Kitap özetleri

Kitap özetleri

Gelmiş Bulundum Kitap Özeti

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Eilime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

***

“Bir”in Derdi “İki

Kendini, anlatmak, hep anlatmak… bıkmadan, usanmadan, sonuna kadar anlatmak şeklinde vareden bir bitmez tükenmez dil akışı-aktarımını bilebildiyse şiirimiz, bunu öncelikle Nâzım Hikmet’e, ama pek çok yönden ve daha fazlasını Edip Cansever’e borçludur; iddiayı daha anlaşılır kılmak adına eklemek gerekir ki mesele nicelikle ilgili değildir ve mesela, külliyatının cesametiyle hem Nâzım Hikmet hem de Edip Cansever’in yazdıklarını geride bırakan Fazıl Hüsnü Dağlarca anlatmamış, söylemiştir.

Anlattığı, tek kelimelik bir maceradır Edip Cansever’in… ama işte, öyle bir “tek kelime”dir ki o macera, geçmişi ve şimdiyi, içine geleceği de katıp “ân”da kavrayan binbir kollu kapsayışıyla “varoluş”un akla geldik gelmedik tüm konaklarına uğrar; eğleşir de o konaklarda bir zaman, ama hangi konakta ne süre eğleşirse eğleşsin, bir sonraki konağın çağrısı kaçınılmazdır ve bir zaman da söz konusu o “yeni” konağın suyundan içmek üzere yola koyulmak zorunda kalır; sonra bir konak daha, sonra bir daha… yalnızlık çünkü, sonsuzdur; insan gibi; ki bunu, başı sonu yalnızlık demek olan ömür adlı o kutlu macerayı, Şairin Seyir Defteri adını verdiği kitabının girişindeki şu dört dizeyle, (dünya durdukça duracak, ancak has şairlerin harcı bir mükemmel dille) gene Edip Cansever’in kendi özetler: “Doğanın bana verdiği bu ödülden / Çıldırıp yitmemek için / İki insan gibi kaldım / Birbiriyle konuşan iki insan”.

Bu şah şiir. Edip Cansever’in (reddettiği İkindi Üstü ve ölümünden sonra yayımlanan Gül Dönüyor Avucumda adlı kitapları da dahil) onsekiz kitaplık külliyatının da özetidir gerçi… ama söz konusu dört dizeyi epeyce indirgemeci davranarak “doğa-ödül-insan” kavramlaştırmasıyla ele aldığımızda, sadece kişi ve şair olarak Edip Cansever macerasının bir mükemmel özetiyle değil, felsefe’nin bin yıllardır çözmeye uğraştığı bir “çözülmez bilmece”nin, Şiir’ce tam (ve ona mükemmel niteliğini kazandıran) alçakgönüllü çözümüyle de karşı karşıya kalırız; “çıldırıp yitmemek için” vurgusu ise meseleye (felsefe’ye) şair katkısıdır, ki yukarıda anıldığı üzere ancak has şairlere mahsustur. Buradaki “ödül”, başlıbaşına “yaşamak” olarak okunabileceği gibi, pekâlâ, bahşedilmiş (durmaksızın kaynayan, taşan, uçan, sonuç olarak hiç susmayan), kişiyi çıldırtacak ölçüde gözalıcı-güzel-zengin- sonsuz bir iç dünya olarak… ya da eldeki kalem (yazma yeteneği, bahtı) olarak okunabilir; bu ya da bunlarla (bu arada yalnızlıkla da) başedebilmenin yegâne yolu, kişinin bir kendi “daha” bulabilmesidir ancak… ki Şair, kendinden bir “kendi” daha çıkarıp karşısına koyarak, onunla konuşup ona anlatarak bulacaktır çözümü. Toparlamak adına son bir çabaya daha girişirsek söylenecek söz şudur: Yalnızlığın ilacı yoktur… ama işte söz konusu bu devasızlık nedeniyledir ki, kişiye “kendini bulmak” gibi eşi menendi yok bir armağan bahşeder; fazladan, bu armağanı başkalarıyla, mesela insan kardeşleriyle de paylaşabilmek gibi bir çoğalma-çoğullama-çoğullaşma konağına varır ki serencâm, varana-bulana ne mutlu!

Edip Cansever’in (daha sonra çocuksu ölçüde “naif” bulup da reddedeceği) İkindi Üstü’nden başlayarak varmak özlediği konak budur; öyle bir konak ki, çaresi yok yalnızlığa bir çare, bir eş bulsun, avunsun.

Dirlik Düzenlik’in “Masa Da Masaymış Ha…” başlıklı şiirinde “Adam ha babam koyuyordu” derken aradığı budur; Yerçekimli Karanfil’in “Yangın” şiirinde “Tıkır da tıkır işleyen apartmanlar vardır ya, sakın ha! / Ya da her sabah / Göğe bir yüz metre kollarınızla” ya da “Buz Gibi” şiirinde “Aşk iyidir bak / Duyumunu artırır insanın” derken; Umutsuzlar Parkı’nın “Amerikan Bilardosuyla Penguen V” şiirinde “Siz değil, o kadar ayrı gidiyor ki sizden / O ne mi, yaşadıklarınız belki” derken; Petrol’ün “Phoenix” şiirinde “Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum / Yeniden doğmak için çıkardığım yangından” derken; Nerde Antigone’nin “Medüza” şiirinde “Ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur / Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler” derken; Tragedyalar’ın “Tragedyalar III – Koro” şiirinde “Bir yankı: durmadan yalnızsınız / Durmadan yalnızsınız” derken; Çağrılmayan Yakup’un IV. şiirinde “Biz işte onunla birlikte savunacağız beni / Düşlerimi ve düşlerimden arta kalan ellerimi / Biz ikimiz” derken; Kirli Ağustos’un “Ha Yanıp Söndü Ha Yanıp Sönmedi Bir Ateş Böceği” şiirinde “O kadar yalnızım ki birden, gördüm de / Binlerce yıldızıyla bu sonsuz mağaranın içini / Ha yanıp söndü, dedim / Ha yanıp sönmedi bir ateş böceği.” derken; Şairin Seyir Defteri’nin “Kuşatma” başlıklı şiirinde “Doğasın sen, doğasın, yarat beni yeniden / Ey yalnızlığımı kuşatan yalnızlık” derken… Sonrası Kalır; Ben Ruhi Bey Nasılım; Sevda ile Sevgi; Bezik Oynayan Kadınlar; İlkyaz Şikâyetçileri; Oteller Kenti… derken, aradığı budur: Bulunca biz kardeşleriyle de paylaşacağı bir “kendi” daha yaratmak… ya da daha doğru ifadesiyle “kendini keşfetmek”.

Gene has şairlerin harcı bir kehânetle, “Sonrası Kalır” diye, olabilecek “en son sözü” söylemek bahtı da Edip Cansever’in olmuştur; sonsuzluk diye bir şey varsa ve biz “burda”ysak, sonrası hep kalacaktır çünkü; sonrası, olsa olsa “bir sonra” gelenle, gelenlerle… “bir”ken “iki” olmayı özleyenlerle; mesela, Gelmiş Bulundum’dan yola çıkıp “sonrası”nı merak edecek sizlerle gelecek… Öyleyse, bir daha: Şair’e, okuruna, ne mutlu!

Bedirhan Toprak
22 Ekim 2002 / Üsküdar

MASA DA MASAYMIŞ HA…

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu

Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu

Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu

DİPSİZ TESTİ

Beni dinlersen Üsküdar’a gitme
İbrahim’i görme şiir yazma
Şu herkesin bildiği düzlük
Bu deli alacası çayır
Ardıç kuşu türkülü sokak
Senin için değil

Sen yoksun
Çevrende kimseler yok
Zengin de olsan
Yoksulluğun gitmez

DİRLİK DÜZENLİK

Bir hoş oldum ele güne karşı
Herkeslerden utandım
Bir yanım insanlı kahve
Dünyalar dolusuydu bir yanım

Ah beyler söylemesi güç
İşim bitince kahvelik olurum
Bana cezveler tutulunca
Bir yanlara çevrilidir başım

İşte bu yüzden arayı bozdum
Dünyalar gözükmedi gözüme
Nelere dadandım o yüzden
Mehtaba alıştım pisi pisine

Yollar benimmiş gibilerden
Durmaklı yürümekli bir gece
Kahvenin etrafında şiirler uçuşur
Herkes bir şeyler bırakır çarşıların içinde

Alıştım bir kere işim iş
Köşe bucak alaca duman
En azdan bir gökyüzü
Çarşıyı görmeden edemem

Kahveci kahveye uzanır şurda
Akşamı bitiren yanıma gelir
Bir de utanmak olmasa
Dünyayı seviyorum demektir

Bir önceki yazımız olan Tarihin Tanıklığında Ermeniler ve Rumlar kitap özeti - Ali Güler başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


9 × üç =

Kitap özetleri © 2013