bilindi; hâlâ da öyle bilinir. Bugün bile Öğrencilerine veya onu şuradan, buradan, özellikle de Lokanta’dan tanıyanlara, şu romanda okuyacaklarınızdan yüzde birini söyleyecek olsanız, hiç kuşkunuz olmasın, en azından, palavracı sayılır, alaya alınırsınız. Nitekim, biz de, ilk konuşmalarımızda Delikanlı’yı bir paranoyak sanmıştık. Ama sonra sonra, anlattıklarının, verdiği yet…

Bir önceki yazımız olan Tarihin Tanıklığında Ermeniler ve Rumlar kitap özeti - Ali Güler başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ iki = 5

Kitap özetleri © 2013