Kitap özetleri

Kitap özetleri

Fatma – Dua Engel Tanımaz Kitap Özeti

Bizi Allah yolundan alıkoyan engeller nerededir? Hayatımızda mı, yoksa sadece kalbimizde mi? Hakikatte mi, yoksa sadece hayalimizde mi? Maddede mi, yoksa manevi yönlerimizde mi?

Fatma Tatlı’nın ‘engelli’ hayatı, işte bizleri böyle bir sorgulamaya davet ediyor. Küçük dünyasında bize göre büyük engeller içinde yaşayan bir genç kız, öyle büyük umutlarla ve dualarla Allah’a yalvarıyor ki; Allah bu duaları hürmetine hiçbir engeli önünde bırakmıyor. Hepsini alıyor, kaldırıyor, dağıtıyor. Ve Fatma, iki ayağı sağlam milyonlarcamızın rağmına, iki dua kanadıyla ta Kabe’ye kadar uçuyor, huzur-u Resûlullah’a varıyor.

Siz de engelli bir genç kızın Sivas’ın bir köyünden ta Kâbe’ye uzanan kulluk öyküsü vesilesiyle kendi engellerinizi sınamak istiyorsanız, bu kitap bunun nasıl başarılabileceğini anlatmak için sizi bekliyor.

Fatma, duanın engel tanımadığını anlatan bir kulluk öyküsü..

***

Önsöz yerine
“Allah var, ümitsizlik yok!”

ANADOLU’YU KARIŞ KARIŞ dolaştık. İnsanımızı tanıdık. Sohbet ettik, sohbet dinledik. Kâh güldük, kâh ağladık. Bu kitap boyunca hayat hikâyesini okuyacağınız Fatma Tatlı kardeşimiz gibi daha nice güzel insanı bu yolculuklar esnasında tanıdık. Uçakla seyahat ederken Allah’ın kevnî ayetlerini seyrettik. Uzun düşüncelere daldık. Zaman zaman ne kadar da az düşündüğümüzü fark ettik ve gözyaşlarımızı tutamadık.

Göğü direksiz tutan Allah, ona ibret nazarıyla bakmamızı emrediyor. Ondaki muhteşem uyumu ve işleyişi görmemizi istiyor. Yerin dengesini sağlayan dağlara dikkatimizi çekiyor. Ondaki muazzam güzellikleri izlememizi tavsiye ediyor. Bütün bunların sahipsiz olmadığını bilmemizi arzu ediyor Allah.

Ya denizlerdeki muhteşem şölene ne demeli? Binlerce canlı ne de güzel uyum içinde yaşıyor!

Hizmette kusur etmemek için nasıl da canla başla çalışıyorlar. Buradaki güzellikleri ve nimetleri saymaya güç yeter mi hiç? Say sayabilirsen… İnsana hizmette yarışıyor bütün kâinat. Peki ya insan kime hizmet ediyor? İnsan sahibini tanıyor mu? Onunla arası nasıl?

Ne de az düşünüyoruz! Ne de az şükrediyoruz! Şükredecek o kadar güzelliğe sahibiz ki oysa… Allah’ın bize verdiklerinin (sanki bize vermek zorundaymış gibi) hiç de kıymetini bilemiyoruz. Şükründen aciziz. Vermeseydi bize gözümüzü, gönlümüzü, kulağımızı, elimizi, ayağımızı, aklımızı, kızacak mıydık O’na? Karşı koyabilecek miydik? Vermeseydi bizi bize varlığı, nereden bilecektik var olmayı? Dilemeseydi bizi var etmeyi; nereden akıl edecektik dünyaya gelmeyi, varlık âleminde olmayı? Hiç kimsenin gündeminde değilken bizi gündemine alan O değil mi? Annemizin ve babamızın bile aklında, hayalinde değilken, ilk O istedi bizim var olmamızı. Bizim için hazırladı her şeyi.

Önce bizi varlık âlemine çıkaracakları var etti. Eksik bırakmadı bize lazım olacak hiçbir şeyi. Bizi var edecekleri sevgiyle bir araya getirdi. Sevdirdi onlara birbirlerini. Dünyaya geldiğimizde hazır bulduk hayatta kalmamızı sağlayacak sevgi pınarını. Onu ikram edecek olana da ayrı bir sevgi ve şefkat verdi, rahmet kaynağından. Vermeseydi bu sevgi ve şefkati kim terk ederdi en tatlı anında uykusunu? Ağlayan sesimizi kim duyururdu gecenin en koyusunda? Yıllarca kim çekerdi bunca nazımızı?

Hadi var edildik, varlık âleminde insan olmayı hak edecek ne gibi bir işimiz oldu? İnsan olmak bizim tercihimiz, bizim isteğimiz miydi? Bizi insan olarak var eden, insan değil de dağda bir taş olarak var etseydi, itirazımız olabilir miydi?

Taş deyip geçmeyelim. Nice taşlar vardır, bağrından pınarlar fışkırır. Âb-ı hayat olur. Hay ismine ayna olur. Gönül gözü kör olan ona bakar, onda kalır. Görmez onu var edeni. Burada kör olanlar, en çok göze ihtiyaç duydukları günde de kör olurlar. Kör olması görmemekte ısrarındandır. Kör olarak yaratılmamıştır.

Nice taşlar vardır, var edenin varlığından duyduğu sevinçten duramaz yerinde. Kendini yerden yere vurur. Haykırır var edenin varlığını. Duymak isteyenlere ne de güzel bir seda ile sunar Hakk’ın varlığını. Duymak için Yunus olmak gerek. Yunus gönüllü olursak anlarız konuşan kayanın sesini. Sadece Hz. Süleyman’a (a.s.) has değildir bu sesi duymak. Onun baktığı yerden bakar, dinlediği yerden dinlersek, biz de işitiriz o sesin söylediklerini…

Meğer üzerine bastığım taş neler de bilirmiş? Bağrından suların fışkırdığı, nicelerin beslendiği, varlık coşkusundan kendini yerden yere vuran taş, O’nun bir ayetiymiş. İnsanlığına erememiş insan mı, yoksa taş mı daha katı? Hemen aklımıza gelenleri şöyle bir düşünelim. Hangisinden olmak isterdik? Havlayanı var, miyavlayanı var, sürüneni var, yürüyeni var, uçanı var, yüzeni var… Say sayabildiğin kadarıyla. Bunlardan hangisi olurdu bizim tercihimiz?

“Hayvan” deyip geçmemek lazım. Allah’a olan kulluğunu hiç aksatmadan yapar onlar. Onun programında bir değişiklik olmaz. O daima zikrindedir. İnsana bildiğimiz ya da bilmediğimiz hizmetini hiç aksatmaz. Allah onlardan biri olarak yaratmadı bizi. Eşref-i mahlûk kıldı. Bütün bu saydıklarımızı ve sayamadıklarımızı hizmetimize verdi. Bütün bunlara karşılık bizden sadece kulluk istedi. Teşekkür etmemizi istedi.

Fatiha ile öğretti, nasıl teşekkür edeceğimizi. Efendimizle (a.s.m.) gösterdi nasıl olmamız gerektiğini. “Şeytana uyup bahane üretmeyelim” diye anlattı bir bir. Sayfalarca izah etti niçin kulluk etmemiz gerektiğini. Kulluğumuzu güzel yaparsak neler elde edeceğimizi de bildirdi. Biz, var oluşumuzun bedelini nasıl ödeyeceğimizi düşünürken, O bize kulluğumuzu yapma gayretinde olursak daha neler vereceğini müjdeledi.

Bize sorsaydı eğer, bahçede bir ağaç bile olmaya razı olurduk. Dallarımızda kuşlar yuva yapardı. Meyvelerimizden bütün canlılar yer ve şükür üretirlerdi. Gölgemizden, gövdemizden, yaprağımızdan, yemişimizden nice hayırlar çıkardı. Böyle bir hizmet verilseydi bize, razı olurduk hiç şüphesiz. Ama yapmadı Rabbimiz. Bizi insan kıldı. Vahyine, sözüne muhatap etti. Akıl verdi. Sorumlu kıldı. Tercih etme imkânı sundu. Yarattıkları adedince hamdolsun.

“Bütün bunlar nereden çıktı?” diyen ey nefsim, hâlâ teslim olmayacak mısın? Kulluğunu bilerek sahibine şükretmeyecek misin? Şükrün en güzeli olan namaza sarılmayacak mısın? Hâlâ itiraz etmeye devam mı edeceksin?

Allah’a teşekkürün en güzel şekli namazladır. En şerefli bir teşekkür şeklidir namaz. “Bütün bu nimetleri veren Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?” diyen Efendimizin (a.s.m.) bize öğrettiği kulluk biçimidir. Allah (c.c.) merhamet edip bize öğretmeseydi nasıl kulluk edeceğimizi, biz nereden bilebilirdik? Bugün bile Rabbini tanıyamayan niceleri nasıl garip hallere düşüyorlar. Kimi ineğe taparken, kimi de aya, güneşe tapıyor. Kimi insana taparken, kimi de en azılı düşmanı şeytanın peşinde.

İnsan Rabbinden habersiz yaşayınca ne acayip hallere düşüyor. Teşekkür etme şeklimizi Allah bize bıraksaydı, kulluğumuzu ispat edecek bu kadar nezih, faydalı ve şerefli bir ibadeti biz aklımızla bulamazdık. Bu bile ayrıca şükrü gerektirir, öyle değil mi? Ne diyelim, namazla bizi şereflendiren Rabbimize hamdolsun. Ve bu elinizdeki kitap da, tıpkı Fatma Tatlı kardeşimiz gibi, bu yolculuklar esnasında tanıdığımız, tanıştığımız, muhabbet ettiğimiz, beraber gözyaşı döktüğümüz, sevindiğimiz namaz gönüllülerine armağan olsun. Allah, yolumuzu namazdan ayırmasın kardeşlerim, amin.

Giriş
Fatma’ya bizi götüren yol: namaz

NAMAZSIZLIK HASTALIĞINI ortadan kaldırmak, hasta gönüllere derman olmak için gece-gündüz dolaştık. Yolculuğumuz devam ediyor. Ta ki, namazsız bir kardeşimiz dahi kalmayıncaya kadar sürecek.

Bu yolculuklarda bizler kardeşlerimize faydalı olmaya çalışırken, Allah da bizi nice nimetleriyle, ikramlarıyla faydalandırıyor. Yeryüzünün güzelliklerini seyrettiriyor. O yörenin nimetleriyle nimetlendiriyor. Binlerce dost ve kardeş veriyor. Sayısız dualara misafir ediyor. Yaşamımız dua oluyor. Dünya hayatında sıhhat ve afiyet veriyor ila ahir… Say say bitmez, “öğretelim” derken öğreniyoruz. Hatta birçok hocamızın şahit olduğumuz itirafıdır bu yolculuklar esnasında:

– Namazı keşfettik. Biz dahi namazı bilmiyormuşuz.

ANADOLU İNSANININ GÜZELLİĞİ

Anadolu’da konferans için yaşlı bir amca salonun merdivenlerini nefes nefese çıkarken yanındakine sorar:

– Evladım, namaz sohbeti varmış burada. Abdestsiz girilir mi acaba? Yaşlılık işte, abdest tutmakta zorlanıyoruz.

Kendisine soru sorulan, konuşma yapacak hocalarımızdan birisidir. Tevafuken soru ona sorulmuştur. Bu soru karşısında tefekküre dalar. Anadolu insanının zarafetine, samimiyetine hayran olur. Aynı zamanda bu olaydan kendine büyük bir ders çıkarır:

– Bundan böyle abdestsiz dolaşmak yok.

SİVAS’A DÜŞTÜ YOLUMUZ!

Beş yılda, bir ilimiz hariç, bütün illerimizi dolaştık. Nice güzelliklere şahit olduk. Rabbimiz ikramları saçtıkça saçtı üzerimize. Yolumuz bu sefer Sivas’a düştü. “Gittiğimiz her yerde bir güzellikle karşılaşıyoruz. Bakalım burada bizi Rabbimizin hangi ikramı bekliyor?” dedik. Önce Suşehri’ne uğradık. Unutulmayacak güzel hatıralar arasında Suşehri’nde yaşadıklarımız yerini alırken Sivas’ta programa yetişmek için koyulduk yola…

Suşehri’nden Sivas’a uzun ince bir yoldan gidiliyor. Kıvrım kıvrım yolda giderken etrafta birbirinden güzel renkleriyle, çeşit çeşit ağaçları seyre daldık. Gözümüz, gönlümüz bayram etti, Anadolu’muzun bu nadide yollarında. Ziyaret edilecek, görülecek, nice tefekkürlere vesile olacak beldelerimiz var. Hani Rabbimizin tavsiye ettiği gibi: “Gezin görün, sizden önceki ümmetlerin hali nice olmuş?”

Aslında seyahat etmek Allah’ın bir emridir biz kullarına. Halbuki seyahate hiç de böyle bakmayız biz. Efendimiz (a.s.m.); “Seyahat edin sıhhat bulursunuz” buyurmuş. Bunları düşünerek gezmek, görmek neler kazandırır acaba bir Müslümana?

Yolculuk boyunca, güzel manzaralar içinde, zihnimi meşgul etti bu tavsiyeler. Bu düşünceler içinde vardık Sivas’a. Her zaman olduğu gibi yine birbirinden güzel ve samimi kardeşler karşıladı bizleri. Program için nasıl bir hazırlık yaptıklarını anlattılar bize. Heyecanlılar… Gerçi biz hiçbir zaman; “Şu kadar katılım olmazsa gelmeyiz” demedik. Fakat her organize eden kardeşimiz bu endişeyi duydu içinde.

Program bitinceye kadar yaşadıkları gerginliği Allah bilir. Sivaslı kardeşlerin yüzlerinde de hem sevinç, hem de heyecan beraber görülüyordu.

İçte böyle bir yolculuktan sonra sıra geldi akşam salonda yapacağımız programa. 30 Ekim’di tarih. Sivas merkezde, Sanayi ve Ticaret Odası’nın konferans salonuna vardığımızda içeriye zor girdik. İzdihamdan dolayı kapılar kapatılmış, insanlar yer bulamadığı için geri dönmeye başlamışlar.

KONFERANS SALONUNDAKİ İZDİHAM

Normalde bu tür konferanslar ilan edildiği saatten yarım saat sonra başlar. Elhamdülillah biz Namaz Gönüllüleri “namaz vakitli bir farz” olduğu gibi, programlarımızı da zamanında başlatmaya gayret ettik. Fakat bu sefer başka bir şey oldu. Program ilan edildiği vakitten yarım saat önce başlatıldı. Salondaki izdiham buna neden olmuştu. Her zaman olduğu gibi açılış, Kur’an tilaveti ve kısa bir teşekkür konuşmasından sonra ev sahipleri sahneyi bize bıraktılar. Senai Ağabey ile birlikte namazla ilgili sunumlarımızı yaptık.

Bilmem kaçıncı defa oldu hep anlatıyoruz namazı. Yanlış hatırlamıyorsam platform adına organize etiğimiz 265. programdı. Onlarca defa anlattığımız halde bu gece ayrı bir heyecan vardı. Salonun coşkusu mu bizi etkiledi, yoksa biz mi salonu etkiledik bilinmez. Fakat bizden olsa neden her zaman aynı şey olmuyor? Bu bizim başarımız değil. Hem başarı ve güzel sonuç bize ait değil ki… O Rabbinıizin ihsanı ve ikramıdır. O ikram etmeyince hiçbir şey yapamadığımızı çok defa gördük. Gördüğümüz için her programda dua ederek ve dua isteyerek çıktık sahneye. Küçücük bir benlik karışıp, riya ile kirlenince gönlümüz, nasıl da tokat yedik. Tokatın nereden ve niçin geldiğini anlayınca halimize acıdık, özür diledik Rabbimizden. Bağışlaması için yalvardık.

Kim bilir Allah hangi salih kulunun eliyle bize ikram etti bu gece. Hangi duası makbul kul dua etti bize? Rabbimize nazı geçen biri olmalı bu kalabalığın içinde. Olmalı, ama kim? Belki de hiç ummadığımız, tahmin bile edemediğimiz birisi. Hani atalarımız ne güzel söylemiş; “Her gördüğünü Hızır bil” diye.

Acaba bu gece yoksa bu salona Hızır mı uğradı? Her neyse çok tatlı, feyizli, bereketli, duygulu ve coşkulu bir program oldu. Binlerce şükür Rabbimize…

FATMA’YLA TANIŞMAMIZ

Programdan sonra yorgun olmamıza rağmen sıra geldi kitap imzalamaya… O da ne? İmza masalarının önünde uzunca bir kuyruk oluşmuş. Kitap imzalatmak için bekliyorlar. Gerçekten bu gece bir başka güzel. Programın her karesinde bir güzellik var, elhamdülillah. Bir ara kitap imzalarken başımı kaldırıp baktığımda imza sırasında bekleyen tekerlekli sandalyede bir kız kardeşimizi gördüm, önünde olan kardeşlerden müsaade isteyerek onu yanımıza davet ettik. Kısa bir tanışma faslından sonra imzaya devam ettim. Asıl tanışmamız ise imzadan sonra oldu.

İsmi Fatma Tatlı idi. Yüreği namaz aşkıyla yanıyordu. Yıllardır usulünce rükû ve secde edememenin, kıyamda duramamanın acısıyla yanan bir kardeşimdi. Çocukluğunun en hareketli günlerinde yakalanmıştı bu hastalığa. Yavaş yavaş kaybetmişti hareket kabiliyetini. Arkadaşları oynarken o oynayamaz olmuştu. Yürüdüğü, koştuğu ayakları onu taşıyamaz olmuştu. Her geçen gün hareketleri kısıtlandı ve evde annesinin yardımıyla yaşamaya başladı. Yaklaşık on yıldır evde, ev halkının yardımıyla gideriyordu ihtiyaçlarını.

Fatma fiziksel engelliydi. Ancak kendi ifadesiyle; “Engel sadece elinde ve ayağındaydı.” Gönlü Rabbiyle birlikteydi. O hiç kızmadı bunu verene. Bu hastalığı ona verenin kim olduğunu çok iyi biliyordu. Bildiği için “Hoştur bana Senden ge-

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dokuz − = 8

Kitap özetleri © 2013