Kitap özetleri

Kitap özetleri

Fraulein Stark Kitap Özeti

“Dayım hem manastır kütüphanecisiydi hem de yüksek bir din görevlisi. Geniş, yuvarlak kenarlı şapkaları vardı. Bin yıllık İncil’i eline alacak olduğunda, annemin iç çamaşırlarına benzeyen siyah eldivenler giyerdi hep. Dayımın deyişiyle, kitap teknemizin güvertesinde Aristoteles’ten zonaya kadar her şey tamamdı.”

Aynı zamanda yüksek bir din görevlisi olan manastır kütüphanecisi, uzun bir yaz tatili boyunca yeğenini yanına alır. Yeğen, barok tarzı kütüphanenin değerli döşemesini korumak için ziyaretçilere keçe terlik giydirmekle görevlendirilir. Genç çocuk kısa zaman sonra kendisine yeni dünyaların kapısının açıldığını farkedecektir, kitapların ve kadınların dünyası. Büyülenmiş gibi kitap okumaya başlar, ancak kadın ziyaretçilerin eteklerinin altına kaçamak bakışlar atmaktan da kendini alıkoyamaz.

Manastır kütüphanecisine hizmet etmekle görevli Fräulein Stark çocuğun çalışmasından rahatsızdır. Aralarındaki sessiz çekişme yazın sonunda adı konmamış bir sevgiye dönüşür.

***

1

Dayım hem manastır kütüphanecisiydi hem de yüksek bir din görevlisi. Geniş, yuvarlak kenarlı şapkaları vardı. Bin yıllık İncil’i eline alacak olduğunda, annemin iç çamaşırlarına benzeyen siyah eldivenler giyerdi hep. Dayımın deyişiyle, kitap teknemizin güvertesinde Aristoteles’ten zonaya kadar her şey tamamdı.

Tıpkı bir sirk palyaçosu gibi iyice hazırlandığı numaraları vardı muhterem kütüphanecinin. En sevdiği numarası şöyleydi: “Başlangıçta söz vardı” diyordu, “sonra kütüphane geldi ve üçüncü ve en son olarak da bizler, biz insanlar ve nesneler.” Bunları söylerken önce tavana yani Tanrı’ya işaret eder, sonra kendini yani kütüphaneyi gösterir, sıra üçüncü ve sonuncuya geldiğinde ise bakışlarını odada gezdirip tek tek her konuğu süzerdi.

Sunak basamaklarını dayım kadar zarifçe tırmanan kimse yoktu. Ayin elbisesini sol eliyle toplar, parlak kırmızı ipekten eteklerinin altında tokalı pabuçları basamaklarda adeta dans ederdi. Mesih’in dönüşüm sözünü [Wandlungswort]* coşkuyla, hattâ kendinden geçercesine yüksek sunak resmine doğru fırlatışını izleyen herkes korkuyla, neredeyse biraz da tiksinerek başını öne eğiyordu. Ayini sona erdirirken söylediği “İtemissa-est!”[“Barış içinde gidin!”] sözü gökgürültüsü gibi patladığında, dalıp gitmiş izleyici birden kendine gelir, hemen ardından üstüne serpilen takdis edilmiş suyla ıslanırdı. Eğer sayın kütüphanecinin o gün keyfi yerindeyse, cemaati kutsadıktan sonra orta sahını boylu boyunca hızla aşarak orgun başına geçer, borular ötmeye, zemin sarsılmaya başlardı. Bu muazzam ses fırtınası katedralin kubbesini yerinden kaldırıp uçan balonlar gibi Alpsteingebirge zirvelerinin ardına sürüklese, herhalde kilisenin bakıcısı Fräulein Stark da, kütüphane görevlileri de hiç şaşırmayacaktı.

2

1805’te Fransız Devrimi Eski İsviçre Konfederasyonu’na [die Alte Schweiz]* ulaştığında, manastır yönetimi lağvedildi, rahipler dört tarafa dağıldı. Buna rağmen dindar halk katedrale akın etmekten geri kalmıyordu. Ortaçağ’dan beri dünyaca tanınan kütüphanenin de tüm koleksiyonu korundu, eski manastır binasının güney kanadında ikinci ve üçüncü kata taşındı. Ceviz ve kiraz ağacıyla kaplı salon, yüksek pencerelerden ışık düştüğünde, adeta soğuk ve ıslak bir taş deryasında süzülen barok bir uzay gemisi gibiydi. Selefi gut illetinden çok çekmiş olduğu için, dayım kendi odalarını kalın halılarla kaplamıştı. Yemekten sonra gidip divana uzandığı çalışma odası sigara, tıraş losyonu ve kitap kokularının doldurduğu pelüş kırmızısı bir kovuğa dönüşmüştü. Odadaki yontma filin dişleri gerçek fildişiydi, yassı kafasında viski ve konyak şişelerinden oluşmuş bir taç vardı. Köşede bir semaver fokurdar, her ikonun ve Meryemana tasvirinin önünde gece gündüz hakiki balmumundan yapılmış mumların alevleri titreşirdi. Dayım yemeklerini uzun bir masanın başında yerdi. Yemek odası manastırların katı ciddiyetini yansıtıyordu. Yüksek tonozu kaplayan alçı düz beyaz bırakılmış, kapılar parlak siyaha boyanmıştı. Eski başrahiplerin ve manastır kütüphanecilerinin normal boydan daha büyük resimleri, balmumu gibi solgun ve dudaksız yüzleriyle sanki birer hayaletti. Ama dayımın önündeki kısımda masa damaskoyla örtülmüştü, porselen tabakla gümüş takımlar birbiriyle uyumluydu ve Tirol şarabı dayımın kadehine kristal bir sürahiden dolduruluyordu.

Bütün bunları hazırlayan ise Fräulein Stark’tı.

3

Kilisenin hizmetçisi olan Fräulein Stark yemeğini mutfakta yer, yemek salonuna veya efendisinin odasına sadece Monsenyör çıngırağı çaldığı zaman girerdi. Gerçi aradaki kapı hep açık durduğundan, dayım Stark’ın çorbayı höpürdetişini, Stark da dayımın sigara yakışını duymak zorundaydı; ama bu iki kişi asla aynı masaya oturmuş, yatağa birlikte girmiş değildi. Hattâ epeydir yattıkları mezarlara bile yan yana gömülmemişlerdi.

Adı Magdalena’ydı. Appenzell bölgesinin yüksek dağlarında büyümüştü. Annesi öldüğünde henüz küçük bir çocuktu. Kadın sekizinci ya da dokuzuncu çocuğunu doğurmaya çalışırken hayattan ayrılmıştı, ama içine kapalı bir köylü olan babasının buna pek aldırdığı yoktu. Karısı ölmeden önce hep susan adam, bundan sonra da konuşmadı. Dünyaya hep şüpheyle bakar, hele kendi çocuklarına daha da az güven duyardı. Küçük Magdalena’dan, onun öğretmeninden ve her gün boğumlu işaret parmağının tırnağını kullanarak birkaç satırını sökmeye çalıştığı İncil dışında yazılı ne varsa hepsinden nefret ediyordu: yasalardan, gazetelerden, tarifelerden, telefon rehberlerinden, sütçülükle ilgili broşürlerden, resmi gazeteden, kendi askerlik hizmet belgesinden, hattâ hayatını kazandığı domuz yetiştiriciliğine ilişkin düzenlemelerden. Yazı geçirmek için Alpler’in ücra köşelerine çıkmışlardı, kilise ve okuldan çok uzaklardaydılar. Karısı alelacele gömüldükten sonra, adam çocuk sürüsünü alıp bütün yıl boyunca kalmak üzere durmadan rüzgârın uğuldadığı, daha ekimde kışa gömülen, iyice yukarılardaki güneş görmez bir vadiye taşındı.

Dindar biri miydi Fräulein Stark? Öyle olsa gerek. Ama onunki herhalde kendine göre, Appenzell yöresine has ve çok kadınca bir dindarlıktı. Çarmıhta kanları dökülen İsa onu ilgilendirmiyordu. Erkeklere göre bir şeydi bu – ücretli Roma askerleri ve Yahudi Farisiler’le budalaca bir didişme. Oysa katedralin arka sahınındaki bir tür kovukta duran kara Meryemana tasvirini her sabah ziyaret ederdi. Burada kendini evinde hissediyor, huzur buluyor, dar alnındaki kırışıklıklar kayboluyordu. Sonra birdenbire (bunu birçok kez görmüştüm) ikisinin de, hem ağaçtan yontulmuş Meryemana’nın hem de güçlü kuvvetli Magdalena Stark’ın yüzünde aynı gülümseme beliriyordu: kadının Appenzell dağlarından şehre indirdiği, muhterem manastır kütüphanecisinin evine taşıdığı bir gülümseme.

Dayım geniş etekli cüppesiyle kitaplarının arasında dolaşıp dururken, Fräulein Stark pantolon giymeyi tercih ediyordu. Saygıdeğer kütüphaneci hayattan zevk almayı seven, ağzının tadını bilen biriydi, ama bir maneviyat adamı olarak nesneler ve nefis dünyasını aşmış olduğundan da emindi. Dürüst, iyi niyetli ve sade biri gibi görünmeye dikkat ederdi. Fräulein Stark, Appenzell’li bir kadından pek beklenmeyecek kadar boyluydu, en azından Monsenyör’ü geçiyordu. Dayım da etli dudakları, yuvarlak göbeği ve din adamı üniformasının altından bile kendini belli eden şakacılığıyla zayıf ve kuru selefinden farklıydı. Bir gece geç vakit, yara bere içinde iki yaşlı adamla birlikte düşe kalka manastırın kapısından girdiğinde, Stark hiç tereddüt etmeden iki sarhoşu kovalamış, birden uysallaşıveren Monsenyör’ü katalog salonunun labirent gibi dolambaçlı rafları arasından geçirip gölgelikli ve perdelerle çevrili yatağına kadar sürüklemişti. Ben bunu çok eğlenceli bulmuş, hattâ gülmüştüm. Ama geceleri hep mavi bir eşofman giyen Stark beni kolumdan yakalayıp tıpkı Monsenyör’e yaptığı gibi tam bir kararlılık içinde odama götürdü. Dayımın gece hayatına ilgi duymamdan hoşlanmamıştı anlaşılan. Sert bir sesle, kusacak olursa kulaklarımı tıkamamı emretti: “Haydi şimdi yatağa, iyi geceler!”

Manastır kütüphanecisi durmadan yazar, bültenler çıkarırdı. Elif görünce mertek sanılan, resim, çizim filan bilmeyen bir dünyada yetişmiş hizmetçisi ise satır çizgisini bir türlü tutturamayan kargacık burgacık bir çocuk yazısıyla ancak kendi adını karalayabiliyordu: Frl. Stark. Geniz sesiyle alnının ardından çıkar gibi bir Appenzeller lehçesi konuşurdu. Oysa dayım bütün dünya dillerine vakıftı: Latince, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce ve hattâ dediğine bakılırsa, Rusça. “Bak Nepos [yeğen]” derdi gürleyen bir sesle, “İvan Abramoviç gibi gülüyorum şimdi: ho, ho, ho, he, he, he!”

Dayım timsah derisinden çantalar, modaya uygun şapkalar, şemsiyeler, parfümler göndertirdi kendine. Hattâ bir keresinde kadın tıraş makinesi almıştı. Fräulein Stark gelen bu hediyeleri alt raflardaki kitapların ardına tıkıp ona ördekler kızartır, sığırdili için kırmızı şarap sosu hazırlar, oruç zamanı dayım yirmi kilo vermeye niyetlendiğinde de baharlı orman otlarıyla tatlandırılmış nehir alabalığı koyardı sofraya. Kışın yatağına sıcak su torbaları doldurur, yazın sıcaktan bunalan, oflayıp puflayan dayıma kırmızı astarlı tiril tiril bir cüppe giydirirdi. Güya bu cüppeyi Roma’daki seçkin bir mağaza Monsenyör için özel olarak dikmişti.

“Hakiki ipek” diyordu Fräulein Stark, “bundan daha zarif bir kumaş yok.”

Ama ben var diyordum, aklımdan dayımın kütüphaneci eldivenlerini geçirerek.

4

Yola çıkmama daha birkaç hafta varken evimi fena halde özlemiştim bile. Üstelik Stark’tan da korkuyordum. Ama gelir gelmez kendimi fevkalade iyi hissetmeye başladım. Burası daha hoştu. Evde yine kundak masası hazırlanmış, beşik kurulmuş, doğum ilanı taslakları yazılmış, pudra satın alınmıştı – bebek pudrası. Üçüncü veya dördüncü kez aynı şey oluyordu ve hepimiz işin yine kötü gideceğini seziyorduk. Annem yine ancak bir ölü doğuracak, kana bulanmış bir topak hastanenin arka kapısından domuz bakıcılarına verilecekti. Bunu duymak bile istemiyordum. Annemle babam haklıydı: Benim yerim kütüphaneydi. Katalog salonunun arkasında deri ciltli kitaplar, atlaslar, yerküreler ve güneş sistemi modelleriyle dolu kendime ait bir odam vardı. Salondaki mumyaya dokunmam, katedralde org taburesine oturmam, çatı katında dolaşmam serbestti. Ve en önemlisi, dayım bana bir görev vermişti, ben de ekibe dahildim, onlardan biriydim. Sen çalışmıyorsun, bir mevki sahibisin diye sıkı sıkıya belletmişti dayım. Bunu duymak hoşuma gidiyor, kendimi iyi hissediyordum. Para kazanmıyordum gerçi, ama yaptığım iş günden güne ve kadından kadına biraz daha heyecanlı, biraz daha esrarlı hale gelmekteydi…

İş sabah dokuzda başlıyordu. Eski manastır binasının merdiven boşluğunda ziyaretçilerimizin yüksek sesle konuşarak yukarı çıkışını duyardık. Ama konukları karşılayacak olan iki görevli (eski alışkanlıklara uyarak yerlerine hep on dakika erken gelirlerdi) önce çöküp başlarını devirir, beklerlerdi. Yorgundular, bir önceki günün yorgunluğu vardı üstlerinde, ömür boyu çömelmenin, beklemenin, pineklemenin yorgunluğu. Çan dokuzuncu kez çalıp sesi iyice sönmeden işe başlamayı düşünmüyorlardı. Sonunda eldivenli sol ellerini kaldırıp tersiyle titreye titreye esneyen ağızlarını kapatırlardı. Bu da bittikten sonra yüzlerindeki pek eskilerden kalma, çoktan silinmiş umutsuzlukla birbirlerine bakarlardı. Çünkü dokuzuncu çan sesi de kesilmişti artık ve girişin üstündeki kara çan gerçekten sallanmıştı! Ayağa kalkmak lazımdı, sürgüyü çekmek lazımdı, ziyaretçileri içeri almak lazımdı. Kapı bekçisi ana girişi açar, yine beyaz eldivenleri, yeşil üniforması ve sirklerdeki gibi bir şapkası olan vestiyer görevlisi bankosunun arkasına geçip uyuklamayı sürdürerek, nizamname gereği vestiyere bırakılması gereken şeyleri alırdı: paltolar, şemsiyeler, çantalar, sırt çantaları, piknik sepetleri, yiyecekler, bastonlar, kısacası kutsal kitaplar dünyasına ve değerli barok döşemeye zarar verebilecek ne varsa. Sonunda vakit gelir, ilk otobüsten boşalan tüm ceket ve çantaların teneke vestiyer markalarıyla değiştirilmesi tamamlanmış olurdu. Sadece kadınlar şapkalıydı artık. Gıcırdayan lastik ayakkabılar giymiş bir lise öğretmeninin eşliğinde uzun koridordan bana doğru gelmeye başlarlardı. Özür dilerim, burada biraz ara vermek zorundayım-

5

çünkü görevimin ne olduğunu anlatabilmek için önce bu barok kitap mabedinin parke döşemesinden bahsetmem gerek. Kiraz ve çam ağacından yapılmış döşeme gemi güvertesi kadar alımlıydı ve keman gövdesinden daha hoş sesler veriyordu. Hasılı -dayımın aslında hiç aldırış etmeden diyeceği gibi- hasılı, yani kısacası: Kutsal bir sahneydi bu zemin, duvarların ahşap kaplamalarına, hafif dalgalı kitap dolaplarına, rokoko inceliğindeki gömme sütunlara doğru hevesle uzanıyor, açık-koyu damarlar ve titreşimler halinde yukarıya ve dışarıya taşıyor, tonozlarda ve tavan resimlerinde bile yuvalanıyordu. Böylece kiraz ağacının ahşabıyla sarmalanan gökyüzü bir dünyevilik, güneş ışığıyla yıkanan zemin de bir göksellik edinmekteydi.

Lastik ayakkabılar şimdi hareketsiz, sessizce bekliyorlar.

Ben önlerine bir çift keçe terlik koyuyorum. Lise öğretmeni yukarıdan gülümseyerek ayakkabılarının üstüne geçiriyor bunları. Bir sonraki lütfen!

Bir sonraki de terlikleri giyiyor, eşiği geçip ayağındaki keçeleri içerdeki döşemede kaydırarak ilerliyor. İşte benim vazifem buydu: Gelen her ziyaretçiye küçük, orta veya büyük keçe terliklerden uygun olanını bulup vermem gerekiyordu. Etrafı keçeyle sarılmamış hiçbir ayakkabının geçmesine izin veremezdim. Herkesin ancak -bizim orada terliğe dendiği gibi- “evlikle” eşiği aşmasını, barok salona ve kitaplara yumuşak bir yürüyüşle gitmesini sağlamalıydım. Bir sonraki lütfen!

Tabii bu çok büyük bir sorumluluktu. Keman tahtası kadar hassas, zarif kakmalarla süslü döşeme o kadar değerli sayılıyordu ki, göreceği en küçük bir zarar, örneğin ökçeli bir ayakkabının sivri topuğunun yumuşacık kiraz ağacına batıp bırakacağı minik bir iz, dayım ve kütüphane yardımcılarının dehşet içinde bağrışıp yırtınmasına yol açardı. Ama önemli bir sorunla karşılaştığım yoktu, ziyaretçilerimiz görgülü insanlardı, çoğu okumuştu ve ayakkabılarını uysalca keçe kılıfa geçiriveriyorlardı. Ben, dayımın deyişiyle kütüphane kilisesinin cümle kapısındaki terlik çömeziydim. Sabah dokuzdan akşam altıya kadar (arada bir saat öğle tatili yaparak) dikkatimi insanların bacakları ve ayakları üzerinde topluyor, gelmelerini bekliyor ve durduruyordum: Teşekkür ederim oğlum! Bir sonraki lütfen! Ve çoğunun dediği gibi sergi ziyareti “yapılıp” bittikten sonra, çıkarılan terlik çiftlerini çok düzenli tuttuğum terlik sıralarında yerlerine koyuyordum. “Kitap teknesinin güvertesinde” derdi dayım “akıl, yani düzen en yüksek prensiptir.”

6

Bir temmuz akşamıydı. Dayım seçkin Roma mağazasından gelme ipek cüppesini giymişti; Stark ise fitilli kadife pantolonu ve kareli gömleğiyle tipik Alp kılığındaydı. Her zamanki gibi dayım masanın başındaki makam koltuğuna kurulmuş, peçeteyi göğsüne takmış, bir yandan sadelik ve çileciliği överken bir yandan da pahalı kolonyayla ıslatılmış damasko mendili hafif hafif alnına dokunduruyordu. Ben masanın uzun kenarındaydım, ama biraz aşağıda, Monsenyör’den iki sandalye mesafede. Sırtım açık duran mutfak kapısına dönüktü ve akıllı uslu bir öğrenci rolünü oynamaktaydım. Dayım kaşını kaldırdığında (bunu hep sol kaşıyla yapardı) ben de onun düşüncelerle dalgalanan alın çizgilerinden etkilenerek hep sol kaşımı seğirtmeye çalışıyordum. “Öff,” dedi dayım, “ne bayıcı hava!”

Fräulein da her zamanki gibi yemeğini yan tarafta yemekteydi. Çorba kaşığını her höpürdetişinde koca yemek salonunda her şey sanki biraz daha anlaşılmaz ve tatsız hale geliyor, saatin tıkırtısı artıyor, karşımdaki duvarda asılı başrahip ve kütüphaneci yüzleri giderek parlak siyah bir cilayla kaplanıyordu.

Dayım başını kaldırıp baktı.

Stark duruyordu kapıda.

“fiu terlikler” dedi, “çocuğa göre değil hiç.”

Elimizdeki kaşıkları bırakıverdik.

“Ağzından yanlış bir söz mü çıktı yoksa?” diye sordu dayım.

“Hayır, işini iyi yapıyor.” Stark bir an sustu, sonra ekledi: “Belki biraz fazla iyi!”

Dayım çıkıştı: “Saçmaladığınızın farkında mısınız?”

“Hayır.”

“Mesele nedir?”

“Çocuğun ruh selameti mesele, dinimizin ne buyurduğu.”

Fräulein bir süre öylece durdu kapıda. Kollarını kavuşturmuş, dudakları ve gözleri gerilip kısılmıştı.

Dayım sol kaşını kaldırdı. Ben de onun bakışları altında üzüntüyle omuzlarımı kaldırdım. Fräulein birden kuvvetli elleriyle sofradaki kâseyi kavrayıverdi, gözlerini kâseden ayırmadan mutfağa götürdü. Hemen yakındaki kulede saat çeyreği vurmaktaydı o sırada, akşam güneşi gökyüzünü kızartmaya başlamıştı. Dayım ve ben öylece kalakalmıştık. İkimiz de bunun arkasının geleceğini hissediyorduk. Nitekim Stark hemen tekrar kapıda belirdi, yüzünde Meryemana gülümseyişiyle konuştu: “Yeğeniniz, Monsenyör, Altıncı Emre karşı çıkarak günah işliyor!”

“Nasıl olur?”

“İffetsiz bakışlarıyla.”

Dayım sırıtarak terden parlayan başını salladı. Belli ki biraz afallamıştı. Sonra toparlandı. Ellerini masaya, çorba tabağının iki yanına koydu, sırtını tahtı andıran koltuğunun arkalığına dayadı. Bakışını tavana yönelterek “Fräulein Stark,” dedi, “çıngırağı çaldığımı hatırlamıyorum.”

Kadın başını salladı. “Ben düşündüm, oğlanı kütüphane yardımcılarının yanına verelim.”

“Ama hayatım, buranın şefi kim?”

“Siz” dedi Stark kurnazca, “kitaplarla uğraşıyorsunuz, çocuğa benim gözkulak olmam gerekiyor.”

“Yeğenim neredeyse orada kalacak.”

“Scriptorium’da [yazıcılar odası].”

“Hayır” dedi dayım.

“Evet.”

“Fräulein Stark, hic est nepos praefecti, bu şefin yeğeni -”

“Doğru” diye dayımın sözünü kesti Stark, “zaten işte bu yüzden! Yeğeniniz de küçük bir Katz olduğu için, bilhassa dikkatli olmamız gerek.”

Fräulein Meryemana gülümseyişini takınmıştı. Dayım tekrar tavana bakarak kayıtsız bir tonla “Çocuk babasının soyadını taşıyor” dedi.

Mobilyalar karanlığa bürünmüştü. Avlunun öbür ucunda gökyüzü kıpkırmızı ateşten bir duvar gibi manastır damının üstünde yükseliyordu. Haklıydı dayım: Annemin eski soyadı Katz’tı, kendininki de. Ama sanki ikisi de bu adı yitirmişti, annem evlenerek, dayım ise papaz olarak – artık Monsenyör diyorlardı ona. “Bizim Fräulein” dedi iç çekerek, “basit bir kişi.”

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


altı + 2 =

Kitap özetleri © 2013