Kitap özetleri

Kitap özetleri

Gelin Kitap Özeti

Kralın emrine karşı gelmek olanaksızdı ve İskoçya’nın en güçlü toprak sahibi Alec Kincaid,İngiliz bir gelinle evlenmek zorunda kalmıştı.Baron Jamios’un en güzel kızı Jaime, Alec’in seçtiği gelindi.Alec’in ilk dikkatini çeken Jamie’nin menekşe rengi gözleri ve öfke dolu cüretkar bakışları olmuştu.Bu kadın, korkusuz savaşçının adeta ruhuna dokunuyor, şehvetiyle onun bedenini kavuruyordu.Jamie her şeye rağmen duygularına söz geçiripona teslim olacakmıydı?Yoksa zaten teslimiyetleri katışıksız, ihtirasları yatışmış mıydı?
“Unutulmaz bir hikaye, unutulmaz karakterler!…
Johanna Lindsey

Iskoçya, 1100
Ölüm bekleyişi sona erdi.
Alec Kincaid’in kadını en sonunda toprağa veriliyordu. Hava, çıplak tepedeki cenazenin etrafında toplanmış olan şu birkaç oymak üyesinin yüzündeki ifade kadar kötüydü.
Heiena Louise Kincaid kutsal olmayan topraklara gömülüyordu, çünkü güçlü oymak beyinin yeni gelini kendi canına kıymış ti, bu yüzden de Hıristiyan mezarlığının dışında bulunan bir mezara mahkûm edilmişti. Kilise mutlak ve affedilmez bir günahı olan bu bedenin kutsanmış topraklarda bulunmasına izin veremezdi. Kilise liderlerine göre, kötü bir ruh çürük elmaya benzerdi ve bozulmuş bir ruhun saf ruhları kirletmesi göz ardı edilemeyecek kadar ileri düzey bir ihtimaldi.
Şiddetli yağmur, oymak üyelerinin üzerine yağıyordu. Kırmızı, siyah ve şûpürgeotıı renginde Kincaid ekoseli kumaşa sarılı beden, yeni yapılma çam tabuta beceriksizce konulduğundan sırılsıklam olmuştu. Ölü karısına başka hiç kimsenin dokunmasına müsaade etmeyen Alec Kincaid defin işini tek başına izlemişti.
Yaşlı Peder Murdock diğerlerinden hatırı sayılır bir uzaklıkta duruyordu. Huzursuz görünüyordu, kusursuz bir merasimin eksikliğini hissettiği her halinden belliydi. İntihar sebebiyle ölümü kapsayan dualar yoklu. Herkes Helena’nın çoktan cehenneme gittiğini bildiğinden, yas tutanlara imkân dâhilinde nasıl bir teselli verebilirdi ki? Kilise onun acıklı kaderine hükmetmişti, intiharın tek cezası ateşin yanındaki ebediyetti.
Benim için kolay olmadı. Diğer oymak üyeleri gibi ciddi ifademle pederin yanında dikiliyordum Helena’ya bir yararı do­kunmadığını bilsem de dua ediyorum. Hayır, Tanrı’ya şükranla­rımı sunuyorum çünkü bu sıkıcı iş nihayet bitti.
ölmek Helena’mn fazlasıyla uzun zamanını aldı. Tam uç gün boyunca can çekişmesine ve ümitle karışık korku dolu anlara kat­lamak zorunda kaldım, bu süre içerisinde gözlerini açmaması ve lanet olasıca gerçeği söylememesi için Tanrı ‘ya yalvardım
Kincaid’in gelini ölüm anını uzatarak bana işkence çektirdi Bunu yüreğimi ağzıma getirerek yaptı elbette. En sonunda Kıncaid ekoseli kumaşı onun yüzüne bastırarak bu eziyete son verdim Bu benim hiç de uzun zamanımı almadı ve Helena, zayıf düşmus haliyle, bana karşı koyamadı.
Tanrım, ne kadar da memnuniyet verici bir andı. Yakalanma korkusu ellerimi terletiyordu, heyecandan adeta bedenim uyuşu­yordu.
Cinayetten yakamı kurtardım Oh, kurnazlığımla övünebılmeyi nasıl da arzuluyorum. Tek kelime edemiyorum, elbette sevincimi de bakışlarıma yansıtmıyorum.
Dikkatimi Alec Kincaid’e çeviriyorum. Helena’nın kocası açıl­mış mezarın basında duruyor. Kafası öne eğik, yumruk haline ge­tirdiği elleri ise iki yanında. Gelininin günahkâr ölümüne kızgın mı yoksa üzgün mü diye merak ediyorum. Kafasının içinden ne­ler geçirdiğini bilmek zor, çünkü o daima duygularım özenle maskeleyebildi bir adam.
Kincaid, şu an her ne hissediyorsa benim için fark etmez. Ka­rısının ölümünü zaman içinde unutacak Hak ettiğim mevki için ona meydan okumadan evvel benim de zamana ihtiyacım olacak Pederin ansızın acı acı öksürüşü dikkatimi dağıtıyor. Ağlamak ister gibi bir hali var. Soğukkanlılığını toplayıncaya dek ona uzun uzun bakıyorum. Sonra basım iki yana salkımaya başlıyor Artık ne düşündüğünü biliyorum. Aklından gecenin yüzünden okunuyor.
Kincaid’in kadını onların hepsini utandırmış. Tanrı bana yardım etsin, gülmemeliyim.

İngitere, 1102

söylenilenler doğruysa, adam ilk karısını öldürmüştü.
Baba, kadının öldürülmeyi hak etmiş olabileceğini söyledi. Bu, bir baba için kızlarının önünde dile getirebileceği en talih­siz sözlerden biriydi. Baron Jamison da yaptığı gafın farkına vardı. O anda, hiç kuşkusuz, düşüncesizce ağzından çıkan yorumunundan ötürü pişmanlık duyuyordu.
Dört kızından üçü Alec Kincaid hakkındaki bu iğrenç dedikodudan zaten haberdardı. Babalarının o üzücü olayla ilgili acımasızca öne sürdüğü fikri çok fazla umursamadılar. Şirinlik muskası Mary, büyük salonda, aklı karışık babasının bir ka­deh utanç giderici birayı yuvarlamak için oturmuş olduğu dik­dörtgen masanın etrafında çevik ve uygun adımlarla yürürken baronun ikizleri Agnes ve Alice kendilerine özgü sinir bozucu alışkanlıkları gereğince, uyum içerisinde hıçkıra hıçkıra ağlı­yorlardı, ikizlerin lanetler yağdıran gürültülü nakaratları eşli­ğinde babasının nazik, küçük Mary’si günün birinde kendi ev­lerine de gelmesi beklenen Highland savaşçısı hakkında işitti­ği utanç verici dedikoduları art arda sıraladı.
Mary, kasten ya da farkında olmadan, ikizleri çığlık çığlığa ağlamaya teşvik ediyordu. Buna şeytanın sabrı bile dayanmaz­dı.
Baba, İskoçyalı’yı kendince tam destek vererek savunmaya çalıştı. Aslında şimdiye dek o savaşçıyla hiç karşılaşmadığı, ya da adamın şeytanî karakterine ilişkin kötü, edepsizce söylentiIcrden başka herhangi bir şey işitmediği için butun olumlu sözlerini ondan yana sarfetmek zorundaydı.
Fakat tüm bunlar boşıtnaydı.
Evet. harcadığı caba adamdan yana olma çabasıydı fakat söylediklerine kızları, bir nebze olsun, kulak vermiyorlardı. [Su onun daha önce dikkatini çekmemiş olmalı ki sağlam bir geğirti ve homurdanma eşliğinde bunun farkına vardı; melekleri onun fikirlerini önemsemiyorlardı.
Baron, kızlarını sakinleştirmede son derece yetersiz kaldı, zira bugüne kadar hiçbiri onu sıkıntıya sokmamıştı. Şimdi ise, her nasılsa, ipleri eline almanın en önemli şey olduğunu hissediyordu. İskoç olsun ya da olmasın, davetsiz misafirlerinin önünde aptal durumuna düşmek ya da kızları buyruklarına aldırış etmemeye devam ederlerse budala yerine konmak istemiyordu.
Ağız dolusu birayı üçüncü kez mideye gönderdikten sonra Baron az da olsa cesaretini topladı. Dikkat çekmek amacıyla yumruğunu tahıa masaya vurdu, ardından Iskoçyah’dan katilmişçesine söz etmenin saçmalık olduğunu ifade etti,
Demeci herhangi bir tepki ya da eleştiriyle karşılanmadığında, öfkesi baskın çıktı. Pekala… eğer tüm bu dedikodular doğruysa, o zaman belki de Iskoçyalı’nın karısı bu tiksindirici eylemi hak etmiş olabilirdi. Tahminine göre, otası sıkı bir dayak bu hazin sonun başlangıcını teşkil etmekteydi ve her eylemin bir yapılış nedeni vardı; dövmeninki kontrolün bir anlık kaybedilişinden ileri geliyordu.
Yaptığı bu açıklama Baron Jamisoıı’a tamamıyla mantıklı geldi. Yorumlarıysa dikkatli bir dinleyici grubu kazandırdı, yine de kızlarının yüzlerindeki kuşkulu ifadeler ulaşmayı umduğu sonuç değildi. Değerli melekleri ona sanki burnunun ucundan sarkan dev bir sülüğü fark etmişçesine korku dolu gözlerle bakıyordu. Aniden salak olduğunu düşündüklerini hissetti Tepesi atan baron bir volkan gibi patladı ve zavallı kadının, muhtemelen, efendisine defalarca saygısızlık etmiş olabileceğini haykırdı. Bu ders saygısız kızlarının kafalarına iyice sokmaları için biçilmiş kaftandı.
Baron, kızlarına yalnızca Tanrı ve baba korkusunu aşılamaya çalışıyordu. İkizler yeniden feryat etmeye başladıklarında Baron bu hususta ne denli başarısız olduğunu anladı. Çığlıklar başını ağrım. Kulak tırmalayıcı gürültüyü engellemek için avuçlarını kulaklarına bastırdı, ardından Mary’nin öfke dolu bakışlarına karşın gözlerini kapadı. Baron pütürlü di? kapakları yere dcğinceye dek sandalyesinden aşağı kaydı. Bası öne eğikti, cesaretini yitirmişti, ümitsizce sadık uşağı Herman’a dönerek en küçük kızını yanına çağırmasını emretti.
Kır saçlı uşak bu emirle rahatlamış görünüyordu, efendisinin buyruğunu yerine getirmek için odadan ayaklarını sürüyerek ayrılmadan önce birkaç kez basını salladı. Baron, uşağın emrin tam zamanında verildiğini sessizce mırıldandığını işittiğine Kutsal Haç üzerine yemin edebilirdi.
En fazla on dakika sonra baronun adaşı kaosun tam ortasından geçiyordu. Baron Jamison derhal sandalyesinde doğruldu Herman’a demin fısıldadığı eleştirisinden haberdar olduğunu bildirir nitelikte tatlı serî bir bakış fırlattı, sonra da onu çatık kaşlarının menzilinden çıkardı. En küçük kızının gelmekte olduğunu gördüğünde ise rahatlayarak derin bir iç çekti
Jamie’si kontrolü ele geçirecekti.
Baron jamison gülmekte olduğunu fark etti, ardından Jamie’si yanmdayken durumun kötüye gitmesinin pek de mümkün olamayacağını İçten içe kabul etti.
Öylesine büyüleyici bir görüntüsü vardı, o kadar tatlıydı ki İnsan ona bakarken tüm tasalarından kurtulabilirdi. Kişiliği de güzelliği kadar etkileyiciydi. Jamie güzelliğini büyük ölçüde annesinden almıştı. Uzun, kuzguni siyah saçları ve menekşe rengi gözleri babasına ilkbaharı anımsatıyordu, teni ise yüreği kadar saf ve kusursuzdu.
Baron bütün kızlarını ne kadar çok sevcligiyle övünse de gizliden gizliye Jamie onun gurur ve neşe kaynağıydı. İşin en şaşırtıcı kısmı ise kızın gerçek biyolojik babası Baron değildi. Jamie’nin annesi Baronun ikinci karısıydı. Kızını doğurmak üzereyken ona gelmişti. Jamie’nin babası olan adam ise geliniyle evlenip gerdeğe girdikten aşağı yukarı bir ay sonra savaşta ölmüştü.
Baron Jamie’yi kendi çocuğu gibi sahiplenmiş ve herhangi birinin ondan üvey kızı olarak söz etmesini yasaklamıştı. Onu kollarına aldığı ilk andan itibaren kız kendisine ait oluvermişti. Jamie, meleklerinin en küçüğü ve en görkemlisiydi. İkizler ve Mary ancak dikkatli gözlere sahip birinin anlayabileceği türden duru bir güzellikle ödüllendirilmişti, fakat babasının sevgili küçük Jamie’si, şöyle bir kere bakanın bile ayaklarını yerden kesebilirdi. Gülümsemesi bir şövalyeyi atından edebilecek düzeyde oluşuyla nam salmıştı, babası arkadaşlarına onu ballandıra ballandıra anlatmaktan büyük keyif alıyordu.
Şimdiye dek kızlarının arasında önemsiz de olsa herhangi bir kıskançlık yaşanmamıştı. Agnes, Alice ve Mary önemli gördükleri bütün meselelerde yol göstericiliğinden ötürü içgüdüsel olarak küçük kızkardeşlerine yöneliyorlardı. Onlar da babalarının sık sık yaptığı gibi ufaklığın tarafım tutuyorlardı.
Jamie yuvalarının gerçek hanımıydı. Annesi toprağa verildiği günden beri, babasının en küçüğü bu ağır yükü sırtlamıştı. Değerli olduğunu erkenden ispatlamıştı ve emir vermekten hoşlanan, fakat düzen kurmada yetenekli olmayan Baron tüm sorumluluğu Jamie’ye vererek bir hayli rahatlamıştı
Babasını asla hayal kırıklığına uğratmadı. Jamie son derece aklı başında ve sorunsuz bir kızdı. Annesinin öldüğü günde bile ve daha sonrasında hiç ağlamadı. Baron, Agnes ve Alice’in kızkardeşlerinin disiplinli tabiatından ders almalarını arzulamaktaydı.
Sürekli her şeye ağlama eğilimi içindeydiler. Baron dış görünüşlerinin onları bütünüyle değersiz olmaktan alıkoyduğunu düşünse de günün birinde duygusal kızlarını eş olarak alacak lordların haline şimdiden acıyordu.
En çok Mary’si için endişeleniyordu. Bu eleştirisini asla dile getirmediği halde, onun düşünüldüğünden de bencil olduğunu biliyordu. Mary kendi isteklerini kızkardeşlerininkilerden üstün tutuyordu. Daha da büyük kabahati ise heT nedense, kendisini babasından bile üstün görüyor olmasıydı.
Evet, Mary yalnızca bir kaygı vesilesi değil aynı zamanda ara bozucu bir kız idi. Sırf zevki uğruna sorun yaratmaktan hoşlanırdı. Baron’un içini kemiren bir şüphe vardı. Acaba Jamie Mary’e hanımefendice olmayan fikirler ini aşılıyordu?
Ama bu sanısını söze dökmeye asla cesaret edemiyordu, çünkü bunun aksi kanıtlanırsa en küçüğünün gözünden dûşüverirdi.
Jamie onun gözdesi olmasına karşın. Baron kızının kusurlarından bihaber değildi. Jamie’nin nadiren açığa çıkan öfkesi, bir orman yangını bile çıkarabilirdi. Mizacında inatçı bir taraf da gizliydi. Babası uygulamasını bilhassa yasaklamış olsa da annesinden miras kalan iyileştirme yeteneğine sahipti. Hayır, Baron onun bu yatkınlığından hoşnutsuzdu, zira serfler ve malikane hizmetkârları onu sürekli olarak babasının rahatını sağlama asli görevinden uzaklaşıırıyorlardı. Jamie sıklıkla bir bıçak yarasını kapamak ya da birilerinin dünya üzerinde daha rahat bir yaşam sürmesini sağlamak için gecenin kör karanlığında yatağından kaldırılıyordu. Baron özellikle gece gelen çağrıları umursamıyordu, çünkü genellikle kendi yatağında horul horul uyuyor, bu yüzden de rahatsızlık duymuyordu, fakat gün içinde gelen müdahaleleri bunun dışında tutuyordu, özellikle de kızı hasta ve yaralıları iyileştirmekle meşgu! olduğu zamanlarda yemeğini beklemek zorunda kalıyordu.
Bu düşünce ona esefle iç çektirdi. Sonra ikizlerin çığlık atmaktan vazgeçtiklerini fark etti. Jamie fırtınayı çoktan dtndirmişti. Baron Jamison uşağına kadehini tekrar doldurmasını işaret etti ve kızının büyüsünü yapmayı sürdürmesini izlemek için arkasına yaslandı.
Kızkardeşleri odaya girdiğinde Agnes, Alice ve Mary ona doğru koşturdular. Her biri ona hikâyenin farklı bir uyarlamasını anlatmaya çalışıyordu.
Jamie onların yorumlarından hiçbir anlam çıkaramadı. Kısık sesiyle “Gelip masada babanızla oturun,” önerisinde bulundu. Tatlı bir gülümsemeyle “Ancak o zaman bu yeni sorunu bir aile gibi çözüme kavıışturabiliriz,” diye ekledi.
Alice göz kenarlarını silerek “Bu sadece bİT sorun değil, çok daha fazlası,” diye sızlandı. “Bunun çözüme kavuşturulabileceğini sanmıyorum, Jamie. Gerçekten sanmıyorum.”
Agnes “Bu sefer babamız sorun çıkardı,” diye homurdandı, ikizlerin küçük olanı masanın altındaki taburelerden birini çe……..

Bir önceki yazımız olan Tarihin Tanıklığında Ermeniler ve Rumlar kitap özeti - Ali Güler başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ dört = 11

Kitap özetleri © 2013