Kitap özetleri

Kitap özetleri

Eyvah Babam Kızacak Kitap Özeti

Georgia’nın babası çalışmak için Yeni Zelanda’ya gitmiştir ve karısıyla çocuklarını da yanına almak istemektedir. Arkadaşlarından, özellikle de sevgili ilahından ayrılmak istemeyen Georgia, babasını kızdırma pahasına, gitmemek için elinden geleni yapmaya kararlıdır. Ancak olaylar beklediği gibi gelişmez. OKUMAYIN GÜNLÜĞÜMÜ! adlı kitaptan sonra, bu kitapta da Georgia’nın günlüğünde anlattığı maceralarını keyifle okuyacaksınız.

***

TEMMUZ

18 Temmuz Pazar

Odamda

18:00 Odamın penceresinden, dışarıda hoşça vakit geçiren insanlara bakıyorum.

Her şeyin böyle inanılmaz dcrecede kötü olabileceğini kim tahmin edebilirdi ki? Daha on dört yaşındayım vc kendini yetişkin sanan insanlar yüzünden hayatım karardı. Anneme “Hayatımı mahvediyorsun. Senin hayatın kararmış olabilir ama bunun acısını benden çıkarman gerekmez,” dedim.

Anncmsc mantıklı vc anlamlı bir şey söylediğimde hep yaptığı gibi sadccc cıkcıkcıkladı vc sutyenini düzeltti. Şimdiye kadar bana cıkcıkcıkladığı zamanları saysaydım, bir cıkcıkcık dükkânı açardım. Bu hiç dc adil değil. Ailem nasıl olur da beni arkadaşlarımdan ayırır ve Yeni Zelanda’ya gitmeye zorlar? Kim Yeni Zelanda’ya gitmek ister ki?

Sonunda annem olarak düpedüz işe yaramaz olduğunu söylediğimde iyice çıldırdı ve bana BAĞIRDI.

“Derhal odana git!”

“Tamam.” dedim “ODAMA gideceğim” “Odama GİDECEĞİM!! Peki odamda ne yapacağım, biliyor musun? Hayır, bilmiyorsun, dur söyleyeyim Sadece odamda OLUYOR olacağım. Hepsi bu. Çünkü yapacak hiçbir şey yok!!!!”

Sonra kapıyı çarpıp çıktım. Onu yalnız bıraktım. Yaptıklarını düşünmesi için.

İşte bu yüzden şu anda odamdayım ve saat altı.

19:00 Off Robbie Nerelerdesin? Şey, aslında nerede olduğunu biliyorum, ama gezmeye gitmenin zamanı mıydı?

İyi yönünden bakacak olursak, şu anda bir ilahın kız arkadaşıyım.

19:15 Kötü yanından bakacak olursak, o ilah, kız arkadaşının bir hafta sonra dünyanın diğer (beş para etmez) ucuna gitmeye zorlandığını bilmiyor.

19:18 İnanamıyorum! İlahı elde etmek için harcanan onca zamandan, almak zorunda kaldığım onca makyaj malzemesinden, onca takipten, o dışarıdayken tesadüfmüş gibi karşısına çıkı vermelerden, onca plandan sonra… Bütün hayallerim… Hepsi boşa gitti. Sonunda benimle ilgilenmesini sağladım. Bana dedi ki: “Birbirimizi tanımaya çalışalım, ama bunu bir süre gizli tutalım.” Tam işler yoluna girmişken annem her zamanki müthiş zamanlamasıyla, “Haftaya Yeni Zelanda’ya gidiyoruz!” diyor.

Ağlamaktan gözlerim fare gözü gibi şişti. Zaten önceden de büyüktüler, ama şimdi üç yanağım var gibi görünüyor. Harika. Teşekkürler Tanrım!

21:00 Bunu hiçbir zaman atlatamayacağım.

21:10 İntihara eğilimli olduğun zaman, saatler geçmek bilmiyor.

21:15 Şiş gözlerimi saklamak için güneş gözlüğü taktım. Annemin beni ikna etmek için gözlerimi yaşartarak aldığı gözlüğü! Aslında oldukça çekici görüyorum. Gerard Depardieu’yu öpüp bol bol ağlayan şu Fransız aktrislerden birine benzedim, Aynada boğuk bir Fransız aksanı taklidi yaptım.

“Ve hayatımın en güzel çağında, nasıl derler? Une genç kız, mes annem babam. Mes trés trés annem babam beni Nouvelle Zelanda’ya götürüyor. Ahh merde!”

O sırada annemin merdivenleri çıktığını duydum ve yatağa dalmak zorunda kaldım. Annem kapıdan kafasını uzattı ve “Georgie… Uyuyor musun?” dedi.

Hiç sesimi çıkarmadım. Bu ona dersini verir.

Çıkarken “Yerinde olsam güneş gözlüğüyle uyumazdım, yüzüne geçebilir,” dedi.

Bu ne biçim annelik? Annemin tıbbi bilgisi ancak babamın ‘Kendi işini kendin yap’ becerisi kadar iyi.

Yan komşunun bahçesinden gelen bağırma seslerini duyduğumda, sonunda trajik bir uykuya dalmak üzereydim. Bay ve Bayan Yan Komşu bahçede paldır küldür bir şeyler yapıyor, bağırıp çağırıyor ve etrafa bir şeyler fırlatıyorlardı. Gürültülü bahçe işlerinin zamanı mıydı? Hayatları trajediye dönüştüğü için uyumak isleyen insanları düşünmüyorlar mıydı hiç? Camı açıp “Şu işinizi daha sessiz yapın, ahmaklar!” diye bağırmak geldi içimden.

Ama sonra bunun sıcacık yatağımdan çıkmaya değmeyeceğini düşündüm.

Çok heyecanlı

Polis baskını

00:10 Zil çalınca yataktan fırlayıp merdivenlerden aşağı baktım. Annem kapıyı açmıştı bile. Üzerindeki gecelikten içini rahatlıkla görebilirdiniz. Görmek istemeseniz bile. Mesela ben istemem. Hiç gururu yok mu bu kadının? Kapıda birkaç polis vardı. İri yarı olanı önünde, kol hizasında bir torba tutuyordu. Pantolonunun paçaları lime lime olmuştu.

“Bıı Allah’ın belası kedi sizin mi?” diye sordu bir memura yakışmayacak kadar kaba bir tavırla.

“Eee, ben… şey,” dedi annem.

Merdivenleri koşarak inip kapıya gittim.

“İyi akşamlar. Memur Bey. Bu kedi, küçük bir labrador boyunda mı?”

“Evet.”

Başımı sallayarak devam ettim.

“Gri renkli mi? Kulağının bir parçası kopuk mu?”

Polis, “Şey… evet,” dedi.

“Şey, hayır, o zaman bizim kedimiz değil,” dedim.

Bence bu çok komikti. Ama polis öyle düşünmedi.

“Bu ciddi bir konu, küçük bayan.”

Annem yine cıkcıkcıklamaya başladı, başını sallamayı ve sutyenini düzeltmeyi de ihmal etmedi. Çok itici görünüyordu. Polisin rahatsız olabileceğini ve “Hanımefendi, gidip üzerinize bir şeyler giyin,” diyebileceğini düşündüm, ama demedi ve üzerime gelmeye devam etti.

“Bu şey komşularınızı seralarında bir saat hapis tutmuş ve sonunda onlar eve kaçmayı başardıklarında bu kez de kanişlerinin peşine düşmüş.”

“Evet, böyle şeyler yapıyor, İskoç kanı taşıyan vahşi bir kedi kendisi. Bazen vahşi doğanın çağrısını duyuyor ve…”

“Onu kontrol altında tutsanız iyi olur.”

Polis uzun uzun homurdanıp durdu. Düşünecek başka şeylerim olduğu halde, olabildiğince sabırlı bir şekilde “Bakın,” dedim. “Ailem beni Whangamata’ya gitmeye zorluyor. Dünyanın hiçbir işe yaramayan öbür ucuna. Yeni Zelanda’ya. Benim için yapabileceğiniz hiçbir şey yok mu?”

Annem en kötü bakışını fırlattı ve “Yine başlama Georgia. Hiç havamda değilim,” dedi.

Polis de hiç havasında görünmüyordu. “Bu ciddi bir uyarı. Bu şeyi kontrol altında tutun, yoksa daha sert önlemler almak zorunda kalacağız,” dedi.

Annem her zamanki gibi umutsuz vakaydı. Gülümsemeye ve saçlarıyla oynamaya başladı.

“Sizi uğraştırdığımız için çok üzgünüm, Memur Bey. İçeri girip bir içki veya başka bir şey almaz mısınız?”

UTANÇ VERİCİ Hakkımızda neler düşünmüşlerdir kim bilir!

Polis gülümsedi ve “Çok naziksiniz, Hanımefendi, ama gitmemiz gerek. Bizi bekleyen işlerimiz var. Halkı suçlulardan korumak, tehlikeli kediler ve bunun gibi şeyler dedi.

Kıpırdayan torbayı alırken hiçbir şey söylemedim. Sadece polisin tırmalanmış paçalarına alaylı alaylı baktım.

Annem Angus yüzünden deliye döndü. “Bu kedi bu evden gidecek.” dedi

“Aman ne güzel.” dedim “Harika. Sevdiğim her şeyi elimden al ve yok et. Sadece kendini düşün ve beni dünyanın diğer ucuna götür. Sevdiğim tek erkeği kaybetmeme ncden ol. İlahlar yalnız bırakılmaya gelmezler, biliyorsun. Onları gözünün önünden ayırmaman gerekir”

Annem odasına gitmişti bile.

Angus torbadan çıkıp mutfakta kasıla kasıla yiyecek bir şeyler aramaya başladı. Öyle gürültülü mırıldanıyordu ki, Libby uykulu bakışlarla yanıma geldi. Gece bezi dizlerine kadar sarkmıştı, Gecenin bu saatinde ihtiyacım olan son şey bir kaka patlamasıydı, bu yüzden “Git ve anneme kakalı bezini değiştirmesini söyle, Libby.” dedim.

Ama o sadece. “Şşş. Kötü çocuk.” diyerek Angus’a doğru gitti. Onu tutup yatağına sürüklemeden önce burnunu öpüp emdi.

Angus, Libby’nin ona istediği her şeyi yapmasına nasıl izin veriyor bilmiyorum. Bana aynı hoşgörüyü göstermiyor. Önceki gün yemeğini bitirmeden tabağını almaya kalktığım için elimi koparıyordu neredeyse.

19 Temmuz Pazartesi

11:00 Kendimi gözü dönmüş gibi hissediyorum. İlahımı çok özledim.

Dünyanın öbür ucuna gitmemenin bir yolunu bulmalıyım. Bu sabah açlık grevi yaptım. Yani, bir reçelli sandviç dışında.

14:00 Telefon çaldı.

Annem bana seslendi. “Gee, telefona bakar mısın hayatım? Ben banyodayım.”

Ben de cevap verdim. “Dışını yıkayıp temizleyebilirsin ama içini asla.”

Tekrar bağırdı. “Georgia’”

Yataktan zorla kalkıp bütün o merdivenleri indim ve telefonu kaldırdım.

“Alo, Kırık Kalpler Oteli, buyurun,” dedim. Tek duyduğum cızırtılı sesler oldu. Bu kez bayağı yüksek bir sesle bağırdım. “Alo, alo, alo!!!” Uzaklardan gelen bir ses “Allah’ın belası!” dedi.

Arayan babamdı; daha doğrusu benim seslendiğim adıyla ‘Babacık.’ Yeni Zelanda’dan arıyordu. Her zamanki gibi, hiçbir sebep yokken sinirleri bozuktu.

“Ne diye bağırıyorsun? Kulaklarım çınlıyor.”

Yeterince mantıklı bir şekilde, “Çünkü sen cevap vermedin,” dedim.

“Verdim. Merhaba dedim.”

“Ama ben duymadım.”

“Demek ki iyi dinlemiyormuşsun.”

“Telefonu cevaplarken nasıl iyi dinlemiyor olabilirim?”

“Bilmiyorum, ama başkaları duyabiliyorsa sen de duyabilirsin.”

Off… Yine şu eski plak. Yanlış yapan hep ben oluyorum. “Annem banyoda.” dedim.

“Dur bakalım.” dedi, “Nasıl olduğumu merak etmiyor musun?”

“Eee, dur tahmin edeyim. Komik bir bıyık, kalça civarları biraz tombulca…”

“Bu kadar edepsiz olma. Anneni çağır. Seninle başa çıkamıyorum. O okulda ruj sürmek ve edepsiz olmak dışında ne öğreniyorsunuz bilmem.”

Telefonu bıraktım, çünkü babam eğer izin verirseniz asırlarca homurdanabilir. Annemi çağırdım. “Anneee! Telefonda bir adam var. Sevgili babacığım olduğunu iddia ediyor, ama ben öyle olduğunu sanmıyorum çünkü bana karşı çok aksiydi.”

Annem ıslak saçlarından sular damlaya damlaya ve üzerinde sadece sutyen ve külotla banyodan çıktı. Gerçekten de dünyanın en büyük göğüslerine sahip! Nasıl oluyor da tepetaklak yuvarlanmıyor şaşıyorum. Ulu Tanrım!

“Gözlemlediklerimi uygulama yaşındayım, biliyorsun,” dedim.

Bana kötü kötü baktı. Ve telefonu kaptı. Kapıdan çıkarken “Merhaba sevgilim. Ne ? Biliyorum, evet, biliyorum. Söylemene gerek yok… Hep böyle. Bir kâbus.” dediğini duydum.

Güzel bir sohbet, değil mi?

İyi de, kaç kez söylediğim gibi, doğmayı ben istemedim ki. Onların yüzünden doğdum!

Odamda

14:10 Annemin babama abuk sabuk şeyler söylediğini duyabiliyorum. “Hımmm… Biliyorum. Bab… Biliyorum… Hıhı… BİLİYORUM… Biliyorum. Evet,biliyorum.”

Ah şu yetişkinler! Aşağı seslendim. “Haberi kibarca ver. Bir milyon yıl geçse de kesinlikle gelmiyorum.”

Babam beni duymuş olmalı, çünkü üst katta olduğum halde telefonun diğer ucundan onun homurtulu bağırmasını duydum. Babacığım şiddete meyilli olduğu için, bağırmasına şaşırmadım. Bir keresinde o odada yokken birasına ve ıhlamuruna tıraş kolonyası dökmüştüm. Şaka olsun diye. Ama o şakayı anlamadı. Nefes tıkanıklığı geçtiğinde barut gibi oldu ve “Seni geri zekâlı!” diye bağırdı. Bu bana ileriki hayatımda psikoterapiler için harcanacak bir servete malolacak (ileride bir hayatım olursa tabii.)

14:30 Odamda hüzünlü şarkılar dinliyorum, hâlâ sinirliyim.

Annem geldi ve “Girebilir miyim?” dedi.

“Hayır,” dedim.

Girdi. Yatağımın ucuna oturup elini ayağıma koydu. “Ayy,” dedim.

“Bak hayatım,” dedi. “Biliyorum, bu durum biraz karmaşık. Özellikle de senin yaşında biri için, ama bu bizim için büyük bir fırsat. Baban Whangamata’da kendini kanıtlama şansının olduğunu düşünüyor.”

“Şu anki halinde ne var?” dedim. “Çok az insan garip bıyıklı, şişman adamları sever. Sen seviyorsun.”

Bunun üzerine annem tam bir anne havası takındı. “Georgia, kabalığın komik olduğunu sanma, çünkü değil.”

“Bazen olabilir.”

“Hayır, olamaz.”

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


5 − üç =

Kitap özetleri © 2013