Kitap özetleri

Kitap özetleri

Blaze Yüzyılın Suçlusu Kitap Özeti

BLAZE YÜZYILIN SUÇUNU İŞLEDİ… HEM DE ÖLÜ BİR ADAMLA!
Blaze, Küçük Clayton Blaisdell’in öyküsüdür… Ona karşı işlenen ve onun işlediği suçların öyküsü… Blaze’in kafası, çocukluğunda babası tarafından merdivenden atıldığından ve sonra bir daha atıldığından beri yavaş işliyordu. Gençliğinde kötü muamele gördüğü ıslahevinden kaçtıktan sonra Blaze, her şeyi bildiğini düşünen George adlı tecrübeli bir suçluyla takılmaya başladı. George onu yüzlerce numarayla ve büyük bir fikirle tanıştırdı: zengin bir ailenin çocuğunu kaçırma fikriyle. Ama sonra George öldürülünce Blaze, partnerinin hayaleti tarafından ziyaret edilse de artık tek başına kalmıştı. Edebiyat tarihinin en sempatik suçlularından birine dönüşen Blaze’in öyküsü şaşılacak kadar güçlü ve hüzünlü. Stephen King’in Tom Gordon’a Aşık Olan Kız kitabı kadar gerilimli ve büyüleyici.

SEVGİLİ SADIK OKUYUCU,
Bu bîr trunk novel, tamam mı? Satış fişin hâlâ elindeyken ve henüz kitabın üstüne yağ veya dondurma gibi şeyler damlatıp da iadeyi olanaksız hale getirmeden önce bunu bilmeni istiyorum. Gözden geçirilip geliştirilmiş bir trunk novel olsa da temel gerçek değişmiyor. Üstünde Bachman isminin bulunmasının tek sebebi, o beyefendinin en büyük üretkenlik dönemi olan 1966 1973 periyodunun son romanı olması.
O yıllar boyunca aslında iki insandım. Korku öyküleri yazıp da Cavalier ve Adam gibi bayağı erotik dergilere satan kişi Stepnen King olsa da, kimseye satmadığı bir dizi roman yazan kişi Bachman’dı. Bunların arasında Rage (Öfke)/ The Long Walk (Uzun Yürüyüş, Road work (Yol Çalışması) ve The Running Man (Koşan Adam) bulunuyordu.’ Bunların dördünün de orijinalleri karton kapaklı basıldı.
Blaze ilk zamanlarda yazdığım o romanların sonuncusuydu… beşinci çeyreği diyebilirsin. Veya çok ısrar ediyorsan tanınmış bir yazarın sandığında tozlanmış romanlarından bir tanesi daha de… 1972′nin sonuyla 1973′ün başında yazıldı. Yazarken muhteşem, baştan sona okuduğumdaysa berbat olduğunu düşünmüştüm. Anımsadığım kadarıyla onu tek bir yayıncıya bile göstermedim… Doubleday’e bile, ki orada Wılliam G. Thompson diye bir arkadaş edinmiştim. Sonradan John Grisham’ı keşfedecek olan kişi Bill’di ve orta Maine’deki bir mezuniyet balosu gecesinin anlatıldığı manyakça ama epey ilginç bir sonraki kitabın sözleşmesini imzalayan da oydu.
Blaze’i birkaç sene unuttum. Sonra, daha önce yazdığım diğer Bachman romanlarının yayınlanmasının ardından, onu çıkarıp gözden geçirdim, ilk yirmi sayfa kadarını okuduktan sonra ilk kanımda haklı olduğuma karar verip onu yine göz önünden kaldırdım. Üslubu fena gelmese de, teması bana Oscar Wilde’ın bir sözünü anımsatmıştı. “Eski Antikacı Dükkânı”nı gülmekten ağlayarak okumamanın İmkânsız olduğunu öne sürmüştü. Böylece Blaze unutuldu, ama asla kaybolmadı. Maine Üniversitesi’ndeki Fogler Kütüphanesinin bir köşesine, Stepnen King Richard Bachman yazılarının geri kalanıyla birlikte tıkıştırıldı o kadar.
Blaze daha sonraki otuz seneyi karanlıkta geçirdi.” Sonra Ağır Suçlar dizisinde The Colorado Kıd (Coloradolu Çocuk,) adlı ince ve orijinali karton kapaklı bir roman yayınladım. Charles Ardai adlı son derece zeki ve hoş bir insanın buluşu olan bu kitap serisi, eski “noir” tarzını ve karton kapaklı sert dedektiflik romanlarını canlandırıp yenilerini yayınlamaya adanmıştı. The Kid hiç de sert sayılmazdı, ama Charles yine de, onu şu eski muhteşem karton kapak resimlerinden biriyle yayınlamaya karar verdi.’ O proje çok tutmuştu… gerçi telifler geç ödeniyordu.
Bir sene kadar sonra, rotayı tekrar Ağır Suçlara çevirmek istiyor olabileceğime, muhtemelen daha sert bir şeyler yazmak istediğime karar verdim. Yıllar sonra aklıma ilk kez Blaze geldi, ama bir yandan da Oscar Wilde’ın “Eski Antikacı Dükkânımla ilgili o kahrolası sözünü hatırladım. Anımsadığım kadarıyla Blaze sert noir değil, acıktı bit romandı. Yine de bir göz atmaktan zarar gelmeyeceğine karar verdim. Kitabı bulabilirsem tabii. Karton kutuyu ve dörtgensi daktiloyu (esim Tabitha’mn eski üniversite daktilosunu, bozulması olanaksız olan taşınır bir Olivetti’yi) hatıtladım, ama karton kutunun içinde olması gereken müsveddenin yerine dair hiçbir fikrim yoktu. Herhalde kaybolmuştu bebeğim, kaybolmuştu.”
Kaybolmamıştı. İki değerli asistanımdan biri olan Marsha onu Fogler Kütüphanesi’nde buldu. Orijinal müsveddeyi bana güvenip vermediyse de (ben, eee, bir sürü şeyi kaybeden biriyim), fotokopisini çıkardı. Blaze’i yazarken iyice eskimiş bir daktilo şeridi kullanmış olmalıyım, çünkü kopya güç bela okunuyordu ve kenarlardaki notlar neredeyse lekelerden İbaretti. Yine de oturup onu okumaya başladım, insanın sadece kendisinin daha genç ve ukala bir halinden duyabileceği bir utanca hazır olarak.
Ama gayet iyi olduğunu düşündüm… o sıralar popüler Amerikan edebiyatı tarzında olduğunu düşündüğüm Road work’ten iyi olduğu kesindi. Yalnızca bir noir roman değildi. James M. Cain ile Horace McCoy’un otuzlu yıllardaki, “suçta doğallık” tarzına yönelik bir denemeydi daha çok.li Öyküdeki geçmişe dönüşlerin ön planda anlatılanlardan daha iyi olduğunu düşündüm. Bana James T. Fatrell’ın Young Lonigan üçlemesini ve unutulmuş (ama ilginç) Gas House McGiMfy’yi anımsattılar. Evet, yer yer üç A’nın bir örneğiydi,” ama YÜZYILLAR BOYU KALACAK BİR ESER yarattığına inanan genç bir adam (yirmi beş yaşındaydım) tarafından yazılmıştı.
Blaze’in beni fazla utandırmayacak şekilde yeniden yazılıp yayınlanabileceğini düşündüm, ama bir sert dedektiflik romanı için yanlış seçimdi muhtemelen. Bir bakıma dedektiflik romanı bile sayılmazdı. Tekrar yazarken acımasız olursam, ufak çaplı bir alt tabaka trajedisi olabileceğini düşündüm. Bu yüzden en iyi noir kurgu eserlerinde görülen hissiz, kuru üsluba başvurdum; hatta neye kalkıştığımı kendime anımsatmak için American Typewriter adlı bir karakter kullandım. Hızlı çalıştım, asla ileriye ya da geriye bakmadım, o kitapların akıcılığını da yakalamak istedim (Cain, McCoy ya da Farrell’dan çok Jim Thompson’ı ve Richard Stark’ı kast ediyorum). Gözden geçirme işini şimdilerde moda olduğu gibi bilgisayarda değil de bir kurşunkalemle yapmaya karar verdim. Kitap geçmişe dönüş olacaksa bundan kaçınmak yerine o şekilde davranmak istiyordum. Ayrıca kitabı her türlü histen arındırarak, döşemesinde bir kilim bile bulunmayan boş bir ev misali çırılçıplak bırakmak istedim. Annem olsa “Yüzü gözü görünsün istiyorum,” derdi. Başarıp başaramadığıma ancak okuyucu karar verecek.
Sizin için önemi var mı bilmiyorum (ki olmamalı… umarım iyi bir öykü için gelmişsinizdir ve umarım aradığınızı bulacaksınız), ama Blaze’den elde edilecek tüm telif ücretleri ve yan gelirler, eli sıkışık serbest yazarlara yardım için kurulmuş The Haven Vakfı’na bağışlanacaktır.
Hazır seni yakandan tutmuşken son bir şey daha söyleyeyim. Blaze fazla modası geçmiş görünmesin diye, öykünün geçtiği zamanı olabildiğince belirsiz tutmaya çalıştım., Ancak eskimiş bütün materyalleri çıkarmak olanaksızdı; bazılarını korumak tema için zorunluydu.” Öykünün “Çok Uzak Olmayan Bir Geçmişte Amerika’da” geçtiğini düşünmen yeter sanırım.
Çemberi başladığım yere dönerek tamamlayabilir miyim? Bu eski bir roman, ama baştaki, kötü bir roman olduğu fikrimde yanıldığımı sanıyorum. Katılmayabilirsin… ama “Küçük Kibritçi Kız” olmadığı kesin. Sadık Okuyucu, iyilik dileklerimle birlikte, bu öyküyü okuduğun için sana teşekkür ediyorum ve umarım keyif alırsın. Gözlerinin biraz olsun yaşarmasını umuyorum demeyeceğim, ama…
Evet. Evet. Aynen öyle diyeceğim. Gülmekten yaşatmasınlar da.

Stephen King (Richard Bachman adına) Sara sota, Florida 20 Ocak 2007

1. BÖLÜM
GEORGE KARANLIKTA BİR yerlerdeydi. Blaze onu göremese de sesi gayet yüksek ve net, kaim ve biraz boğuk getiriyordu. George’un sesi hep nezleymiş gibi çıkardı. Çocukken bir kaza geçirmişti. Nasıl bîr kaza olduğunu asla söylemezdi, ama âdemelmasının üstünde ilginç bir yara izi vardı.
“Onu değil salak, onun her tarafında çıkartma var. Bir Chevy ya da Ford bul. Koyu mavi veya yeşil. İki yıllık. Ne daha eski, ne daha yeni. Onları kimse hatırlamaz. Çıkartması filan olmasın.”
Blaze tamponu çıkartmalı ufak arabanın yanından geçip yürümeyi sürdürdü. Bas gitarın hafif ritmini ta buradan, birahane otoparkının uzak ucundan bile duyabiliyordu. Cumartesi gecesiydi ve içerisi ana baba günüydü. Hava buz gibiydi. Kasabaya otostopla gelmişti, ama kırk dakikadır açık havadaydı ve kulakları uyuşmuştu. Şapkasını unuturdu. Hep bir şeyleri unuturdu. Ellerini ceket ceplerinden çıkarıp kulaklarını örtecek olmuştu, ama George bunu engellemişti. George kulaklarının donabileceğim, ama ellerinin donmaması gerektiğini söylemişti. Bir arabaya düz kontak yaptırmak İçin kulaklara gerek yoktu. Hava sıcaklığı üç dereceydi.
“İşte,” dedi George. “Sağında.”
Blaze bakınca bir Saab gördü. Çıkartmalı. Aradıkları arabaya hiç benzemiyordu.
“Orası solun,” dedi George. “Sağında dedim salak. Şu burnunu karıştırdığın elinin tarafında.” “Affedersin George.”
Evet, yine salaklık yapıyordu. İki eliyle de burnunu karıştırabilirdi, ama sağ elini biliyordu, yazı yazan eliydi. O elini düşündü ve o tarafa baktı. Orada koyu yeşil bir Ford vardı.
Blaze hesaplı bir fütursuzlukla Ford’a yaklaştı. Başını çevirip arkasına baktı. Birahane, The Bag” adında bir üniversiteli barıydı. Aptalca bir isimdi bu, insanın aklına taşakları getiriyordu. Mekân kaldırım hizasının aşağısındaydı. Cuma ve cumartesi gecelen bir grup çalardı. İçerisi şimdi kalabalık ve sıcaktı herhalde, mini etekli bir sürü minik kız çılgınlar gibi dans ediyor olmalıydı. İçeri girip öylesine etrafa bakınmak hoş olurdu…
“Sen ne yaptığını sanıyorsun?” diye sordu Ceorge. “Commonwealth Bulvarında yürüdüğünü filan mı sanıyorsun? Benim ihtiyar, kör ninemi bile kandıramazsın. Şu işi halletsen artık ha?”
“Tamam, ben sadece…”
“Hı hı, sadece ne yapıyordun biliyorum. İşine odaklan.”
“Tamam.”
“Sen nesin Blaze?”
Blaze başını eğdi, burnunu çekti. “Ben salağım.”
George bunun utanılacak bir şey olmadığını söylemişti hep, ama gerçekti ve kabul edilmesi gerekiyordu. Kimseyi kandırıp da kendinizi akıllıymış gibi gösteremezdiniz. Size bakınca gerçeği anlarlardı: Işıklar yansa da evde kimse olmadığını. Salaksanız sadece işinizi yapıp çıkmanız gerekiyordu. Yakalanırsanız da, yanınızdaki adamları ele vermek dışında her şeyi itiraf ederdiniz, çünkü zaten eninde sonunda sizi bülbül gibi öttürürlerdi. George salakların doğru dürüst yalan söyleyemediklerini söylemişti.
Blaze ellerini ceplerinden çıkardı ve iki kere açıp kapadı. Soğuk, dingin havada eklemleri çıtırdadı.
“Hazır mısın koca adam?” diye sordu George.
“Evet.”
“Öyleyse ben bir bira içmeye gidiyorum, işi hallet.”
Blaze paniklemeye başladı. Panik boğazına kadar yükseldi. “Hey, hayır, bu işi daha önce hiç yapmadım. Seni seyrettim o kadar.”
“Bu sefer seyretmekten fazlasını yapman gerekecek.”
“Ama…”
Sustu. Bağırmak istemiyorsa devam etmenin anlamı yoktu. Birahaneye yönelen George’un katılaşmış karları ezişini duyabiliyordu. Ayak sesleri kısa sürede kalp atışları tarafından bastırılıp kayboldu.
“Tanrım,” dedi Blaze. “Ah, aman Tanrım.”
Parmakları soğumaya başlamıştı. Bu sıcaklıkta sadece beş dakika işe yararlardı. Belki daha da az. Arabanın etrafından dolanıp sürücü kapısına gitti, kilitli olduğunu farz ederek. Kapı kilitliyse bu araba işlerine yaramazdı, çünkü yanında maymuncuk yoktu, maymuncuk George’taydı. Ama kapı kilitli değildi. Kapıyı açtı, içeri eğildi, kaput kolunu buldu ve çekti. Sonra Ön tarafa gidip ikinci kolu aradı, buldu ve kaputu kaldırdı.
Cebinde ufak bir fener vardı. Çıkardı. Açıp huzmesini motora yöneltti.
Kontak kablosuna bul.
Ama kablolar arap saçına dönmüştü. Akü kabloları, borular, buji telleri, benzin hortumları…
Orada öylece dururken yüzünün iki yanından akan terler yanaklarında dondu. Bu hiç iyi değildi. Hiçbir zaman da iyi olmayacaktı. Birden aklına bir fikir geldi. Çok parlak bir fikir sayılmazdı, ama zaten aklına fikir geldiği nadirdi, o yüzden gelince uygulaması gerekiyordu. Sürücü tarafına geri dönüp kapıyı tekrar açtı. Işık yandı, ama bunu engelleyemezdi. Arabayı kurcaladığını gören olursa, motoru çalıştırmakta zorlandığını sanatlardı. Böyle soğuk bir gecede öyle olması mantıklıydı, değil mi? George bile bu fikirde kusur bulamazdı. En azından çok fazla.
Güneşliği direksiyona doğru indirdi, aşağı bir anahtar düşeceğini umarak, çünkü insanlar bazen oraya anahtar bırakırlardı, ama eski bir buz kazıyıcıdan başka bir şey yoktu. Aşağı düşen o oldu. George daha sonra torpido gözünü denedi. İçi kâğıt doluydu. Koltukta diz çökerek uflaya puflaya kâğıtları döşemeye attı. İçeride kâğıtlar ve bir kutu Junior Mints vardı, ama anahtar yoktu.
At işte, canına yandığımın salağı seni, dediğini işitti George’ un, rahatladın mı şimdi? Düz kontağı en azından denemeye hazır mısın şimdi?
Hazırdı herhalde. En azından George’un yaptığı gibi o kablolardan bazılarını koparıp uçlarını birleştirerek, ne olacağına bakabilirdi herhalde. Kapıyı kapatıp başını eğerek tekrar Ford’un önüne yürümeye başladı. Sonra durdu. Aklına yeni bir fikir gelmişti. Geri döndü, kapıyı açtı, eğildi, paspası kaldırdı ve işte oradaydı. Anahtarın üstünde FORD yazmıyordu, hiçbir şey yazmıyordu çünkü yedekti, ama başı uygun şekilde dörtgendi.
Blaze anahtarı alıp soğuk metali öptü.
Kilitlenmemiş araba, diye düşündü. Sonra şunu düşündü: Kilitlenmemiş araba ve paspasın altında anahtar. Sonra şunu düşündü: Demek ki bu gece dışarı çıkan en salak insan ben değilmişim George.
Direksiyonun başına oturdu, kapıyı sertçe çekip kapadı, anahtarı kontak deliğine soktu kolayca girdi, sonra kaput hâlâ açık olduğundan otoparkı göremediğini fark etti. George’un ona yardım etmek için geri dönmediğine emin olmak amacıyla çabucak etrafa, sağa sola bakındı. George kaputun hâlâ öyle açık durduğunu görse başının etini yerdi. Ama orada yoktu. Orada kimsecikler yoktu. Otopark arabalarla dolu bir tundraydı.
Blaze çıkıp kaputu kapadı. Sonra içeri döndü ve tam elini kapı koluna uzatırken duraksadı. George ne olacaktı? Şu birahaneye gidip onu alsa mıydı? Blaze oturduğu yerde başını eğip kaşlarını çatarak düşündü. Tavan lambasının sarı ışığı iri ellerini aydınlatıyordu.
Bak ne diyeceğim? diye düşündü, sonunda başını kaldırarak. Onu siktir et.
“Siktir git George,” dedi. George onu yalnız bırakıp tek ba…

Bir önceki yazımız olan Boğaz’daki Aşiret Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


9 − = sekiz

Kitap özetleri © 2013