Kitap özetleri

Kitap özetleri

Flashforward Kitap Özeti

Amerikan ABC kanalında aynı adla yayınlanan ve dünya üzerinde milyonlarca tutkunu olan dizi filmin senaryosunun dayandığı metindir Flashforward.

CERN olarak adlandırılan ve çok sayıda ülkenin katılımıyla İsviçre’de, yerin altında kurulmuş laboratuarda “Higgs” veya “Tanrı parçacığı” olarak bilinen ve evreni var ettiği iddia edilen “ilk maddeyi” elde etmek için o güne kadar görülmemiş güçte enerji üreten “çarpışma” deneyi için düğmeye basılmıştır. Fakat düğmeye basılır basılmaz beklenmedik olaylar dizisi başlar: dünyadaki herkes birkaç dakikalığına uykuya dalar ve insanların bilinçleri yirmi bir yıl sonrasına gider. Bu birkaç dakika sona erip insanlar kendilerine geldiklerinde herkes gelecekle ilgili bilgi sahibi olmuş ve inanılmaz olaylar yaşanmaya başlamıştır.

“Uluslar arası kabul görmüş Robert J. Sawyer kadar geniş bir hayal dünyası olan çağdaş bir bilim kurgu yazarının var olduğunu düşünmek hayli zor.”
The Toronto Star

“Robert J. Sawyer yetenekli ve hatta cüretkâr bir anlatıcı.”
Amazing Stories

“Sawyer günlük yaşama ilişkin olayları tuzla buz olmuş bir dünya görüntüsüyle tasvir eden parlak bir üslubun sahibi.”
The Gainesville Sun

1

Birinci Gün: 21 Nisan 2009, Salı

UZAY  ZAMANINDAN  BİR DİLİM.

CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırışı’nın kontrol binası yeni bir binaydı; 2004 yılında binanın yapımına müsaade edilmiş, 2006 yılında da bina tamamlanmıştı. Binanın iç kısmında “çekirdek” adı verilmiş olan bir avlu yer alıyordu. Her ofiste ya binanın iç tarafındaki bu çekirdeğe, ya da dışındaki CERN’in geniş kampusuna battan bir pencere vardı. Çekirdeğin etrafındaki dörtgen alan iki kat yüksekliğindeydi ama asansörler dört farklı yerde duruyorlardı: seminin üstünde iki farklı seviyede, kazan dairesi ile deponun bulunduğu bodrum katında ve eksi 100 metrede. Burası, çarpıştırın tünelinin çevresini dolaşmak için kullanılan 27 kilometrelik monorayftek raylı demiryolunun başlangıç noktası olan meydana açılıyordu. Tünel, tarlaların, Cenevre Havaalanı’nın ve Cura Dağları’nın eteklerinin altından geçiyordu.

Kontrol binasının ana koridorunun güney duvarı on dokuz farklı uzun bölmeye ayrılmışa: bunların her biri CERN’e üye ülkelerden gelen ressamlar tarafından mozaiklerle süslenmişti. Yunanistan’ın dekore ettiği bölmede Democritus ve atom kuramının doğuşu, Almanya’nınkinde Einstein’ın  yaşamı   ve   Danimarka’nınkinde  de   Niels Bohr’un hayatı tasvir edilmişti Mozaiklerin hepsi fizikle ilgili değildi; Fransa, Paris’in siluetim resmetmiş; İtalya ise üzümleri temsil eden binlerce cilalı ametist tasının oluşturduğu bir üzüm bağı sergilemişti.

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın (LHC) ana kontrol odası, iki kenarının tam olarak ortasına yerleştirilmiş, yana doğru açılan iki geniş kap ısıyla kusursuz bir kareydi. Oda iki katlıydı; tur gruplarının olup biteni izleyebilmeleri için üst kat camla kaplıydı. CERN Pazartesi ve Cumartesi günleri 9:00 ve 14:00 saatleri arasında insanların üç saat boyunca tesisi gezmelerine izin veriyordu. Camların altındaki duvarlarda, her birinde beş tane olmak üzere, on dokuz üye ülkenin bayrağı asılıydı; yirminci boşlukta Avrupa Birliği’nin mavis arı bayrağı yer alıyordu.

Kontrol odasında düzinelerce konsol vardı. Bir tanesi parçacık enjektörlerini çalıştırmak için kullan ılıyordu ve deneylerin başlangıç aşamasını kontrol ediyordu. Onun yanında yan dönük duran bir başka konsolun üzerinde, LHC deneylerinin ürettiği parçacıkları tanımlamak ve kaydetmek için kullanılan büyük yer altı sistemleri AİÇD (Ağır iyonları Çarpıştırma Deneyi) ve CMS (Kompakt Müon Solenoid) algılayıcılarının kaydettikleri sonuçları gösteren 10 gömülü monitör bulunuyordu. Üçüncü konsolun üzerindeki monitörler, kıvrımlı yer altı çarpışıma tünelinin aksamlarını gösterirken, tavandan aşağı sallanan bir modelde de monorayın rotası tarif ediliyordu.

Kanada doğumlu bir araştırmacı olan Lloyd Simcoe enjektör konsoluna oturdu. Kırk beş yaşında, uzun boylu ve yeni tıraş olmuş biriydi. Gözleri maviydi. Yanları ve arkası üste göre daha kısa olan saçı oldukça koyu kahverengiydi; hatta neredeyse yansı grileşmiş olan şakak bölgesini saymazsak, siyah bile denebilirdi.

Atom fizikçileri zevkli giyimleriyle tanınmazlardı ve Lloyd da bir İstisna değildi. Ama birkaç ay önce dolabındaki tüm giysileri Kurtuluş Ordusu’nun Cenevre birimine bağışlamayı kabul etmiş ve nişanlısının onun için yeni kıyafetler almasına izin vermişti. Gerçeği söylemek gerekirse kıyafetler onun için biraz fazla gösterişliydi ama hiç bu kadar zarif görünmediğini de itiraf etmeliydi. Bugün üzerinde bej bir takım elbise gömleği, mercan renginde bir ceket, dışarıda cepleri olan kahverengi bir pantolon ve modaya uygun siyah deri İtalyan ayakkabılar vardı. Lloyd aynı zamanda evrensel statü sembolleri olarak kabul edilen eşyalara da sahipti: ceketinin iç cebine taktığı Mont Blanc dolma kalem ve İsviçre yapımı ahin bir analog saat.

Sağındaki algılayıcı konsolunun önünde, moda uzmanı ve nişanlısı olan mühendis Michiko Komura oturuyordu. Lloyd’dan on yaş daha küçük olan otuz beş yaşındaki Michiko’nun küçük, kalkık bir burnu ve o ara popüler olan ense hizasında kesilmiş, ışıl ışıl siyah saçları vardı.

Michiko’nun arkasında Lloyd’un birlikte araştırma yaptığı Theo Procopides duruyordu. Lloyd’dan on sekiz yaş daha genç olan Theo yirmi yed is indeydi. Orta yaşlı ve muhafazakâr Lloyd’a kıyasla daha hareketli ve esprili olan Yunanlıyla Lloyd, Crick ve Watson takımında birlikte çalışıyorlardı. Theo’nun kıvırcık, kalın ve koyu renk saçları, gri gözleri, çıkık bu çenesi vardı. Hemen hemen her zaman kırmızı kot giyerdi; Lloyd bu kotu hiç sevmezdi ama artık otuz yasın altındaki hiç kimse mavi kot giymiyordu kotun üstüne, üzerinde dünyanın dört bir yanından çizgi film karakterlerinin resimleri olan sonsuz tişört koleksiyonunun içinden seçtiği Tweety’li tişörtünü giymişti. Diğer konsolların başında düzinelerce bilim adamı ve mühendis vardı.

Küpün yukarı kaldırılışı.

Klimanın hafif uğultusu ve aletlerin havalandırmalarının çıkardıkları ses dışında kontrol odası oldukça sessizdi. Tüm gün boyunca bu deneye hazırlanan herkes gergin ve sinirliydi. Lloyd etrafa baktı ve derin bir nefes aldı. Nabzı hızlanmıştı ve midesinde bir karıncalanma hissediyordu.

Duvardaki saat analog, önündeki konsolda duran ise dijitaldi. İkisi de hızla 17:00′ye yaklaşıyorlardı ve Lloyd, Avrupa’da geçirdiği iki yıldan sonra bile, saati hâlâ 5:00 P.M. olarak düşünüyordu. Lloyd, AİÇD algılayıcısını kullanan binlerce fizikçinin birlikte çalıştığı bir grubun başkanıydı. O ve Theo, bugünkü parçacıkları çarpıştırma deneyi için iki yıl birlikte çalışmışlardı bu iki ömür boyu bile sürebilecek bir işti. Amaçlan, Büyük Patlama esnasında, evrenin ısısı 10.000.000.000.000.000 dereceyken ortaya çıkan enerji seviyelerini yeniden yaratmaktı. Bu işlem sayesinde Higgs bozonundan sonra uzun süredir aranan ve yüksek enerji fiziğinin kutsal kadehi kabul edilen, kütleye sahip diğer parçacıklarla etkileşime giren parçacığı tespit etmeyi umuyorlardı. Eğer deney ise yararsa Nobel Ödülü onların olacaktı.

Deney baştan sona otomatik olarak gerçekleştirilecekti ve her şey dakikası dakikasına ayarlanmıştı. İndirilecek bir şalter ya da kapağın altına gizlenmiş bir düğme yoktu. Evet, bu deney için gereken programın esas birimlerini Lloyd tasarlamış, Theo da programlamıştı ama şimdi her şey bilgisayarın kontrolü altındaydı.

Dijital saat 16:59:55′i gösterdiğinde Lloyd saatle birlikte geriye saymaya başladı. “Beş.”

Michiko’ya baktı.

“Dört.”

Michiko ona güven verecek şekilde gülümsedi. Onu ne kadar çok seviyordu  “Üç.”

Gözlerini Theo’ya, üstün zekâlı gence çevirdi; Lloyd’un her zaman hayalini kurduğu ama hiç olamadığı genç bir yıldızdı o.

“İki.”

Theo, her zamankinden daha kibirli bir şekilde, her şeyin yolunda olduğunu göstermek için başparmağını yukarı kaldırdı.

“Bir.”

Lütfen, Tanrım… diye düşündü Lloyd. Lütfen.

“Sıfır.”

Ve sonra

Ve her şey bir anda değişiverdi.

Işık fark edilir bir şekilde değişmişti; kontrol odasının soluk ışığı gitmiş, yerini camdan içeri giren gün ışığı almıştı. Ama bu durumdan dolayı göllerinde bir rahatsızlık, intibaksızlık ya da göz bebeklerinde küçülme hissetmemişti; sanki gözleri parlak ışığa alışmış gibiydi.

Lloyd gözlerini kontrol edemiyordu. Etrafa bakmak, neler olup bittiğini görmek istiyordu ama gözleri onun iradesi dışında hareket ediyordu.

Yataktaydı ve çıplaktı. Kendini tek dirseğinin üzerinde doğrulmaya zorlarken altındaki pamuklu çarşafın yumuşaklığını hissedebiliyordu. Bakışlarını etrafta gezdirirken pencereler dikkatini çekti; bir çiftlik evinin üst katında olduğunu tahmin edebiliyordu. Dışarıdaki ağaçları görebiliyordu.

Hayır bu olamazdı. Yaprakların rengi dönmüştü; alev kırmızısıydılar. Ama Nisan’ın 21′iydi ilkbahardı, sonbahar değil.

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dokuz − 7 =

Kitap özetleri © 2013