Kitap özetleri

Kitap özetleri

Fena Kitap Özeti

Fena sarsıcı bir manifesto-roman…
Zevkin ve ahlakın sınırlarını kolaçan ederken, tüketim toplumuna, reklam spotlarına dönüşen modern hayata atılan sağlam bir tokat.

Pişmanlık fabrikası, Vaftizci Yahya ve ben, tanrı’nın iradesini kurduk. Hedef tek ve basitti: zevk toplumunu yok etmek. Düşmanı yok etmeye uygun tek yöntemi kullanacaktık: global iletişim…

24 yaşındaki dâhi ressam Theo Vanderblint her şeyi dibine kadar tüketmeyi seviyor: Seksi, uyuşturucuyu, lüks markaları… Milyon dolarlara satılan tablolarının esin kaynağı gerçek cinsel organlar, gerçek seks, gerçek cinayet…

Theo için tünelin sonunda bir ışık görünmüyor.
Onu dipten yukarı çekecek bir yol…
Bir mesih dışında!

Atila Özer’in kitabı Fena sarsıcı bir manifesto-roman…
Zevkin ve ahlakın sınırlarını kolaçan ederken, tüketim toplumuna, reklam spotlarına dönüşen modern hayata atılan sağlam bir tokat.

***

‘“Döneminin kurbanları’ türünden bu ölüler serisine başlamak için derin bir neden yoktu; yüzeysel olan dışında hiçbir neden yoktu. Bu dünyayı seviyorum, bu dünyada olmaktan büyük keyif alıyorum, ama nefsine düşkün biri değilim. Tablolarımın, tıpkı kıyafetler ya da otomobiller gibi modanın bir parçası olduğunun söylendiğini duydum… Modada ve başarıda ne olursa olsun bir kötülük olduğuna inanmam; benim başarıma gelince, ee… size sadece yapacak bir şeyler verir, biliyorsunuz.”
Andy Warhol

‘‘Hayatını seven kişi onu yitirir;
bu dünyada hayatından nefret eden ise
onu ebedi hayatta da korumuş olur.”
Nasıralı İsa

“Virtual Insanity is what we’re living in.
But it’s alright”
Jamiroquai

1

Uçsuz bucaksız bir beyazlık, kör edici bir beyazlık.

Ne kadar zamandır uyuyorum?

Gözlerim yavaş yavaş ortama alışıyor.

Penceresiz, kapısız, tek bir eşyanın olmadığı tamamiyle köpüklenmiş bir hücre, mutlak beyazlık.

Bir sedirin üzerinde uyumuşum. Giydiğim pijama Klein mavisi bir pijama… Bu sonsuz beyazlıkta, sonsuz mavi.

Buraya nasıl geldim, en ufak bir fikrim yok.

Boynum ağrıyor. Sıyrıklar, ezikler parmaklarımdan anlaşılıyor. Nerden çıktılar bilmiyorum.

Duvar açılıyor, iki adam hücreye dalıyor, ellerindeki ipi ve sandalyeyi odanın ortasına bırakıyorlar. Daha önce hiç görmediğim iki adam. Sessiz kalıyorlar. Çıkıyorlar, sonra geri geliyor, bir masa ve bir kutu getiriyorlar.

Şeffaf plastik bir kutu. İçi iri örümceklerle dolu.

Bu da ne demek oluyor?

Birden, adamlardan biri bana dönüyor:

“Bize bir som sorun.”

Ben de tam bunu yapacaktım. Ama bir şey beni vazgeçiriyor. Tutumları, belki de. Ya da odun kafaları.

Soruyorum:

“Kimsiniz siz?”

Birbirlerine bakıyor, kahkahadan kırılıyorlar.

Henüz konuşmamış olan diğeri cevaplıyor:

“Peki ya siz, siz kimsiniz? Biliyor musunuz?”

Utanca kapılıyorum. Sonra kaygıya.

Hayır, bilmiyorum…

Bu yerde uyandığımdan beri, sanki “ben” zamiri tereddüdümü bastırıyormuş gibi, sanki bu zamirin nesnesiymişim gibi, bilincimdeki bu değişimlere kılavuzluk edip yol gösteren “ben” üzerinde fazla da düşünmeden, hissetmeye, gözlemlemeye, tahmin yürütmeye ve durumu kavramaya uğraştım. Şimdi ise kendi kendime bu özne kime -neye- ait diye soruyorum, hiçbir şeyden emin değilim, sadece kocaman bir boşluk var, öksüz kalan ve bu uçurumun üzerinde trapezciler gibi oradan oraya uçuşan dil akımlarının yankısı var sadece.

Sonra kapı yeniden açılıyor ve içeri başka bir adam giriyor. Saçları gümüş beyazı, sert ifadeli, küstah bakışlı, hafif bir tebessüm ağzının kenarında donup kalmış bir adam.

Girer girmez, yüzüme bile bakmadan beni sıkıca bağlamalarını emrediyor.

İki zorba beni sandalyeye oturtuyor ve sımsıkı bağlıyorlar, itirazlarıma kulak asmadıkları gibi, tüm direncimin üstesinden de şaşırtıcı bir kolaylıkla geliyorlar.

Konuşma sırası gümüş saçlı adamda:

“Bize bir soru sorun.”

Bu odadan çıkmalıyım. Ama çıkamayacağımı da biliyorum.

“Siz kimsiniz?” diye soruyorum yeniden.

Adamın yüzünün gerildiğini ve hamle yapmaya hazırlandığını görüyorum.

Ve var gücüyle beni tokatlıyor.

“Size bu sabah da söyledim. Biz Teşkilatız. Beni tekrarlamaya mecbur etmeyin, kendimi tekrar etmekten nefret ederim.”

Tokadı sineye çekiyorum.

Hafızamı toparlamaya çalışıyorum. Bu sabah?.. Teşkilat?.. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Bana ne yaptılar böyle?

“Neden bahsettiğinizi bilmiyorum. Neredeyiz biz?”

“Rica ederim, bana aptal numarası yapmayın. Bana hiçbir numara yapmayın. Teşkilat kendisiyle alay edilmesini hoş görmez.”

“Kim olduğunuzu bilmiyorum, Teşkilat’ın ne olduğunu bilmiyorum, kim olduğumu da bilmiyorum, bana bir şey yaptınız.”

Adam iç çekiyor.

“Aptal numarası mı yapmak istiyorsunuz?” diyor sesini yükselterek.

Sonra da zorbalara doğru dönüyor, onlar da bakışların ne emrettiğini hemen anlıyorlar.

Ve 1 no’lu zorba beni saçlarımdan yakalıyor ve zorla ağzımı açıyor. Ve 2 no’lu zorba plastik kutuyu alıyor ve yüzüme yaklaştırıyor.

Örümcekler coşuyor, birbirlerinin üzerinden atlamaya başlıyorlar, kutudan çıkmak istiyorlar, gelip burnumun dibine yapışıyorlar.

“Soru!” diye bağırıyor gümüş saçlı adam.

Soru mu? Benden ne istediğini bilmiyorum. Örümcekler çılgına dönüyor, dehşet içinde haykırıyorum.

O zaman 2 no’lu zorba kutuyu ağzıma yanaştırıyor, yavaş hareketlerle şeffaf kapağı kaldırmaya başlıyor, ve iri örümceklerden biri tüylü bacaklarını dudaklarıma doğru uzatıyor, zemini yokluyor, çıkmakta tereddüt ediyor.

“SORU!” diye haykırıyor adam yeniden, ve ne diyeceğimi bilmeden başımı yukarı aşağı sallıyorum, ve şeffaf kapak örümceği hapsederek kapanıyor.

Nefes almaya başlar başlamaz da soruyorum:

“Benden ne istiyorsunuz?”

Zorbalar kutuyu masaya bırakarak, adamın arkasından yok olup, uzaklaşıyorlar.

“Sonunda” diyor adam, oldukça memnun bir ifadeyle.

Zorbalar beni çözüyor ve adam da noktayı koyuyor:

“İşbirliği yapmayı kabul ediyor musunuz?”

Telefon çalıyor.

Zorbalar kıpırdamıyorlar. Telefon çalınca kulağıma gelen melodi tanıdık. Adam elini siyah takım elbisesinin ceketinin cebine daldırıyor sonra da iPhone’umu masanın üzerine koyuyor.

“Theo?”

Herhalde bu benim adım. Sesi ise tanımıyorum.

“Benim… Grégoire.”

Oh… Grégoire…

Acaba o da onlarla birlikte mi?

Acaba o da Teşkilat için mi çalışıyor?

Kafamı topluyorum. Cevap veriyorum:

“Nerede olduğumu söyle bana, nerede olduğumu bilmem lazım.”

“Komik değil, Theo. Bu otuzuncu arayışım, niye cevap vermiyorsun?”

Gözlerimi açıyorum.

Sol tarafımda iki kız var. İki sarışın. İki harika yabancı. Kütük gibi uyuyorlar.

“Günlerden ne? Saat kaç?”

“Benimle dalga geçmeyi bırak Theo.”

Zorbalar sandalyeyi ortadan kaldırıyor, sonra masayı, o sırada da gümüş saçlı adam şeffaf kutuyu eline alıyor.

“Söylesene? Hangi gün? saat kaç? bilmem lazım.”

“Saat yarımı geçiyor, serginin açılış günü, kahretsin. Ne zaman geliyorsun?”

Başım kazan gibi, Greg’in ne anlatmaya çalıştığını anlamıyorum.

“Ne yapmak için?”

“Theooo! Halletmemiz gereken sorunlar var!”

Sağ tarafımda iriyan siyahi bir vücudun varlığını fark ediyorum.

Lawrence.

Ne halt ediyor burada ?

O da mı onlarla birlikte? O da mı Teşkilat için çalışıyor?

Leş gibi çarşaflar, loft’un dört bir köşesinde boş şişeler, yatağın etrafında yere ve oturma odasındaki kanepelerin üstüne varıncaya kadar sağa sola saçılmış iç çamaşırları ve elbiseler… Tüm yatak odası bölgesinde anlatılmaz bir kerhane.

Ben dün gece neredeydim? Ne oldu böyle?

Craven’ime uzanıyorum ve bir tane yakıyorum.

“Otuz sekiz” diyorum.

“Sen neden bahsediyorsun?”

“Sana işleri halletmen için verdiğim boktan yüzdeden, dostum. Problemleri BENİM değil de, SENİN çözmeni gerektiren sebepten. Doğru değil mi, uyduruyor muyum yani?”

“Otuz sekiz buçuk.”

“Virgülden sonrasını iptal edebilirim, Greg, hatta doğrusunu söylemek gerekirse virgülden öncesini de.”

Arayan kim, diye mırıldanıyor, Lawrence. Kim bu kafa ütüleyen?

Amcık XVI‘yı, Amcık XV’in mi, yoksa Amcık X’un yanına mı koyalım?” diye soruyor Greg. farklı bir ses tonuyla.

“Sence çok bir şey fark eder mi?”

Zorbalar dolapları açıp bardak alıyorlar, Talisker’inıin tıpasını açıp bardaklarını buzla doldurmaya cüret ediyorlar.

“Bilmiyorum, Theo, zaten sırf bu yüzden seni aradım.”

“Biraz da işini yap Greg, şu sikik yüzdeyi hak et.”

Lawrence bana dönüyor: Kapat telefonu.

“Ne oluyor? Yalnız değil misin?” diye soruyor Grégoire, onun için özel hayat kavramı en eskimiş metafiziğe bağlı.

“Sorumluluklarını yerine getir, bu sorumluluklara dahil olmayan şeylere de burnunu sokma, beni olur olmaz saatlerde aramaktan vazgeç, bana makul ve mantıklı sorular sor…”

“O halde tekrar ediyorum: Amcık XV mi, Amcık X mu?”

“Ne sikime benim?” diyorum kapatmadan önce, o esnada adam elindeki kutuyu Carrare mermerinden yapılma tezgâhın üzerine koyuyor ve sarışınlar da ayaklanıyorlar.

Kim bu pespaye orospular?

Bunlar da mı onlarla birlikte? Bu kadınlar da mı Teşkilat için çalışıyorlar?

Sergi açılışını düşünüyorum, orada olacak paparazzileri ve televizyon kanallarını. Ne giyeceğim ? Bej rengi Gucci takım olmaz. Yeşil Galliano takım da olmaz. Mor Prada takım da olmaz. Meeranın yeni aldığı mavi renkli Dries van Noten takım hiç olmaz, Javier Bardem onu geçen gün Oscar töreninde giyiyordu.

Banyoya giriyorum. Suratım adeta… İNFİLAK ETMİŞ. Yirmi dört yaşında değil, yedi yüz elli yaşında görünüyorum.

Bakım ürünlerini gözden geçiriyorum. Skeen+ yorgunluk giderici jelim, Shiseido derin kırışık gidericim (retinolü bol konsantre), Alchimie Forever Superpulse gençleştirici balsamım, L-Tyrosine’im, Dior Homme düzgünleştirici gençlik serumum…

Bunların hiçbiri, bir boka yaramıyor.

Bana botoks yapın. Kanıma oksijen verin. Bana kök hücre enjekte edin. Bana Dorian Grey’in portresini satın, fiyatı neyse ödeyeceğim.

Kızlar kalkıyorlar, perdeleri açıyor, pencereden dışarıyı izlemeye koyuluyorlar… Şehrin manzarası… Ardından da Tazmanya meşesinden yapılmış merdivenlerden inip kendilerini havuza atıyorlar.

Merkez bölgeye geçiyorum ve Mies van der Rohe kanepenin üzerinden uzanıp kendime bir esrar sarıyorum.

Adam kutuyu yeniden açıyor, örümcekler tezgâhın üzerine dağılıyor, mermerin üzerinde tıkırdayan ayak sesleri duyuluyor.

Önemsememeye çalışıyorum.

Şöyle etrafıma göz atıyorum. Devasa Boffi mutfak, Magis’in Bombo tabureleri, cam ve kromajlı çelikten mamul Knoll masa. Bertoia çelik telinden yapılmış Diamond koltuk takımı, Noguchi kâğıt lambalar, kırmızı Piero Lissoni kanepeler -hatta şu anda zorbalar bu koltuklara kurulmuş, Talisker’imi yudumluyorlar-, play tuşunu bir türlü bulamadığım siktiğimin Bang&Olufsen müzik seti, peroba ağacından parkeler, Nani Chinellato halı, sehpa görevi yapan bir mezar taşı…

Resmen Wallpaper ya da AD dergilerinden fırlamış gibi duran son derece kişiliksiz bir dekorasyon.

Niye burada yaşıyorum ki ben? Bütün bunları neden satın aldım?

Esrardan derin bir nefes çekiyorum. Çamaşır makinesindeyim, sıkma programı en yükseğe ayarlanmış, dakikada bin altı yüz devirle dönüyorum.

“Kirşten! Angela!”

Bağıran Lawrence.

Donunun içine atlayıveriyor, oturma odasında şöyle bir tur atıyor, uzandığımı fark ediyor.

“Orospular nerede?”

Havuzu işaret ediyorum.

“Lütfen gidecekleri yere kadar onlara refakat et” diyor, kemer tokasında “PIMP” yazan eski Levi’s kotunu giyerken.

“Nasıl yani?”

“Ben stüdyoma kaçıyorum, Theo, freestyle’lar için bir randevum var ve bir saatten az vaktim kaldı.”

“İyi de bana ne?”

“Adilik yapma.”

“Bu insanları tanımıyorum.”

Zorbalar kadehlerini boşaltmış, ellerinde deniz mavisi Ralph Lauren bornozlarla havuza doğru ilerliyorlar.

Çekinmeyin, keyfinize bakın.

“Bütün gece ikisini de düzdün ama Theo.”

“Saçmalama.”

“Bütün kahrolası gece boyunca, dostum.”

“Hiçbir şey hatırlamıyorum.”

“Bencillik etme. Git tanış. Çok kibar kızlar.” (Havuzdan çıkışlarını izliyoruz.) “Sanırım DanimarkalIlar. Ya da isveçli. Ya da Norveçli…”

“İskandinav ya da değil, onlar SENİN orospuların, dostum, dolayısıyla onları sen götürüyorsun.” (Zorbaların uzattığı bornozlara sarınmışlar, yeniden oturma odasına geliyorlar.) “Astrid ve Miranda evlerine yalnız dönecekler, öyle değil mi hanımlar?”

Konuşmamız çalan iPhone’umla kesiliyor.

Arayan Meera. Aradığına nc çok sevindiğimi söylüyorum, geçirdiğim haftayı anlatmaya koyuluyorum… Konuşmamız gerek diyerek buz gibi bir ses tonuyla sözümü kesiyor.

“Seni dinliyorum.”

“Telefonda olmaz.” (Başka nasıl konuşmamızı bekliyor ki?) “Yeni geldim.”

“Nereye geldin?”

“Uçağım şimdi indi.”

Tereddüt anı.

“Nasıl yani uçağın şimdi indi? Peki, ya çekimler?”

“Tony benim oyun tarzımı ‘düzeltmek’ istedi. Duydun mu, Theo? Benim rol yapma tarzımı ‘DÜZELTMEK’. Ben de onu başasistanının önünde tokatladım ve dedim ki: Sahneye koyuşu düzelt, Tony, senaryoyu düzelt, şahsen kendini düzelt, çünkü bu meslekten hiç mi hiç anlamıyorsun. Ondan sonra da ilk uçağa atlayıp geldim.”

“Ya anlaşma?”

“Bu yirmi beş milyona ihtiyacım yok, aç değilim açıkta değilim, oynayacağım rolleri seçme hakkım var, bağımsızım yani…”

“Tabii ki, bebeğim. Ne hakkında konuşmak istiyordun?”

“Evde misin?”

“Niye sordun?”

“Bir saniye, Youri’ye bir sorayım… Teşekkür ederim Youri… Beş altı dakikaya kadar oradayız.”

Telefonu beklemeye alıyorum.

“Çabuk giyinin ve hemen defolun!” diye bağırıyorum, dipçiği sedef kakmalı Smith&Wesson’unu okşayan Lawrence’a ve onun sırtını okşayan iki sarışına.

“Meera beş dakikaya kadar burada!”

Üçü de bana şaşkın bir ifadeyle bakıyorlar.

“Acele edin, kahretsin! Size geliyor diyorum!”

“Hatun okyanusun öbür kıyısında, bizi enayi yerine koyma” diyor Lawrence bir hipopotam gibi esneyerek.

Boş şişeleri, bardakları ve evin hemen her yanına dağılmış giysileri alelacele toplamaya uğraşıyorum.

Lawrence anlamamakta ısrar ediyor.

“Bizi beraber yakalasın diye can atıyorsun değil mi? Basın hakkımızda, bunlar ibne diye mi yazsın istiyorsun?”

“Hey, kapa çeneni, Theo! Moody ibne değildir!”

Kokain artıklarını da elimin tersiyle süpürüveriyorum. “Meera, hâlâ orada mısın?”

“Neler oluyor, Theo?”

Ocakta omlet olduğunu söylüyorum, Lawrence da bir yandan bağırıp duruyor: Moody’nin bir şöhreti var, dostum! Onun hayranları ibne müziği sevmez, ibnelerin anlattıklarına itibar etmez, ibneler sokakta ya da televizyonda boy gösterdiklerinde izlemez, ibnelerin varlığını bile bilmez, hatta ibnenin ne olduğu hakkında en ufak bir fikri bile yoktur! Bir daha bana asla ibne muamelesi yapma, tamam mı?

Meera ısrarla soruyor:

“Bu bağırış çağırış nereden geliyor?”

“Televizyon” diyorum… “Porno… SexTV açık.”

Örümcekler dağılıyorlar, tezgâhın kenarına geliyorlar, bazıları parkenin üzerine düşüyor.

Kızlar iskarpinlerini, string’lerini giyip, push-up’larının kopçasını takarken, Meera bana kolesterolden, sağlıklı hayattan, televizyon bağımlılığından bahsediyor…

Mutfakta, Lawrence, bağırıp çağırmayı sürdürüp, her iki cümlesinden birinde ibne derken, kaba bir hareketle buzdolabının kapağını açıyor, ve guava suyunu örümceklerin ortasına koyuyor, örümcekler şimdi hızla tezgâhın kenarına doğru ilerliyor ve yığınlar halinde aşağı düşüyorlar.

Lawrence örümcekleri fark etmiyor. Ya da fark etmiyormuş gibi yapıyor.

Hayır, giyinmekte olan kızları izliyor, bir yandan da guava suyunu içiyor. Tam karşısında Bombo‘ya kurulmuş, en küstah yüz ifadesiyle kendisini izleyen gümüş saçlı adamı da umursamıyor.

Üç dakika içinde oradayız diyor Youri arkadan ve Meera da beni bilgilendiriyor: Geliyorum.

Ben de haykırıyorum:

“HAYIIIIIR! Lütfen, gelme!”

Sonu gelmez bir sessizlik.

“Ne demek istiyorsun, Theo?.. Bundan beni görmek istemediğin anlamını mı çıkarmalıyım?”

“Tam tersi, bebeğim.”

“Ne o halde?”

“Yani… Yani yataktan daha yeni çıktım…”

“Her gün herkesin yaptığı gibi, depresifler hariç. Yokluğum seni depresif mi yaptı Theo?”

“Bir duş almalıyım.”

“Ben de” diyor anlamlı bir ses tonuyla.

“Hayır, bu iyi bir fikir değil, Meera.”

Derin bir nefes alıyor ve sinirden küplere binmiş bir sesle çıkışmaya başlıyor:

“Beni terk ediyorsun, öyle mi? Söylemeye cesaret edemiyor musun? Nasıl haber verecektin, e-posta falan mı gönderecektin?”

“Hey, sakin ol” diyorum… “Sadece kendimi pis hissettiğimi söyledim…”

Lawrence durumun ciddiyetini kavrıyor, acele etmeleri için kızları itip kakmaya başlıyor, kızlar da tepki gösteriyorlar ve durum aşağı yukarı şöyle gelişiyor:

1 NO’LU FAHİŞE: “Dursana, pis goril!”

2 NO’LU FAHİŞE: “Hey, yavaş olsana, tarihöncesi bir mağaradan falan mı çıktın?”

MOODY: “Benimle böyle konuşamazsın orospu, yoksa paramı geri alırım.”

1 NO’LU FAHİŞE: “Al, işte paran, boklu pezevenk seni, yetecek mi bu bize sandın?”

MOODY: “Kapayın çenenizi! Pılınızı pırtınızı toplayın ve yok olun!”

Kızlar toparlanıyor ve kendilerine gününü göstereceğini söyleyen Lawrence’a küfrederek kapıya yöneliyorlar. İnce topukları örümcekleri delip geçiyor. Kızlar da bunun farkında değiller. Ya da farkında değillermiş gibi yapıyorlar.

Meera tekrar soruyor:

“Senin evinde birileri mi var?”

“Nereden çıkardın” diyorum, Lawrence’a dostlarını çıkarmasını işaret ederken. “Dur, sesi biraz kısayım… Nerede şu kumanda?”

Şu karıları dışarı çıkarın diye bir şey duyduğumu sanıyorum ve kızları arabaya bindiren zorbaları görüyorum. Gümüş saçlı adam ise -ölü olanlar dahil- tüm örümcekleri tek tek topluyor ve şeffaf kutuya koyuyor.

“İşte kıstım… Şimdi duyabiliyor musun?”

Meera cevap vermeye tenezzül etmiyor.

Her şeyin farkında olduğunu hissediyorum.

Lawrence’ın sesini tanıdı.

Kızları duydu.

Gümüş saçlı adamın varlığının farkına vardı.

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


8 − = yedi

Kitap özetleri © 2013