Kitap özetleri

Kitap özetleri

Fısıltı (Ciltli) Kitap Özeti

Okuyucuyu sarsan tüyler ürpertici bir roman… Nora’nın kötü çocuk Patch’le fırtınalı aşkı okurları kendilerinden geçirecek.”
Publishers Weekly

Vampirlerden ve kurt adamlardan sıkılan gerilim ve aşk romanı hayranları Hush Hush serisini hemen benimseyecekler.
Booklist

Sıra dışı bir aşk hikâyesi. Okurlar Fısıltı’yı baştan sona yürekleri ağızlarında okuyacak.
Falcata Times

*

Kovulmuş bir meleğe âşık olmak…

“Bütün sınıf arkadaşlarımın isimlerini biliyordum… biri hariç. Yeni öğrenci… Arkamdaki sırada, serinkanlı siyah gözleri karşıya sabitlenmiş bir hâlde kaykılmış oturuyordu…

Siyah gözleri beni âdeta delip geçiyordu. Dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrıldı. Kalbim bir an tekler gibi oldu ve o bir anlık duraksamada, kasvetli bir karanlık duygusunun bir gölge gibi üzerime örtüldüğünü hissettim. Bu duygunun kaybolması sadece bir an sürdü, ama ben hâlâ ona bakıyordum. Gülümsemesi dostça değildi, bela kelimesini heceleyen bir gülümsemeydi. Ve vaat doluydu.”

***

GİRİŞ

LOIRE VADİSİ, FRANSA
KASIM, 1565

Fırtına patladığında, Chauncey bir çiftçinin kızıyla birlikte, Loire Nehri’nin çimenlik kıyısındaydı ve beygirini çayırda özgürce dolaşmaya saldığından, şatoya dönmek için iki ayağından başka bir şeyi yoktu. Ayakkabısının gümüş tokasını koparıp kızın avucuna yerleştirdi ve kızın, eteklerinden sarkan çamurlarla koşar adım uzaklaşmasını izledi. Ardından çizmelerini ayağına geçirdi ve eve dönüş yoluna koyuldu.

Yağmur, Langeais Şatosu’nu çevreleyen, kararmaya yüz tutmuş kırlık alana sicim gibi iniyordu. Chauncey göçük mezarların ve mezarlığın kara toprağının üzerinde kolayca ilerliyordu; en yoğun siste bile buradan evine giden yolu bulabilir ve en ufak bir kaybolma korkusu hissetmezdi. Bu gece sis yoktu, fakat karanlık ve yağmurun şiddetli saldırısı yeterince aldatıcıydı.

Görüş alanının kıyısında bir hareket hissedince, kafasını hızla sola çevirdi. İlk bakışta yanı başındaki bir anıtın tepesindeki büyük bir meleğe benzeyen şey, ayağa kalkmıştı. Ne taştandı ne de mermer. Kolları ve bacakları olan bir erkek çocuktu. Gövdesi ile ayakları çıplaktı ve belden aşağısı bir köylü pantolonuyla kaplıydı. Anıttan aşağı atladı, siyah saçlarının uçlarından yağmur suları dökülüyordu. Akan damlalar bir İspanyol’unki kadar koyu renkte olan yüzünden aşağı süzüldü.

Chauncey’nin eli kılıcının kabzasına uzandı. “Kim var orada?”

Çocuğun dudaklarında bir gülümseme belirir gibi oldu.

Chauncey onu, “Langeais Dükü’yle oyun oynamaya kalkma,” diye uyardı. “Adını sordum. Söyle.”

“Dük mü?” Çocuk çarpılmış bir söğüt ağacına yaslandı. “Yoksa bir piç mi?”

Chauncey kılıcını kınından çıkardı. Beceriksizce, “Sözünü geri al! Babam Langeais Dükü’ydü. Ve şimdi yerini ben aldım,” dedi ve bu telaşlı hâli için kendine sövdü.

Çocuk kafasını tembel tembel salladı. “Baban yaşlı Dük değildi.”

Chauncey bu çirkin hakaret karşısında öfkeden köpürmüştü. Kılıcını ileri doğru uzatarak, “Ya senin baban?” diye sordu. Henüz tebaasının tamamını tanımıyordu, ama yavaş yavaş öğreniyordu. Bu çocuğun aile adını hafızasına kazıyacaktı. Yağmur sularından kurtulmak için eliyle yüzünü sildi ve, “Bir daha soruyorum,” dedi. “Kimsin?”

Çocuk ona doğru yürüdü ve kılıcı kenara itti. Birden Chauncey’nin gözüne tahmin ettiğinden daha yaşlı görünmüştü. Belki de kendisinden bir ya da iki yaş daha büyük olabilirdi. “Şeytan’ın döllerinden biri.”

Chauncey midesinin korkuyla düğümlendiğini hissetti. “Sen delinin tekisin,” dedi dişlerinin arasından. “Yolumdan çekil.”

Ayaklarının altında yerin sarsıldığını hissetti. Çocuğun gözlerinin arkasında altın ve kırmızı ışıklar beliriyordu sanki. Tırnaklarını bacaklarının üst tarafına geçirmiş hâlde, iki büklüm öne eğildi. Olanlara bir anlam vermeye çalışarak kafasını kaldırdı, nefes nefese ve gözlerini kırpıştırarak çocuğa baktı. Zihni, artık kontrolünden çıkmış gibi fırıl fırıl dönüyordu.

Çocuk, onun göz hizasına gelmek için yere çöktü. “Beni iyi dinle. Senden bir şey almam gerek. Ve alana kadar da hiçbir yere gitmeyeceğim. Anlıyor musun?”

Chauncey dişlerini sıktı ve inanmadığını, meydan okuduğunu göstermek ister gibi kafasını salladı. Çocuğa tükürmeye çalıştı, ama tükürüğü çenesinden aşağı süzüldü. Dili ona itaat etmemekte direniyordu.

Çocuk, ellerini Chauncey’ninkilere sıkıca sardı. Sıcaklıkları Chauncey’yi dağlamıştı. Bir çığlık koyuverdi.

“Sadakat yeminine ihtiyacım var,” dedi çocuk. “Tek dizinin üzerine çök ve yemin et.”

Chauncey gırtlağına sert bir kahkaha emri gönderdi, ama boğazı daralmıştı sanki; çıkan ses boğuk bir öksürükten farksızdı. Sağ dizi, etrafta hiç kimse olmamasına rağmen arkadan tekme yemiş gibi bükülünce, çamurun içine düştü. Yana dönüp öğürdü.

Çocuk, “Yemin et!” diye tekrar etti.

Chauncey’nin boynu alev alev yanıyordu; cılız yumruklarını sıkmak için kalan bütün enerjisini kullanmak zorunda kaldı. Kendi kendine güldü, ama ortada gülünecek bir durum yoktu. Nasıl olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu, ama çocuk midesini bulandırıyor, içindeki zayıflığı uyandırıyordu. Bu ağırlık yemin edene dek üzerinden kalkmayacaktı. Söylemek zorunda olduğu şeyi söyleyecekti, ama içinden bu aşağılama yüzünden çocuğu mahvetmeye yemin etti.

Kin dolu bir sesle, “Efendim, adamınız olacağım,” dedi.

Çocuk, Chauncey’yi ayağa kaldırdı. “İbrani takvimindeki Heşvan ayının başında beni burada bul. Yeni ayla dolunay arasındaki iki haftada hizmetlerine ihtiyacım olacak.”

“On… On dört gün boyunca mı?” Chauncey’nin bütün vücudu öfkesinin ağırlığı altında sarsılıyordu. “Ben Langeais Dükü’yüm!”

“Sen bir Nefil’sin,” dedi çocuk ince bir gülümsemeyle.

Chauncey dilinin ucuna kadar gelen küfürlü cevabı yuttu. Bir sonraki cümlesi dudaklarından buz gibi bir kinle döküldü. “Ne dedin sen?”

“İncil’de bahsi geçen Nefilim ırkına aitsin. Baban, Cennet’ten kovulmuş bir melekti. Sen yarı ölümlüsün.” Çocuğun koyu renk gözleri Chauncey’ninkilerle buluştu. “Yarı bir düşmüş melek.”

Chauncey zihninin gerisinde, mürebbiyesinin İncil’den pasajlar okuyan ve Cennet’ten sürülen meleklerin ölümlü kadınlarla çiftleşmelerinden yaratılmış sapkın bir ırktan bahseden sesini duydu. Korku salan, güçlü bir ırk. Chauncey’nin içi, tamamı tiksintiden ibaret olmayan bir ürpertiyle titredi.
“Kimsin sen?”

Çocuk döndü ve uzaklaşmaya başladı. Ne kadar peşinden gitmek istese de, Chauncey bacaklarına ağırlığını taşımaları için söz geçiremiyordu. Dizlerinin üzerinde yağmura karşı gözlerini kırpıştırırken çocuğun çıplak sırtında iki kalın yara izi gördü. İzlerin arası ters bir V şeklinde daralıyordu.

“Sen… Cennet’ten mi kovuldun?” diye seslendi. “Kanatların koparıldı, değil mi?”

Çocuk -melek- ya da her kimse, arkasına bakmadı. Chauncey’nin doğrulanmaya ihtiyacı yoktu.

Chauncey, “Vermem gereken bu hizmet…” diye bağırdı. “Ne olduğunu öğrenmek istiyorum.”

Çocuğun zayıf kahkahası dört bir yanda yankılandı.

*

1

COLDWATER, MAINE
GÜNÜMÜZ

Biyoloji sınıfına girince ağzım bir karış açık kaldı. Tahtaya esrarengiz biçimde bir Barbie bebek ve yanına da bir Ken asılmıştı. Kol kola girmeye zorlanmışlardı ve seçilmiş birkaç bölgeye eklenen yapma yapraklar dışında tamamen çıplaktılar. Başlarının üzerine pembe tebeşirle şöyle karalanmıştı:

İNSAN ÜREME SİSTEMİNE HOŞ GELDİNİZ (SEKS)

Vee Sky yanımda, “Okulun kameralı telefonları yasaklama nedeni bu işte,” dedi. “Bu şeyin fotoğraflarının eZine’a (*) düşmesi, eğitim kurulunun biyoloji dersini kaldırması için yeterli kanıt teşkil eder. İşte o zaman bu saati üretken bir şeyler -şirin üst sınıf çocuklarından bire bir ders almak gibi mesela- yapmaya ayırabiliriz.”

“Neden, Vee?” dedim. “Bütün sömestir boyunca bu üniteye gelmek için can attığına yemin edebilirim.”

Vee kirpiklerini indirdi ve muzip bir gülümsemeyle, “Bu ders bana bilmediğim hiçbir şeyi öğretmeyecek,” dedi.

“Vee? Bekâret gibi mi mesela?”

“Bu kadar yüksek sesle konuşma lütfen.” İkimizi paylaştığımız sıranın arkasında yan yana duran sandalyelerimize gönderecek ders zili çalarken göz kırptı.

Koç McConaughy, boynundaki zincire asılı düdüğe üfledi. “Takım, yerlerinize!” Koç, onuncu sınıf biyoloji dersini vermeyi, okul takımının koçluğunun yanında bir görev olarak görürdü ve bunu hepimiz bilirdik.

“Çocuklar, seksin bir arabanın koltuğuna on beş dakikalık bir ziyaretten daha fazlası olduğu hiç aklınıza gelmemiş olabilir. Seks bilimdir. Peki bilim nedir?”

Sınıfın arka tarafından bir çocuk, “Sıkıcı,” diye seslendi.

Bir diğeri, “Çaktığım tek ders,” dedi.

Koç’un gözleri en ön sırada dolaştı ve bende durdu. “Nora?”

“Bir konu üzerinde çalışılması,” dedim.

Bana doğru yürüdü ve parmağını önümdeki sıraya bastırdı. “Başka?”

“Deney ve gözlem yoluyla edinilmiş bilgi,” Çok hoş. Ders kitabımızın sesli versiyonu için seçmelere katılmış gibi konuşmuştum.

“Kendi kelimelerinle ifade et.”

Dilimin ucunu üst dudağıma degdirdim ve eş anlamlı bir sözcük aradım. “Bilim bir soruşturmadır,” dedim. Cümleyi daha çok bir soru gibi telaffuz etmiştim.

Koç ellerini birbirine sürterek, “Bilim bir soruşturmadır,” dedi. “Bilim, casusa dönüşmemizi ister.”

Böyle ifade edildiği zaman, bilim neredeyse eğlenceli bir şey gibi görünüyordu. Ama ben, Koç’un derslerine boş umutlara kapılmayacak kadar uzun süredir katılıyordum.

“İyi dedektiflik pratik gerektirir,” dedi.

Sınıfın arka tarafından, “İyi seks de,” yorumu geldi. Koç suçluyu uyarır gibi parmağını uzatırken, bizler kahkahalarımızı bastırmaya çalışıyorduk.

“Bu, bu akşamki ödevinizin bir parçası olmayacak.” Koç dikkatini yeniden bana çevirdi. “Nora, sene başından beri Vee’nin yanında oturuyorsun.” Başımı onaylar gibi salladım, ama konunun gidişatı konusunda tedirgindim. “İkiniz okul eZine’ında da birliktesiniz.” Bir kez daha başımı salladım. “Birbirinizi bir hayli iyi tanıdığınızdan eminim.”

Vee beni masanın altından tekmeledi. Ne düşündüğünü biliyordum. Koç’un birbirimizi ne kadar tanıdığımız konuşunda hiçbir fikri olmadığını. Üstelik sadece günlüklerimize gömdüğümüz sırlardan bahsetmiyordum. Vee benim tam aksimdi. Yeşil gözlü, koyu sarı saçlı, balıketli bir kızdı. Bense en başarılı saç düzleştirme makinelerine bile direnebilen asilikte kıvırcık saçlara sahip, duman rengi gözlü bir esmerdim. Bar tabureleri gibi, sırf bacaktım. Ama bizi birbirimize bağlayan görünmez bir ip vardı. İkimiz de bu bağın biz doğmadan çok önce başladığına ve ömrümüzün sonuna dek süreceğine yemin edebilirdik.

Koç, bakışlarım sınıfta dolaştırdı. “Aslına bakarsanız, hepinizin yanınızda oturan insanı yeterince iyi tanıdığına bahse girebilirim. Oturduğunuz sandalyeleri belli bir nedenle seçtiniz, değil mi? Aşinalıktan. Ne yazık ki en iyi dedektifler aşina olandan kaçınırlar. Çünkü aşinalık, soruşturma güdüsünü köreltir. Bu nedenle bugün yeni bir oturma düzeni oluşturacağız.”

İtiraz etmek için ağzımı açtım, ama Vee benden önce davrandı. “Bu da neyin nesi? Nisan ayındayız. Neredeyse dönem sonu geliyor. Şimdi böyle numaralar çeviremezsiniz.”

Koç gülümsemeyi andıran bir ifadeyle, “Böyle numaraları, bal gibi sömestirin son gününe kadar çevirebilirim. Ve olur da dersimden kalırsanız, önümüzdeki sene de tam burada olacaksınız ve ben bu tarz numaraları o zaman da çevireceğim.”

Vee, Koç’a yüzünü buruşturarak baktı. O, bu ifadesiyle -duyulabilir şekilde tıslamak dışında her şeyi yapabilen bir bakış- ünlüydü. Ama görünüşe bakılırsa Vee’nin bakışına bağışıklık kazanmış olan Koç, düdüğünü dudaklarına götürdü ve hepimiz mesajı aldık.

“Masaların sol tarafında oturanlar -size göre soldan bahsediyorum- bir sıra öne kayın. En öndekiler -buna sen de dâhilsin, Vee- arkaya geçin.”

Vee defterini sırt çantasına tıktı ve fermuarı çekti. Dudağımı ısırıp usulca el salladım. Sonra arkamda kalan sınıfa göz atmak için yavaşça döndüm. Bütün sınıf arkadaşlarımın isimlerini biliyordum, biri hariç. Yeni transfer. Koç ona pek hitap etmezdi ve çocuğun da zaten böyle olmasını tercih eder gibi …

—-
(*) İnternette yayınlanan çevrim içi magazin dergileri. (yay. n.)

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


− bir = 2

Kitap özetleri © 2013