Kitap özetleri

Kitap özetleri

Elif Kitap Özeti

“Hilal’e isminin anlamını sordu; Türkçede ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi demektir. Ülkemin bayrağında da vardır hilal…”

Elif’in başkahramanı dünyaca meşhur yazar Paulo Coelho, bir süredir bilgelik yolunda gelişmesinin durduğunu hissetmektedir. Belki de yapması gereken tek şey, esrarengiz ustası J.nin tavsiyesine uyup, “Gönlünün onu çektiği yere,” gitmektir…
Rastlantılar Coelho’yu Rusya’ya savurur. 9288 kilometrelik yolu, bu uçsuz bucaksız ülkeyi, baştan sona trenle kat etmeye karar verir. Daha ilk durağından itibaren manevi bir arayışa dönüşen bu yolculukta ona üç kişi eşlik eder: Bir Tao ustası, Rus yayıncısı ve en ilginci, yetenekli bir keman virtüözü olan, sıra dışı genç bir Türk kadını; Hilal…
Coelho, son romanı Elif’le, bir kez daha hayatı güzelleştiren hazineleri ve mucizeleri kutluyor. Zamanın, mekânın, yaşadığımız başka hayatların dışında bir yerde, katıksız “aşk”ın peşinde, ruhun upuzun yolunu kat ediyor.
Ama bu kez, bizlere çok tanıdık gelen duraklardan geçerek…

“Coelho’nun kitapları, milyonların hayatına büyü katıyor.”
London Times

Krallığımın kralı

Olamaz!

Yine mi ayin yapacağız? Yine mi görünmez güçleri, görünen dünyaya çağıracağız? Yaşadığımız hayatla ne ilgisi var bunun? Ortalık, üniversite mezunu işsizlerle dolu. Emekliler meteliğe kurşun atıyor. Yetişkinlerin hayal kuracak bir dakikası bile yok – kısacası “hayatın katı gerçekleri” ne karşı, sabah dokuz akşam beş, günde tam sekiz saat ev geçindirmek için, çocuklarının okul parası için mücadele ediyorlar.

Dünya hiç şimdiki kadar kamplaşmamıştı. Din savaşları, soykırımlar, gezegeni hiçe saymalar, ekonomik krizler, buhranlar, yoksulluk kol geziyor. Herkes dünyadaki sorunların ya da kişisel dertlerinin hiç olmazsa bir kısmından kurtulmak için acil çözümler arıyor. Ne var ki, geleceğin daha fazla karanlıktan başka vaadi yok.

Bense kalkmış, kökleri bugünün tehditlerinden uzağa, çok eskilere uzanan ruhani bir geleneğin peşinden koşuyorum hâlâ, öyle mi?

Ustam addettiğim J. ile birlikte, içimde böyle şüpheler uyanmış olmasına rağmen kutsal meşeye doğru yürüyorum. Kışın yapraklarını döküp baharda yeniden büyütmekten başka derdi olmayan bu meşe, beş yüz senedir aynı yerde sükûnetle İnsanoğlunun acılarını seyrediyor.

Bu ruhani gelenekte bana yol gösteren mürşidim J. ile ilişkim hakkında yazmaktan daha fazla kaçamam. Onunla konuşmalarımızdan defterler dolusu notlar biriktirmişimdir, her ne kadar bir kere bile açıp göz atmadıysam da 1982′de Amsterdam’da tanıştığımızdan beri yaşamayı yüz kere öğrenip yüz kere unuttum. J bana yeni bir şey öğrettiğinde, belki de dağın doruğuna ulaşmak için son adımdır bu, derim kendime, yüreğimdeki senfoniyi tamamlayacak son nota, kitabı özetleyecek tek bir harf. Önce bir fasıl müthiş bir coşkuyla kendimden geçerim, ama bu uzun sürmez. Bazı şeyler sabittir, ama çoğu egzersiz, pratik ya da öğreti, kara bir girdaba kapılıp yok olur. Ya da en azından Öyle zannedilir.

Yerler ıslak, iki gün önce özene bezene temizlediğim ayakkabılarım ne kadar dikkat etsem de birkaç adımda çamur içinde kalacak. Bilgeliği, iç huzurunu aramak, görünen ve görünmeyen gerçeklerin bilincine varmaya çalışmak artık benim için su içmek gibi bir alışkanlık, ama hiçbir sonuç yok. 22 yaşımdayken büyücülüğe merak sardım; çok farklı yollardan geçtim, yıllar boyunca uçurumların kenarında yürüdüm, kayıp düştüm, kaçtım geri döndüm. 59 yaşıma geldiğimde cennete ve Budist rahiplerin tebessümlerinde gördüğümü sandığım mutlak huzura yaklaşmış olacağımı hayal ederdim hep.

Fakat anlaşılan tam tersine, şimdi her zamankinden daha uzağım bunlara. Huzurum yok; bazen kendi içimde büyük çatışmalar yaşıyorum ve bu aylar sürebiliyor. Büyülü gerçekliği algılayabildiğim anlar ise birkaç saniyeyi geçmiyor. Ama bir başka dünyanın gerçekten var olduğu­nu anlamama, öğrendiklerimi özümseyemediğimi acı acı fark etmeme bu kadarı zaten yetiyor.

Ağacın yanına geldik.

Ayin bitince onunla ciddi bir konuşma yapacağım. İkimiz birlikte ellerimizi kutsal meşeye dayıyoruz.

J. bir sufî duası okuyor:

“Ya Rabbim, hayvanların seslerini, ağaçların hışırtısını, suların şırıltısını, kuşların cıvıltısını, rüzgârın fısıltısını ya da göklerin gürültüsünü duyduğumda hep Sen’in birliğini idrak ederim; Sen’in her yerde hazır ve nazır en yüce kuvvet, arifi mutlak, hâkim-i mutlak olduğunu hissederim.

Ya Rabbim, Sen’i çektiğim çilelerden bilirim. İzin eyle ki, ey Rabbim, sana keyif vermek bana keyif versin. Bir oğul Babası’nın kalbini nasıl şen ederse ben de öyle gönlünün neşesi olayım. Seni seviyorum demek zor olduğunda bile sen’i huzurla, azimle anayım.”

Ekseri bu noktaya geldiğimde ,sadece bir an için, ama bu kadarına bile razıyım, güneşi ve kara toprağı hareket ettiren, yıldızları oldukları yerde tutan o Benzersiz Varlığı iliklerimde hissederim. Fakat bugün Kâinatla söyleşmek gelmiyor içimden; yanımdaki adam muhtaç olduğum cevapları bana versin, yeter.

Ellerini meşenin gövdesinden çekti, ben de çektim. Gülümsedi, ben de ona gülümsedim. Sessizce, ağır ağır benim eve gittik, verandada oturup yine hiç konuşmadan birer kahve içtik.

Bahçemin ortasındaki dev ağacı seyrettik. Gövdesinde vaktiyle bir rüya üzerine bağlanmış bir kuşak vardı. Fransız Pireneleri’ndeki Saint Martin köyünde, satın aldığıma bin pişman olduğum bir evdeydim. Ev sonunda beni ele geçirmiş, beni bırakmaz olmuştu, çünkü yaşam enerjisini tazeleyebilmesi İçin onunla ilgilenecek birine ihtiyacı vardı.

“Gelişmem durdu,” dedim, her zamanki gibi faka basıp sessizliği bozarak. “Galiba benden bu kadar.”

“Çok ilginç oldum olası sınırlarımı keşfetmeye çalışmışımdır, henüz becerebilmiş de değilim. Fakat benim dünyam işbirliğine pek yanaşmıyor, sürekli büyüyor, kendini bana tamamen açmıyor,” dedi J. kışkırtıcı bir ifadeyle.

Hafif alaycı bir hali vardı. Aldırmayıp devam ettim.

“Peki bugün buraya niye geldin? Her zamanki gibi hatalı olduğuma beni inandırmak için. İçinden ne geliyorsa söyle, fakat konuşmak hiçbir şeyi değiştirmeyecek. İyi değilim.”

“Ben de tam bunun için geldim bugün. Bir süredir neler olup bittiğini seziyordum. Fakat harekete geçmek için uygun anın gelmesi lazım,” dedi J. masadan bir armut alıp elinde çevirerek. “Daha önce konuşmuş olsak henüz olgunlaşmamış olacaktın Daha sonra konuşsak bu sefer de için geçmiş olacaktı.” Armuttan bir ısırık alıp iştahla yemeye başladı. “Nefis. İyice olgunlaşmış.”

“İçimde şüpheler var. Çoğu inançla ilgili,” diye ısrar ettim.

“Ne güzel işte. İnsanı ileriye götüren de şüpheleridir.”

Her zamanki gibi güzel cevaplar, güzel imgelerdi. Fakat bugün işe yaramıyorlardı.

“Ne hissettiğini söyleyeyim sana,” diye devam etti J. “Öğrendiklerinin bir türlü kök salamadığını, büyülü evrenin kapısına varabilsen de içine gömülemediğini hissediyorsun. Belki de bütün bunların, insanoğlunun ölüm korkusuyla başa çıkabilmek için yarattığı koca bir hayal olduğunu düşünüyorsun.”

Daha derin sorulardı benimkiler. İnançla ilgili şüphelerim vardı. Emin olduğum tek şey, yaşadığımız dünyayla iç içe geçen, ruhani bir paralel evrenin varlığıydı. Bundan başka geri kalan ne varsa ,kutsal kitaplar, gönül gözüyle görülenler, rehberler, kılavuzlar, törenler,hepsi saçma, hatta

daha beteri kaka bir etkiden yoksun gibi geliyordu bana. “Sana kendi hissetmiş olduklarımı söyleyeyim,” diye devam etti J. “Gençken hayatın önümde açtığı onca kapı başımı döndürmüştü, hepsini birden elde edebilirim sanıyordum. Evlendikten sonraysa bu kapılardan birini seçmek zorunda kaldım, çünkü sevdiğim kadına ve çocuklarıma bakacaktım. 45 yaşıma geldiğimde, çok başardı bir yöneticilik hayatından sonra çocuklarım da büyüyüp evden ayrılınca ömrümün geri kalanı, zaten tecrübe etmiş olduğum şeyleri tekrar tekrar yaşamakla geçecek, dedim kendi kendime.

Ruhani arayışım işte o zaman başladı. Disiplinli bir insan olarak bütün enerjimi bu işe verdim. Büyük coşkularla, büyük şüphelerle dolu dönemlerden geçtikten sonra senin şimdi bulunduğun noktaya vardım.”

“Ne kadar uğraşsam da, artık Tanrı’ya ve kendi benliğime daha yakınım diyemiyorum bir türlü,” dedim huzursuzluk içinde.

“Çünkü dünyadaki bütün insanlar gibi, sen de zaman sana Tanrı’ya nasıl yaklaşılacağını öğretir sandın. Ne var ki zaman öğretmez; zaman bize yalnızca yorgunluk ve yaşlanma hissi verir.”

Meşe ağacı şimdi bana bakıyordu sanki. Dört asrı devirmiş olmalıydı ve bu kadar zamanda tek öğrendiği olduğu yerde durmaktı.

“Meşe ağacının etrafında ayin yapmanın anlamı ne? Daha iyi insanlar olmamızı mı sağlayacak?”

“Çünkü insanlar artık meşelerin etrafında ayin yapmıyor. Biraz saçma gelse de bu ayinle sen onun ruhunda, en eski yerinde, her şeyin kökenine en yakın noktada duran bir şeye dokunmuş oluyorsun.”

Bu doğruydu. Zaten bildiğim bir konuyu sormuş, beklediğim cevabı almıştım. Onunla geçen dakikalardan daha iyi faydalanmalıydım.

“Gitme vakti,” dedi J. aniden.

Saate baktım. “Havaalanı yakın,” dedim, “sohbete biraz daha devam edebiliriz.”

Bir önceki yazımız olan Bir Varmış Bir Yokmuş Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ 9 = oniki

Kitap özetleri © 2013