Kitap özetleri

Kitap özetleri

Felah Kitap Özeti

FELAH, Kurtuluş’a yürüyüşün öyküsü…

Sen tekrar açmak istediğin sürece, hiçbir kapı tamamen kapalı değildir.

Felah, bizi sürükleyici ve günümüzde yaşanan bir dizi çatışmanın arasında, tarihin tozlu sayfalarına geri götürüyor. Kitapta bir çok bilgi harmanlanmış ve etkileyici bir senaryo ile okuyucuya sunulmuş durumda. Bu kitabı okurken, hem bir tarih kitabı okuyor gibi, bir çok bilgi sahibi olacaksınız, hem de tarih kitaplarını okurken olduğu gibi sıkılmayacaksınız. Kimi zaman Atatürk’ün bilinmeyen bir yönü ile, kimi zaman siyasi tarih ile, kimi zamanda ilginç içerikli ve binlerce yıla dayanan tarihi olaylarla karşılaşacaksınız ve bunları karakterlerin ikili konuşmalarından, sanki birisi karşınıza geçmiş anlatıyormuşçasına akıcı bir dil ile öğreneceksiniz.
Kurgu tarzında kitaplarda normalde karşınıza çıkamayacak kadar kendinizi kitabın içinde hissedeceksiniz. Bir çok bildiğiniz yer ismiyle karşılaşacak, sanki kendi sokağınızda yürüyormuş ve yaşananları izliyormuş gibi hissedeceksiniz. Bir sayfa da, Başkentin bir sokağındayken başka bir sayfa da İstanbul’un tarihi saraylarında bir gezintiye çıkacaksınız. Siz tüm bunları yaşarken, etrafınızda silahlar patlayacak, insanlar inandıkları şeyler uğruna ölüme yürüyecek.

***

GERÇEK

Kitapta anlatılan tarihi olaylar ve tarihi mekânlar (Saray, müze, kabir gibi) tamamı gerçek. Geriye kalan tüm kişi, kurum ve kuruluşlar ve yaşanan olaylar, tamamen hayâl ürünüdür. Gerçekle hiçbir ilgisi ve bağlantısı yoktur. (Eğer kitapta ki karakterlerle aynı isimleri taşıyan kişiler varsa bu tamamen tesadüf eseridir.)

“Matemi Tırmalayan Kaçışa İnat, Oksijen Budalası Olmaya Farz Biçti, Bendeki Bu Sefahat.”

Hayatımı güzel kılan iki kadı; Annem, Sultan Arslan & Hayat Arkadaşım Elif Cansu Ertürk’e…

“Büyük Başarılara İmza Atan İnsanlar, Nasıl Yapacaklarını Bilmeseler de, Başaracaklarını Hep Biliyorlardı.”

Büyük Lider, Mustafa Kemâl Atatürk’e…

28 Ekim 2009 Çarşamba – Ankara

Ölüm, hiç de söylenildiği gibi soğuk değildi. Kemâl Türkoğlu’nun vücudu, alev almışçasına yanıyordu. Etrafına bakınmaya başladığında, ortalık gittikçe puslanıyor, gözleri etrafı rahat bir şekilde seçemiyordu. Aniden gelişen bu olay karşısında hiçbir şey yapamamak, ölüyor olmanın acısından daha büyük gözüküyordu.

Kollarında, bacaklarında güç kalmamış, zar zor hareket edebiliyordu. Sanki birden daha da güçsüzleşmişti. Kanlar içinde ki vücudunu yavaşça sürükleyerek, masanın yanında duran koltuğa tutundu. Kafası koltuğun üzerine düştüğünde, neler olduğunu anlamaya çalışarak yaşadıklarını anımsadı.

Her zaman ki gibi, masasının başına oturmuş bir şeyler okuyordu. Aniden içeri giren soluk yüzlü bir siluet, ona doğru yaklaşmaya başladı ve boynundan tutarak göğsüne bıçağı yavaşça sapladı. Ardından soğuk sesiyle Kemâl’e bakarak, “Anahtar Nerede?” diye sordu ve etrafa göz gezdirmeye başladı. Vücudundan kanlar boşalan Kemâl, sapsarı olmuş yüzünü, katile çevirerek dermansızca “Ne anah…” diyebilmiş ve olduğu yere yığılmıştı.

Kemâl Türkoğlu, korkuyla gözlerini açtığında, anlamsızca etrafına bakındı. Katil öldüğünü zannedip gitmiş olmalıydı. Etraf darmadağın olmuş, her şey bir tarafa fırlatılmıştı. Ama artık bunun bir önemi yoktu. Katil öldüğünü zannederek bir hata yapmıştı ve Kemâl bu hatayı değerlendirmek zorundaydı.

Kendini zorlayarak kalkmaya çalıştı. İlk denemesinde, sendeleyerek koltuğun üzerine yığıldı. Bunu yapmak zorundayım, diye düşündü ve tekrar denedi.

Oda gecenin sessizliğine bürünmüştü.

kalkmayı başardığı an, eline bir kalem aldı ve kağıda bir kelime yazdı. Acilen bunu ulaştırması gerektiğini biliyordu. Zamanın azaldığının farkındaydı, fakat bu haliyle gönderemezdi. Şifrelenmesi gerek, diye geçirdi içinden. Sonra kağıda bir şeyler daha karaladı.

Güçlükle cep telefonuna ulaşarak, şifreli kelimeyi girip numarayı seçti ve gönder tuşuna bastı.

Son bir gayretle, masaya tutunarak ayağa kalktı ve yürümeye başladı. Bedeni artık ağır geliyor, hareket etmek istemiyor, âdeta yürümek zorunda olduğunu söyleyen beynine karşı bir savaş veriyordu. Ama son olarak bunu yapmak zorundaydı. Dışarıdan rüzgârın hışırtısı duyuluyor, rüzgâr ağaçları köklerinden koparıp ayırmak istercesine şiddetli esiyordu.

Yürüdükçe, göğsünden akan kanlar yere damlayarak, gecenin sessizliğinde zeminle buluşup, ürkütücü sesler çıkartıyordu.

Kemâl, son bir hamle yaparak kendini şömineye doğru yere attığında, elinde ki kâğıdı ateşe bırakmıştı. Aynı anda ruhunu da teslim ediyordu. Beyninin derinliklerinden gelen bir ses, ona artık her şeyin bittiğini söylüyordu.

Kemâl Türkoğlu için her şey biterken, başkaları için  daha yeni başlıyordu.

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ dokuz = 17

Kitap özetleri © 2013