Kitap özetleri

Kitap özetleri

En Karanlık Öpücük Kitap Özeti

BİRÇOK ERKEĞİ BAŞTAN ÇIKARDI…
FAKAT HİÇBİR ZAMAN ARADIĞINI BULAMADI.
BUGÜNE KADAR…

Asırlardır hayatta olmasına rağmen Anya, anarşi tanrıçası, bugüne dek tutku denilen şeyi tatmamıştır. Lucien’la karşılaşana dek… Lucien, ruhları öteki âleme taşıyan bir savaşçıdır ve daha ilk görüşte Anya’nın dikkatini çekmiştir. Lucien’ın büyüsüne kapılan Anya, onu elde etmek için artık her şeyi göze almıştır.

Fakat Kronos, Yeraltı Dünyasının Efendisi Lucien’ın Anya’yı tutsak etmesini emretmiştir. Şimdi Lucien ve Anya içlerinde birbirlerine karşı güçlü bir arzu taşırken onları kontrol eden bu güçlere karşı da savaşmak zorundadır.

Sonsuza dek lanetlenmiş, karşı konulamaz bir şekilde baştan çıkarıcı ve kesinlikle çok ateşli savaşçılar…
Karanlığın Efendileri.

***

Sevgili okur,
Karanlığın Efendileri adlı yeni kitap serimi sizlere sunmaktan dolayı büyük heyecan duyuyorum. Seri En Karanlık Gece’yle başlıyor ve En Karanlık Öpücük’le devam ediyor. Budapeşte’deki ıssız bir kalede bulunan ve her biri diğerinden daha çekici olan altı ölümsüz savaşçı, kimsenin bozmayı başaramadığı kadim bir lanete mahkûmdur. Savaşçılar, güçlü bir düşman geri döndüğünde, tanrıların kutsal emanetini aramak için dünyayı dolaşmaya karar verirler.

Bu esrarlı ve şehvetli dünyaya yolculukta, iyi ile kötü arasındaki çizginin belirsizleştiği ve gerçek aşkın en büyük teste tabi tutulduğu yerde bana katılın.

En iyi dileklerimle,
Gena Showalter

ÖNSÖZ

Karanlık Olan, Malach ha-Maet, Yama, Azrail, Karanlıkta Yürüyen, Mairya, Ölülerin Kralı olarak biliniyordu. Hepsi ve daha fazlasıydı, Yeraltı Dünyasının Efendileri’ndendi.

Uzun zaman önce dimOuniak’ı, yani bir tanrıçanın kemiklerinden yapılmış güçlü bir kutuyu açtı ve iblis güruhunu dünyaya saldı. O ve ona yardım eden savaşçılar ceza olarak iblisleri kendi içlerinde barındıracaklardı. Işıkla karanlık, düzenle kaos birbirine karıştı, ta ki iblisler eski disiplinli savaşçıların dizginlerini tutmakta zorlanana kadar.

Kutuyu açan o olduğu için ona ölüm iblisi verildi. Yaptığına karşılık neredeyse dünyanın ölümüne neden olacağından bunun adil bir ceza olduğunu düşünmüştü.

Şimdi insan ruhlarını toplamak ve onları son mekânlarına götürmekle sorumluydu. Bu fikre karşı olsa bile. Masumları ailelerinden koparmaktan hoşlanmıyordu, günahkâr olanları kıyametlerine teslim etmekten haz almıyordu. Ama ikisini de sorgulamadan ya da tereddüt etmeden yapıyordu. Direnmenin, kapısına ölümden çok daha kötü bir şey getirdiğini kısa sürede öğrenmişti. Direnmenin düşüncesi bile katıksız, amansız bir ıstıraba neden oluyordu.

İtaat etmesi uysal olduğu anlamına mı geliyordu? Şefkatli? Hassas? Hayır. Ah, hayır. Hassas duyguların altından kalkamazdı. Sevgi, şefkat ve merhamet bu kötü halinin düşmanıydı.

Ya öfke? Hiddet? Bazen bunları kucakladığı olurdu.

Onu çok zorlayanın vay haline, o zaman tam bir iblise dönüşüyordu. Bir canavara. İnsanın kalbini parmaklarıyla kavrayıp sıkmakta bir an bile tereddüt etmeyen uğursuz bir varlığa.

Ah, evet. İnsan iblisin yularını elinde zor tutuyordu. Ve dikkatli olmazsanız, sizin için de gelebilirdi…

BİRİNCİ BÖLÜM

Anarşi tanrıçası, Kanunsuzluk’un kızı, kaos tüccarı Anya kalabalık dans pistinin kenarında duruyordu. Tüm dansçılar parti için Yeraltı Dünyasının Efendileri tarafından özellikle seçilmiş neredeyse çıplak, güzel dişi insanlardı. Her açıdan.

Bir duman bulutu hayali bir sis gibi etraflarını sarmıştı. Disko topundan minik yıldız ışıkları karanlık gece kulübündeki her şeyi ağır, geniş dairelerle aydınlatarak yağıyordu. Göz ucuyla, sıkı ölümsüz bir kalçanın kendinden geçmiş bir dişiye ileri, geri, ileri dokunduğunu gördü.

Kötücül bir gülümseyişle, bana göre bir parti, diye düşündü. Ama davetli değildi.

Sanki beni gelmekten alıkoyacak bir şey var.

Yeraltı Dünyasının Efendileri bir zamanlar Pandora’nın kutusunun içinde yaşayan iblisler tarafından ele geçirilmiş yakışıklı, ölümsüz savaşçılardı. Ve şimdi, birkaç sert içki ve daha sert seks rauntlarıyla yüzyıllardır evleri olarak tanımladıkları şehre, Budapeşte’ye veda ediyorlardı.

Anya harekete geçmek istedi. Özellikle savaşçılardan biri için.

Bağırma dürtüsüyle savaşarak “Kaçın”, “Yangın” diye fısıldadı ve insanların isterik bir şekilde, panikle bağrışarak koşuşmalarını izledi. Let the good times roll ¹.

Düzensiz atan kalbinin ritmine uygun rock müziğin düzensiz ritimleri hoparlörden öyle gürültülü çıkıyordu ki insanların onu duymasını imkânsız hale getiriyordu. Ancak anlamasalar da Anya’ya itaat etme mecburiyetinde hissettiler.

Yol açıldı, ağır… çok ağır…

Nihayet cazibesine kapıldığı şeyi görebildi. Sıcak nefesi ciğerlerini yaktı ve ürperdi. Lucien. Güzel yara izleri, inanılmaz derecede soğukkanlı ve ölüm iblisinin ele geçirdiği varlık. Şu anda arka masalardan birinde oturmuş, arkadaşı ve ölümsüz yoldaşı Reyes’a boş bir ifadeyle bakıyordu.

Ne konuşuyorlardı? Eğer Lucien Acı’nın ev sahibi Reyes’tan ona ölümlü kadınlardan birini getirmesini istemişse, yanlış “yangın” beyanı en son kaygı duyacakları şey olurdu. Anya dişlerini gıcırdatarak başını yana eğdi, etraftaki tüm gürültüyü bertaraf ederek onlara yaklaştı ve dinledi.

“… kız haklıydı. Torin’in bilgisayarından uydu fotoğraflarını inceledim. O tapınaklar denizden yükseliyorlar.” Reyes elinde tuttuğu gümüş mataranın içindekileri devirdi. “Bir tanesi Yunanistan’da, diğeri Roma’da. Bu hızla yükselmeye devam ederlerse, bugün yarın fark edilecek kadar yükselmiş olacaklar.”

“İnsanların neden haberi yok?” Lucien alışkanlığı olduğu üzere iki güçlü parmağıyla çenesini ovaladı. “Paris haber kanallarını izledi; hâlâ bir şey yok. Spekülasyon bile.”

Aptal çocuk, diye düşündü Anya, seksin gecenin konusu olmadığını anlayınca rahatlamıştı. Bilmenizi istediğim için biliyorsunuz. Başka kimse onları görmez, göremezdi. Kaos denilen küçük tatlı şeyle, en etkili gücü buydu, insanları uzak tutmak için fırtınalarla tapınakları saklamıştı. Bu arada Yeraltı Dünyasının Efendileri’ni de lanet olası Budapeşte’den çıkarmak için yeterli bilgileri sağlamıştı.

Lucien’ı Budapeşte’den çıkarmak ve oyunundan uzak tutmak istiyordu. Sadece kısa bir süre. Canı sıkkın bir adamı kontrol etmesi daha kolaydı.

Reyes iç geçirdi. “Belki de yeni tanrılar sorumludur. Çoğu zaman onların bizden nefret ettiğinden, sadece yarı iblis olduğumuzdan bizi yok etmeyi arzuladıklarından eminim.”

Lucien hâlâ boş bir ifadeyle bakıyordu. “Kimin sorumlu olduğunun önemi yok. Planlandığı gibi sabahleyin yola çıkacağız. Bu tapınaklardan birini aramak için ellerim kaşınıyor.”

Reyes şimdi boş olan şişesini masaya fırlattı. Parmaklarını sandalyelerden birinin üzerine geçirdi, boğumlarının rengi yavaşça kaçtı. “Şanslıysak, o lanet kutuyu orada buluruz.”

Anya dilini dişlerinde gezdirdi. Kahrolası kutu, nam-ı diğer dim-Ouniak, nam-ı diğer Pandora’nın kutusu. Zulüm tanrıçasının kemiklerinden yapılan kutu, cehennemin bile tutamayacağı kadar iğrenç iblisleri içinde tutacak kadar güçlüydü. Aynı şekilde iblisleri gönülsüz ev sahipleri Yeraltı Dünyasının Efendileri’nin içinden çekecek kadar güçlüydü. Muhteşem saldırgan savaşçıların hayatta kalmaları bu canavarlara bağlıydı. Bu yüzden, hiç söylemeye gerek yok, kutuyu kendileri için istiyorlardı.

Lucien yine başını salladı. “Bunu şimdi düşünme. Yarın yeterince zamanımız olacak. Git ve gecenin tadını çıkar. Sıkıcı varlığımla bir dakikanı daha ziyan etme.”

Sıkıcı? Ha! Anya onu bu kadar heyecanlandıran biriyle daha önce tanışmamıştı.

Reyes sallana sallana ayrılmadan önce Lucien’ı yalnız bırakıp bırakmamak konusunda tereddüt etti. Hiçbir dişi insan ona yanaşmıyordu. Evet, ona bakıyorlardı. Ama yaralarını görünce kesinlikle siniyorlardı. Hiçbiri onunla bir şey yapmak istemiyordu; bu da onların hayatlarını kurtarıyordu.

O benim, fahişelerrrr…

Anya yumuşakça “Beni gör!” diye emretti.

Bir dakika geçti. Lucien buna kayıtsız kaldı.

Anya’nın tarafına doğru baktı ama Lucien’ın bakışı önündeki boş şişeye sabitlenmiş, düşünceli bir halde öylece duruyordu. Anya’yı şaşırtan ölümsüzlerin onun emirlerine karşı duyarsız olmalarıydı. Tanrıların lütfu.

“Piçler,” diye mırıldandı. Onu sınırlayabilecek herhangi bir şeyi tereddütsüz yaparlardı. “Aşağılık Anarşiyi becerecek herhangi bir şeyi.”

Anya Olimpos Dağındaki günlerinde pek kabul görmemişti. Tanrıçalar ondan hiç hoşlanmamıştı çünkü onun “fahişe annesinin” bir kopyası olduğunu ve kocalarının üzerine atlayacağını düşünmüşlerdi. Aynı şekilde, yine annesi yüzünden tanrılar da ona hiç saygı göstermemişti. Buna rağmen erkekler onu istemişlerdi. Ta ki Anya onların değerli Muhafız Kaptanını öldürene kadar. O zaman Anya’nm aşırı yabani olduğuna karar vermişlerdi.

Sersemler. Kaptan ona yapılan şeyi hak etmişti. Lanet olası, bundan daha fazlasını hak etmişti. Küçük piç ona tecavüz etmeye kalkmıştı. Adam onu rahat bıraksaydı, Anya da onu rahat bırakırdı. Ama yooook. Adamın kara kalbini göğsünden sökerek çıkardığı için pişman değildi, kalbini Afrodit tapınağının önündeki kargının üzerine koyduğu için birazcık bile pişman değildi. Seçme özgürlüğü değerliydi. Ve bunu ondan kim almaya çalışırsa hançerini tatmak zorunda kalırdı.

Seçim. Kelime zihninde çınladı, onu şimdiye getirdi. Lucien’ın kendisini seçmesi için ne haltlar yemesi gerekiyordu?

“Beni gör Lucien. Lütfen.”

Lucien bir kez daha onu görmezden geldi.

Ayağını yere vurdu. Haftalardır görünmeden Lucien’ı takip ediyor, izliyor, inceliyordu. Ve evet, şehvetle arzuluyordu. Yakınında pusuya yattığından, hatta onun şehevi şeyler yapmasını dilediğinden Lucien’ın haberi yoktu: Soyunmasını, kendini tatmin etmesini… gülümsemesini. Tamam, sonuncusu şehevi değildi. Ama tahrik olmuş bedeninin alev aldığını görmek istediği kadar güzel yaralı yüzünün de neşeyle aydınlanmasını da görmek istemişti.

Peki, bu masum isteklerinden birini karşılamış mıydı? Hayır!

Bir yanı onu hiç görmemiş olmayı, tanrıların yeni kralı Kronos’un birkaç ay önce Yeraltı Dünyasının Efendileri hakkında konuşmasına izin verip de baştan çıkmasına neden olmamasını diliyordu. Belki sersem olan benim.

Kronos Anya’nın da çok yakından bildiği ölümsüzler hapishanesi Tartarus’tan kaçmıştı. Zeus ve yoldaşlarını, Anya’nın ebeveynleri de dahil, oraya hapsetmişti. Anya onlar için geri döndüğünde, Kronos onu bekliyordu. Anya’nın en büyük hâzinesini istedi. Ancak Anya geri çevirince Kronos onu korkutmaya çalıştı.

İstediğimi ver yoksa Yeraltı Dünyasının Efendilerini peşine salarım, iblislerin kontrolünde, aç hayvanlar gibi kana susamış bu yaratıklar senin güzel taze etini kemiklerinden sıyırmakta bir an bile tereddüt etmezler. Vesaire, vesaire, vesaire. Her neyse.

Ama bu Anya’yı korkutmaktan çok heyecanlandırdı. Sonunda savaşçıları tek başına aramasına neden oldu. Savaşçıları alt edince Kronos’un yüzüne bak-senin-o-koca-korkunç-iblislerine-ne-yaptım bakışıyla gülmeyi hayal etti.

Ama Lucien’ı görünce anında ondan etkilendi. Orada olma sebeplerini unuttu ve bu sözde kötü savaşçılara yardım bile etti.

Onu tahrik eden tek şey aykırılıklardı ve Lucien’da o kadar çok aykırılık vardı ki. Yaralanmış ama yıkılmamıştı, nazik ama taviz vermeyen biriydi. Sakindi, ölümsüzlerin kitabına göre, Kronos’un iddia ettiği gibi kana susamış değildi. Kötü bir ruh tarafından ele geçirilmişti, yine de kendi ahlak kurallarından asla sapmamıştı. Ölümle her gün, her gece uğraşıyordu. Yine de yaşamak için savaşıyordu.

Hayranlık uyandırıcı.

Tüm bunlar yeterince ilgisini çekmiyormuş gibi yanına gittiği an çiçeksi kokusu onu zevkli, günahkâr düşüncelerle dolduruyordu. Neden? Gül gibi kokan başka bir adam onu kahkahalara boğardı. Lucien söz konusu olunca tadına bakmak için ağzı sulanıyordu ve teni kor bir bilinçle, dokunuşunun açlığıyla karıncalanıyordu.

Şimdi bile sadece ona bakması ve kokusunun burnuna süzülmesi yüzünden ürperen teninden kurtulmak için kollarını ovalamak zorunda kaldı. Hemen ardından Lucien‘ın kendisine dokunduğunu hayal edince o haz veren ürpermeler geçmeyi reddetti.

Seksiydi. Gördüğü en tuhaf gözlere sahipti. Biri mavi, diğeri kahverengiydi, ikisi de iblis ve adamın niteliğiyle girdap gibi dönüyordu. Ve yara izleri… Tüm aklına gelen, tüm hayalini kurduğu, açlığını çektiği şey onları yalamaktı. Güzellerdi, yaşadığı acıya ve kedere rağmen ayakta kaldığının kanıtıydı.

Aniden yanında biten savaşçılardan biri “Hey, fıstık. Hadi dans edelim ” dedi.

Sesindeki erotizmden onun Paris olduğunu anladı. Duvara yaslayıp becerdiği kadınla işini bitirmiş olmalıydı ve şimdi kendini

———

1 Roy Orbison’ın bir şarkısı. (ç.n.)

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


iki × 5 =

Kitap özetleri © 2013