Kitap özetleri

Kitap özetleri

Erkekler Cennetinde Son Tango Kitap Özeti

Daha önce de Halil Gökhan okumuştum. İlk tanışmam, burun kıvırarak başladığım bir kitabı ile olmuştu. Kitabını uçakta okuyacağıma söz vermiştim, ama Türk yazar okumaktan pek haz etmiyordum. Yazamadıkları için falan değil aman yanlış anlamayın. Sadece iç kararttıkları için.

Uçağa binerken büyük bir unutkanlık göstermiş ve lap-topumu şarj etmeyi unutmuştum. Film seyrederim diye yanıma sevdiğim kitaplardan da almamıştım. Elimi çantama attım ve içinden Halil’in kitabı çıktı. Uçakta film oynatılmasa daha az işkence olurdu diyerek ilk sayfayı çevirdim ve okumaya başladım.
Hayatımda ilk defa uçakta yemek verildiği için sinir olmuştum. Çünkü birazdan önüme konacak tepsi yüzünden okumaya devam edemeyecektim.

Bilmiyorum, oturup her sayfayı sonrakine nasıl bağlarım diye tek tek düşünerek mi yazıyor, ama her sayfada “acaba şimdi ne olacak” düşüncesinden kendimi alamıyordum. Daha önce bana “Karamsar ama umut dolu, karanlık ama apaydınlık, öfkeli ama dingin bir hikaye nasıl yazılır?” diye sorsaydınız herhalde size “Yürü len, olmaz öyle şey” derdim. Ama Halil’in yazdıkları işte aynen böyle.

Bir hikâyeyi iki boyutlu olmaktan çıkartıp, sonsuz boyuta taşıyabilen, yarattığı dünyayı size her açıdan gösterebilen bir yazar. Ve şimdi de elini “evrensel konulara” attı.
Bakalım başımıza daha neler gelecek.

NOT: Başıma gelecekleri bildiğim için bu sefer uçağa binmeyi beklemedim okumak için. Çünkü uçakta yemek yemeyi çok seviyorum.

AYKUT OĞUT

Bu kitabın sonunu sakın kimseye söyleme!
Eğer söylemezsen hitap sana büyük iyilikler yapacak.. Öncelikle başkalarının bilmemesi gereken, sadece senin bilebileceğin şeyleri söylemediğin için seni koruyacak.
Bu kitap bir veda olarak yazıldı. Ve sen çok iyi biliyorsun ki kahramanlar asla veda etmez. Ve daha iyi bileceksin ki bu kitapta tangonun her kıvrak adımında tenine daha çok batan bir körlüğün mahkûmu olacaksın eğer ki bu vedayı kabul edersen.
Vedanın son sözleri olarak şöyle diyorum sana:
“Ey vedasız!
Körsün ve bunu bilmiyorsun. Tenin gördüğünü hiç gördün mü?
Görünmeyen adam siluetini aynadan gördüğün için bedeni kör bir adama bakıyorsun
O ise seni sadece aynadan görebiliyor Onun içinden geçip gidiyorsun. Ona cenneti veriyorsun..’

1
Kanma, çocuk sahibi olmak İstediğimi İlk kez o sabah söyleyecektim. Bunu yapmayı uzun zamandır düşünüyordum. İnanıyorum ki uzun zamandır bunu benden duymak istiyordu. Bir erkek, eğer koca ve baba olmayı göze aldıysa, karısının benlerini, yara İzlerinin yerini tanıdığı gibi tanır ve büyümek, genişlemek İsteyen o güzel, doğurgan bakışların manasını da çok iyi bilir.
Artık zamanımız da gelmişti. O ve ben, tabiatın verdiği sıfatlara layık olmak için bir çocuk yapmalıydık. Bizi bu dünyaya, belli bir geçmişe ve varoluşa bağlayacak bir çocuk. Hatta birkaç tane…
Ne yazık ki o sabah uyandığımda karım yatakta yoktu. Önce inanamadım. Gözlerimi ovuşturdum. Evin her yerine baktım. Sonradan müstakil bir daireye çevrilmiş dubleks evin üst kalında kirada yaşıyorduk. Evimiz yılın her günü kıyılarındaki kayıklara ve balıkçılara yurtluk eden büyük bir nehre bakıyordu.
Bütün evi dolaştım. Her yere baktım. Onu bulamayınca da sinirlendim, bağırıp çağırdım. Ama nafile.
Karım hiçbir yerde yoktu. Sırra kadem basmıştı. Kadınsız, çocuksuz ve yapayalnız kalmıştım.
Karımın aniden kayboluşundan hemen sonra içine düştüğüm derin örselenme, varolma sebebimin gerçeklen de o olduğunu kanıtlamıştı. Onu ne kadar sevdiğimi o an daha iyi anlamıştım.
Uyandıktan hemen sonra onu bulamayıp elbise dolabına, ayakkabılığa ve cüzdanıma bakınca onun tamamen gitmiş olduğunu anlamıştım. Birkaç giysisi yoktu, birkaç ayakkabı eksilmişti birkaç yüz lirayla birlikte.
Üç gün boyunca çalan telefonları hiç açmadım. Hiç acıkmadım. Susamadım. Boş duvara, varlık sebebinden daha büyük bir anlam taşırmışçasına, beklenen cevabı almayı umarak baktım baktım… Duvarla aramızda bir tür sağır ilişki oluştuğunda uykuya dalıyordum. Rüyamda, duvar üzerime doğru gürültüyle cam tuğlalarını saçarak yıkıldığında uyanıyor bu kez uyuduğunu düşündüğüm boşluğa yeniden bakar hale geldim.
Yataktan çıkmadığım bu üç gün sonrasında aynaya baktığımda saçlarım epey kırlaşmıştı. Hayatıma yağan ruhani karların maddeoi karşılığı maddevi diyeceğim artık çünkü maddi ve manevilik tek başlarına mümkün değildi benim içinolan bu beyaz teller beni nedense dehşete sürüklemedi. Bir felaket algılamadığım için hiçbir şey hissetmiyordum.
Kayboluşun kız kardeşi olan kayıp duygusu dışarıdan hissedilemezmiş bunu öğrendim. İçerden o kadar kötü durmuyordu. Yaşamak İçin sıkı bir bahane kazanmıştım: Karım kayıptı. Daha belirgin, daha seçilen bir kişi gibi hissediyordum kendimi. İlahlar benim karımı seçmişlerdi. Tel e sekretere kırk dört mesaj bırakılmıştı. Patronumun son mesajı, aramadığını takdirde işten ayrılmış olacağım şeklindeydi. Tazminat da alamayacaktım. Diğer mesajlar da hatırladığım kadarıyla karımın
bazı masraflarını tahsil etmek İçin arayan alacaklılara aitti: Züccaciyeci, antikacı, beyaz eşyacı ve camcı. Toplam bin üç yüz yirmi üç lira ve kalan taksitler de cabası…
Hiçbir şey hissetmiyordum. Hayatımın en kuytu, derin, karanlık ve sessiz deliğinde yasıyordum. Dünya gri bir sis bulutundan İbaretti. Açlık, seks, susama, neşe, hobilerim, tutkularım… Hepsi, hepsi bitmişti. Sadece nefes alan bir et yığınıydım. Kalbim olabildiğince yavaş atıyordu.
İçimden onun neden gittiğini sormak bile gelmiyordu.
Sekiz yıllık sorgusuz sualsiz, kusursuz bir beraberlik. Neden?
Aynı şehirden değildik belki ama aynı okuldandık. Büyük şehrin bütün göçebe çiftleri gibi okulda tanışmıştık. Sanat tarihçisiydik. Birlikte arkeoloji dersleri de almıştık. Antropoloji seminerlerini takip etmiş ve hobi olarak kutsal kitaplara merak salmıştık. Doğu felsefeleri. Afrika etnisiteleri ve diğer bütün azınlık kültürlerini su gibi biliyorduk.
O, babasının ölümüyle İşlerini devralmak zorunda kaldığında henüz mezun olmuştuk ve Anadolu’ya sivil bir uygarlık müzesi kurmak için yola çıkmaya hazırlanıyorduk. Planlarımızı bozup hemen evlenmek zorunda kaldık. Babasının borçlarını kapatmak için işlerine hız vermek zorundaydı, bense evimizin giderleri için yıldırım hızıyla bir doğrudan pazarlama isi bulmuştum: Pencere satıyordum.
Gene de mutluyduk. Tutkularımızı hiçbir şey öldüremezdi. Nasıl olsa bu zor günler geçecekti.
Zor günler geçti.
Zor günler geceli yıllar olmuştu, ama bir türlü tutkularımız ölmemişti ve müze hayalimiz için kolları sıvayacağımız günün umudunu asla yitirmemiştik. (adını asla anmayacağım İçin burada yazmıyorum) Metropolitan müzesi gibi çağdaş müzelerin tutkunuydu. Bense çok daha klasiktim ve St Petersburg’daki en görkemli imparatorluk müzesi Hermltage’ın tarzım çok seviyordum. Bu İkisinin ortası elbette bir British Museum olacaktı. Ve Anadolu’nun ortasında, adı hiçbir mitolojiye, meydan harbine ve soykırıma karışmamış, şöhretsiz bir kasabada Metropolitan ve Hermitage karışımı bir “Turklsh Archeologle Arts and Culture Museum” (TAACM) kuracaktık. İşte hayallerimiz bu kadar çılgın ve uçsuz bucaksızdı.

2
“Bence bir psikiyatra gitseniz daha iyi olur,” dedi göz hastalıkları uzmanı Melih A.
Onu uzun araştırmalardan sonra bulmuştum. Beklediğime değdiğini düşünmüştüm de üstelik muayenehanesine girdiğimde. Etrafta, bir göz doktorunun yerinde bulunması gerekenlerden daha karanlık şeyler vardı. Pek de “oftalmololik” olmayan şeyler. Sanki bir gizli tarikatın kayıt kabul bürosu gibiydi.
ilk atışta vurduğumu düşünürken “Bakın, size bir kez daha tekrar ediyorum,” diye bağırdığımı hatırlıyorum. “Kadınları göremiyorum! Ne yaparsam yapayım kadınları göremiyorum. En son karımı gördüm. O gece yatmadan önce. Yatak odası karanlıktı. Koridordan gelen beyaz ışık odayı aydınlatıyordu. O, ışığın içinde büyüdü büyüdü sonra kayboldu.”
Sonra hepsi, bütün kadınlar kaybolmuştu. Rüyamdaki, bazen gerçek olmalarını istediğim, sırt bu yüzden bildiğim gerçek âlemi bırakıp rüya âleminde yasamayı eğer böyle bir yer varsa kabul edebileceğim kadınlar bile.
Melih A.’nın dediğini yapmadım. Gerçi ona muayene olmayı seçişim haklı şöhreti yüzündendi. Tıp alanındaki şöhre ti yüzünden değil elbette, ama ezoterik İlimler ve belki de meslek odasının gözünden kaçırmayı başardığı görme üzerine paramedikal çalışmaları sebebiyle. Körlerin kaderi üzerine yazdığı “Görmüyorlar, Çünkü Biz Görüyoruz” adlı makalesini marjinal bir bilim dergisinde okuduğum zamandan beri adını daha iyi biliyordum. İşle bu yüzden psikiyatr önerisini bir hakaret olarak değerlendirmiştim. Benim durumum belki de onun çalışmalarını renklendirecek harika bir fırsattı. Tahminlerime göre eksikliğini duyduğu en büyük şey olan “hasta” (ya da kurban) ihtiyacı kanlı canlı karşısındaydı.
Buda “Ateş Vaazı”nda görünümün aldatıcı albenisini yaratan yakıcı ateşin göz olduğunu söylemişti, bense görüntülere yenik düşmüş olağandışı bir vaka olmalıydım onun için, ama görünürde durum böyle değildi
Annemi aradım. Annem, uzun zamandır yalnız yaşadığı uzak şehirdeki evinde sanki olanları önceden biliyormuş gibi sakin konuştu. Sesinde kadınların kaybolmasını ve bu durumun erkekleri hasta etmesini olağan karşılayan bir bilgelik vardı. O bilgeliğin sonra da sürmesini diledim. Fakat onun aklı daha çok yurtdışında yaşayan kardeşimdeydi. Sık sık kaybolup günün birinde büyük servet umutlarından bir çelenkle ortaya çıkan kardeşim pırıltılı hayatları seven birisiydi, tabii ilk bozgunla pes edip ortadan kaybolana kadar
Kadınları göremediğimi bilimsel^?) olarak öğrenişimin kırkıncı gününde muayene olmaya gittiğim göz mütehassısı Melih A. beni reddederken ondan yayılan koku korkunun ta kendisiydi. Bu kırk gün boyunca ayna, pencere camı ve düz metal yüzeylerden görebildiğim “cinsi latifte yaklaşık yirmi tip koku keşfetmiştim. Ama onları cebimde taşıdığım küçük aynalar, cam ve aynalı cisimler (sigara tablası, çikolata jelatini vs.) aracılığıyla görebildiğim anlarda bu kokular kayboluyor du. Görüntü kokuyu yok ediyordu, ilk basta buna bir anlam verememiştim. Fakat sonradan amatör bir araştırmacı haline geldiğim zamanlarda koku ve görüntü arasında ciddi bir ayrım olduğunu anlayacaktım. Cam ve toz gibi bir aynam hem de. Görüntü bu dünyaya bir başka yerden gelmiş bir esintiyken koku da rüzgârın ateşiydi sanki.

3
Yine o geldi.
Yedi, hatta sekiz haftadır bu böyle devam ediyordu. Her haftanın çarşamba günü saat 16.00 civarında, dolayısıyla kim olduğunu asla göremediğim davetsiz bir kadın misafirin tacizkâr ziyaretine maruz kalıyordum. İlk ziyarette çok şaşırmıştım. Sonradan da alıştığım pek söylenemez.
Terk edilişimin üzerinden aylar sonra evimin bütün görüntü yansıtan eşyalarını eskiciye vermiştim. Mutfaktaki çatal bıçakları bile plastik olanlarıyla değiştirmiştim. Televizyon ve bilgisayarı bir akrabama hediye etmiş, metal tepsileri plastik, desenli tepsilerle değiştirmiştim. Yatak odamdaki, banyo ve tuvaletteki aynalar da bir çekiçle kırılarak çöpü boylamıştı.
Böylece daha rahat edeceğimi düşünüyordum. Yansımasız bir dünyada. Ben’in yani maslıyla. Belki de gerçek ben ortaya çıkacaktı. Kendimden bir ötekiymiş gibi söz etmek ve bunun tek nedeninin aynalar, yansıtan cisimler olması ne kadar tuhaf. Yansımayı hayatımdan kaldırdığım andan itibaren görüntünün artık hiç de masum bir kelime ve olay olmadığını düşünmeye başladım.
Gelen kesinlikle bir kadındı. Bunu görmeden anlamam……

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


yedi + = 13

Kitap özetleri © 2013