Kitap özetleri

Kitap özetleri

Gelinler ve Nedimeler Kitap Özeti

İyi kızlar için zaman su gibi akıp gider. Bi de bakar iyi kız, kısmen eğlenceli hayatının ilk otuz yılı uçup gitmiş. Ve ne sağ ne de sol elinde  parıldayan bir şeyler var!

En yakın arkadaşının mihraba yürümesine sadece yarım saat kala, Evie, hayatının en önemli nedimelik görevini başarıyla yerine getirmeye çalışıyor. O da gelini damada teslim etmek elbette! Bütün şartlar aleyhine gelişse de, en azından özgüvenini artıracak yeni göğüs destekleri var. Yakışıklı ve çekici Jack, sahte memelerin elbisesinin yakasından fırladığına şahit olana dek de feci güvenecek zaten kendine!

27 yaşındaki Evie, hayatında hiç aşık olmamış ve asla olmayacağına inanan aklı başında bir gazeteci. E, tabii, neredeyse gönlü kurumuş bu genç kadının, ajandasındaki onca düğünde nedimelik yapma fikrinden de odü kopuyor. Ne var ki, Jack bu düğünlerin bir parçası haline geldiğinde işler değişiyor. Ve terslikler Evie’nin yakasını bırakmıyor! Mesela Jack, esmer bomba Valentina’nın sevgilisi. Kadın, bildiğiniz bomba! Yirmi beş santimlik bir vibratörle (pardon ama iyi kızlar da oyuna gelebilir) yaşadığı talihsiz macera ise Evie’nin önüne çıkan ve çıkacak olan engellerden sadece başka bir tanesi!

***

1. Bölüm

Forest of Bowland, Lancashire
24 Şubat, Cumartesi

En yakın arkadaşım elli iki dakikaya evleniyor ve otel süiti Glastonbury festivali ana konser alanının üçüncü günkü haline benziyor.

Odaya klasik düğün öteberisi saçılmış durumda -ve ben gelinin kendisini de bu kategoriye sokuyorum. Grace hala yarım makyajı ve sabahlığıyla.

Öte yandan ben son on dakikayı kuaförden dönerken araba kapısına sıkışan saçlarındaki çiçekleri hayata döndürmeye çalışarak geçirdim.

Buklelerini bol bol spreyleyip boş kutuyu dört direkli karyolaya fırlatıyorum.

“Şimdi tamam olduğundan emin misin, Evie?” diye soruyor büyük, antika aynasında kirpiklerini rimellerken. Trevor Sorbie’ye rahat bir emeklilik sağlayacak kadar çok saç spreyi kullandığım için kendimden eminim.

“Kesinlikle,” diyorum.

“Yapay durmuyor, di mi?” diye devam ediyor bronzlaşma pudra kutusunu alarak.

Kontrol amaçlı buklelerine dokunuyorum. Fiberglastan yapılmış gibiler.

“Tabii ki, hayır,” diye yalan atıyorum ve sırf bir şey yapmış olmak için, kafasına taktığı tuhaf görünüşlü, otuz küsur saç tokasındaki yaprakları düzeltiyorum. “Çiçeklerin mükemmel. Saçın mükemmel. Her şey mükemmel.”

Suratıma bakıyor. Yok, hiç ikna olmadı.

Forest of Bowland’deki Inn at Whitewell’in gelin süitindeyiz. Burası o kadar güzel bir yer ki, Yüzüklerin Efendisi‘nde Tolkien’in Shire’ına ilham kaynağı olmuş ve öylesine huzurlu ki, Kraliçe emeklilik günlerini burada geçirmek istediğini söylemiş. Çok mantıklı, zira Kraliçe, nüfusun buraya parası yetecek % 0.001’lik kısmının içine girebilir.

Bu arada biz henüz manzaraya bakma fırsatı bulamadık, çünkü zamanımız yok. Dolayısıyla bu kocaman pencereli, şık ve antika mobilyalarla dolu süiti resmen harcıyoruz.

“Süper! Harika. İyi! Teşekkürler,” diyor Grace nefes nefese. “Pekala, sırada ne var?”

Bunu bana neden soruyor, bilmiyorum. Çünkü hiç kimse böyle bir olayda tavsiye verecek kadar kuşbeyinli değildir.

Bir kere, ben bu düğün saçmalıklarına hiç alışık değilim. Gittiğim son düğün seksenlerin ortasındaydı. Annemin kuzeni Carol, hayatının aşkı, fasulye sırığı, Brian’la evleniyordu. Brian üç sene sonra bir Seventeen Stone ressamı ve dekoratörle kaçtı. Carol rakibesinin salon, merdiven ve sahanlıklarında çıkardığı su götürmez şekilde profesyonel işe rağmen yıkıldı.

O düğünde kabarık bir etek giymiştim ve bütün gün otel komisinin elini bırakmamıştım. Eğer o zaman bunun hayatımın en anlamlı ilişkilerinden biri olacağını bilseydim, en azından adını hatırlamaya çalışırdım.

İşte Grace’in bendense köşedeki dolaplı saate akıl danışması için başka bir sebep daha: Bir gün evlenebileceğimle ilgili ciddi şüphelerim var.

Hakkımda yanlış bir izlenime kapılmadan önce önemli bir noktayı açıklamalıyım. Evlenmeyi istemediğimden değil -çok isterim. Ben sadece evlenebileceğimi sanmıyorum.

Çünkü hayatımda şöyle bir acı gerçek var ki, tam tamına yirmi yedi yaşındayım ve tüm dürüstlüğümle itiraf ediyorum, ben hiç aşık olmadım. Hatta aşka yakın bir his bile duymadım. Dolayısıyla en uzun ilişkim üç ay sürdü. Kısacası, Pamela Anderson AA beden sutyenler için neyse, ben de aşk için oyum. İkimizin uyuşması mümkün değil.

En komiği de nedir biliyor musunuz, bunun kutlanması gereken bir durum olduğunu düşünen pek çok insanla karşılaşıyorum. Bağlanma konusunda yeteneksizliğimin beni genç ve özgür kıldığını varsayıyorlar.

Ama ben böyle hissetmiyorum. On yedi yaşındayken, diğer herkes gibi, The Female Eunuch’u okuyup koltukaltlarımı üç hafta tıraş etmedim, ama özgürleşmenin bu şekilde olmadığını biliyorum.

Geçen hafta ayrıldığım Gareth bu olaya tipik bir örnek. Gareth çok tatlıydı -hala tatlı. Güzel bir gülümsemesi vardı. İyi bir kalbi. Düzgün bir işi. Her zamanki gibi başta her şey yolundaydı. Liverpool’daki evime yakın Penny Lane şarap barında bir şişe Chianti’yle hoş akşam sohbetleri ve sinemada geçen tembel pazar öğleden sonraları.

Ama daha dört haftadır birlikteydik ve ben her şeyin bittiğini biliyordum. Ha, Gareth bana annesi ve babasıyla Kuzey Galler’de üç gecelik bir karavan tatili önerisinde bulunuyordu, o başka. Çenesindeki küçük, tatlı gamzeyi düşünmekten vazgeçeli çok olmuştu ve tırnaklarının arasındaki kiri aklımdan çıkaramıyordum. Ve kütüphanesindeki en entelektüel şeyin bir otomobil dergisi oluşunu. Ve tahmin edersiniz ki, daha fazla dayanamadım.

Tamam, kabul ediyorum, Gareth’ın söylediği ya da yaptığı hiçbir şey o kadar korkunç değildi. Hele bazı kadınların nelere katlandığı düşünülürse. Yine de, kendime bir erkeğin yapabileceği en kötü şeyin, George Eliot’ı Minder‘daki bir erkek oyuncu sanması olmadığını tekrarlamama rağmen, Gareth’ın bana uygun olmadığını biliyordum.

Zaten hiçbiri bana uygun değil ya neyse.

Uzun lafın kısası, yirmi iki yıllık aradan sonra şimdi bir yıl içinde üç düğüne katılacağım ve hepsinde nedimeyim. Ve bugünkü kargaşayı göz önünde bulundurduğumda, sıradakilere sinirlerim dayanır mı, bilmiyorum.

“Ayakkabı!” Grace böyle bağırdıktan sonra yoluna çıkanı tekmeleyerek odada dört dönüyor.

Saatime bakıyorum: Otuz bir dakikamız kaldı. Grace tıpkı hamilelik testinin sonucunu bekleyen bir ergen gibi bir aşağı bir yukarı dolanıyor. Dudak fırçasını alıp duraksıyor.

“Belki önce gelinliğimi giymeliyim,” diyor. “Ya da dur, çorabım nerede? Bir dakika, önce şu bukleleri tekrar maşalayayım. Sen ne dersin?”

Nereden bileyim?

“Çorap,” diye kekeliyorum.

“Haklısın. Evet. Çorap. Tanrım, çorabım ne cehennemde?

2. Bölüm

Bugünkü velvelenin düğün heyecanından kaynaklandığını söylemek isterdim ama bu sahne Grace’in son beş yılki hayatının sadece minicik bir parçası. Sözünü ettiğim süre zarfında stres seviyesi sadece tavan yapmakla kalmadı, üç kat yukarı çıkıp süper yalıtımlı çatı katından çatıya çıktı.

Bu histerinin başlangıç noktası, dört yıl önce kızı Polly doğduktan sonra tam zamanlı çalışma hayatına geri dönmesidir. Zıvanadan çıkış anıysa, iki numaralı bebek Scarlett’ın geçen kasımda dünyaya gelişidir (Şu anda Grace’in suratının rengi, bebeğinin doğumhanedeki rengiyle tıpatıp aynı).

Grace’in çantasının içindekiler yerlere saçılıyor ve nihayet çorabını buluyor.

“Buna çok dikkat etmeliyim,” diyor.

Yatağın kenarına oturup paketi açıyor ve birini çıkarıyor. Sonra bir çift Doc Martens giyen bir duvar ustası zarafetiyle ayak başparmağını çoraba sokuyor. Eh, tabii ki ayağı, doğruca çorabın içinden geçiyor. Tüylerim diken diken oluyor.

“Hass…” diye başlıyor, ama dört yaşındaki Polly banyodan çıkınca pişman olacağı bir şey söylemeden susmayı başarıyor. “Tanrım! Tanrım! Tanrım!” diye devam ediyor. “Tek çorabım buydu. Gitti on sekiz pound!”

“Ne?” Yok artık. “On sekiz poundluk bir çorabın sadece başparmak geçirmez değil, aynı zamanda nükleer patlamalara karşı dayanıklı olması gerekir.”

Yirmi altı dakika kaldı. Acemi olabilirim ama bu hızla gidersek yetişmeyeceğimizi bilecek kadar zekiyim. Üstelik içerisi şimdiden bir ER atmosferine bürünmeye başladı. “Sana nasıl yardım edebilirim?” diye soruyorum. “Hımmm, Polly’nin saçı,” diye bağırıyor Grace kolyesini bulmak için banyoya koşarken.

“Gel bakalım, Pol,” diyorum enerjik bir tavırla. Ama halıya Molton Brown nemlendirici sürmek Polly’ye daha çekici geliyor.

“Haydi hayatım,” diye tekrarlıyorum. Sesimin kararlı ve arkadaş canlısı çıkmasına bilhassa özen gösteriyorum. Zira küçük bir çocuğa çaresizliğimi belli etmek istemem. “Saçlarını yapmamız gerek. Haydi!

Şimdi de naran ji sıvı sabunun peşinde.

“Pekala, kim manken olmak ister?” diye şakıyorum. Eh, her yolu denemek gerek öyle di mi?

“Ben!” diye bağırıyor ayağa fırlayarak. “Ben büyüyünce manken olacağım.”

Şansıma inanamıyorum. Geçen hafta bir deniz biyoloğu olmak istiyordu.

Polly’nin sarı, yumuşak buklelerini iki yandan topuz yapıp parlak tokalarla tuttururken saate bakıyorum. Yirmi üç dakika kaldı. Elbisem hala kapının arkasında asılı ve makyaj namına tek yaptığım, çenemdeki sivilceye Clearasil sürmek.

En iyi taktiğin kendime hızla çekidüzen verip gelinin giyinmesine yardım etmek olduğuna karar veriyorum. Dolayısıyla banyoya gidip lüks, ayaklı küvetin kenarına tünüyor ve makyaj yapmaya başlıyorum. Makyaj da ne makyaj ama. Bir ekspresyonist resim yarışmasına katılan üç yaşındaki bir veletten farkım yok.

İşim bittiğinde kapının arkasından elbisemi alıp yanlarını deodorant lekesi yapmamaya çalışarak kafamdan geçiriyorum. Sonra sonucu görmek için aynaya bakıyorum.

Eh. Bir J-Lo değil, ama idare eder.

Elbise vücut hatlarımı düzgün gösteriyor ve Tanrı sizi klasik bir İngiliz kadını olarak yaratmışsa bu her zaman bir bonustur. Şişman olduğum için değil. Genele bakılırsa, ortalama bir kilodayım. Ama vücudumun üst kısmıyla -tahta göğüs- alt kısmı -koca popo- iki ayrı insana ait olması gerekiyormuş gibi duruyor.

Omuz hizasındaki saçlarımın normalde mat, kuş bokuna benzer bir rengi var, ama birkaç yıldır neredeyse sarışınım. Tabii bunda geçmiş yıllardaki Sun In bağımlılığımın ve son yıllarda attırdığım gölgelerin etkisi büyük.

Bugün için saçlarımı özenle kıvırttırdım -pardon, dağıttırdım. Bu doğal modeli yakalamak iki saat on beş dakika aldı ve bir korkuluğu bile diken diken edebilecek kadar etkili saç ürünleri kullanıldı. Ve gelişigüzel makyajımla çenemdeki sivilceye rağmen galiba bugün hiç de fena görünmüyorum.

Tam Grace’e eşlik etmek için odadan çıkarken lavabonun kenarında çantamı görüp bir şey unuttuğumu hatırlıyorum. Çok önemli bir şey. Görünüşümü tamamlayacak son vurucu unsur. Silikon göğüs takviyelerim.

Wonderbra’dan çok daha etkili ve göğüs ameliyatından çok daha ucuz (£49.99). Ne zamandır bunları denemek için ölüyordum. Silikon takviyelerimi elbisemin önüne tıkıştırıp düzgün durmaları için kıvrılıp büküldükten sonra aynaya bakıyorum.

Gülümsememe engel olamıyorum.

Belki hala bir Nuts kapak kızı değilim, ama doğanın bana bahşettiklerini bundan daha cömertçe sergileyemezdim (ya da bahşetmediklerini mi demeliydim?) Yeni mal varlığımı Grace’e göstermeye hazırlanıyorum ki, bitişik odadan bir çığlık geliyor.

Gelin bir kriz yaşıyor.

3. Bölüm

Grace otelin telefonunu kulağına yapıştırmış, “Nikah çikolatalarıma NE OLDU?” diye cıyaklıyor. “Eridiler mi?” Suratı daha da kırmızılaşıyor. “Nasıl erirler?” Elini alnına koyuyor.

“Pekala, ne kadar kötüler? Yani hala kalp şeklindeler mi?” Bir duraksama.

“Ahhhhhhhhhhhhh!”

Telefonu çarparak kapatıyor. Eyvah!

“Eee, hala kalp şeklinde miymişler?”

“Görünüşe bakılırsa, artık kedi tuvaletinde bulabileceğin bir şeye benziyorlar,” diyor kederle. “Tacım nerede? Tacımı gören var mı? Ah, Tanrım, onu da kaybettim.”

“Hayır, kaybetmedin,” diyorum biraz yatışması için. “Buralarda bir yerde olmalı.” Korkarım, bir uydu navigasyon sistemine ihtiyacımız olacak.

“Anne,” diyor Polly. “Benim külotum yok.”

Bir önceki yazımız olan Tarihin Tanıklığında Ermeniler ve Rumlar kitap özeti - Ali Güler başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dokuz + 1 =

Kitap özetleri © 2013