Kitap özetleri

Kitap özetleri

Bizim Gizli Bahçemizden Kitap Özeti

“Sık sık sorardın, ‘Bizi ne zaman yazacaksın sevgilim?’ diye. Ben de, ‘Daha vakit var, birtanem’ derdim. ‘Daha yaşayacak çok şeyimiz var. İleride hepsini yazacağım.’ İleride? Neydi ki beklediğim? Sınırsız zamanda, o bilinemez, kestirilemez ömrün zamanında, neyi beklemiştim ki?
Bak, işte şimdi yazıyorum canım benim. Demek, kendiliğinden gelmiş kapıma zamanı; seni, beni, bizi yazdırmak için.

Bana ait değilmiş belirlemek, ne zaman yazacağımı.
Sen dümeni ele aldın yine, açık denizlerde olduğu gibi…”

Sevilenin ardından yazılmış uzun bir mektup mu bu kitap?
Yoksa bir hatırat mı?
Otuz dört buçuk sene sürmüş bir tutkunun romanı mı?
Yoksa dayanılmaz bir özlemin, İzmir’de günbatımı renkleriyle bezenmiş şiiri mi?
Bazı bazı, tek bir paragrafta koca bir evliliği anlatıyor bu kitap.
Ama daha çok cesur bir aşk hikâyesini; yazar Nermin Bezmen’in yakın zamanda kaybettiği sevgili kocası Pamir Bezmen’le tanışmalarını ve aşklarını anlatıyor… Sevilenin ardından açılan yarayı ustası olduğu kalemiyle sarıyor Nermin Bezmen.
Dünü bugüne taşıyarak..

Teşekkürler!
Hayatımın çok acılı döneminde, teselliyi yazmakta bulduğum bu kitabımın oluşmasında, ruhumu, yüreğimi tedavi sürecimde, yanımda olan herkes, bir şekilde, kendileri farkında veya değil, rol oynadılar. Eski, yeni tüm dostlarıma minnet borçluyum
Medcezirlerde yazdığım kitabıma ve bu hassas dönemime büyük bir duyarlılıkla yaklaşan ve beni anlayarak metni ele alan editörüm sevgili Cem Alpan’a
Kendisine Sözüm bir başka roman olduğu halde, acılı, isyankâr ruh halimi büyük bir anlayışla karşılayıp, bu kitabı yazmam konusunda desteğini esirgemeyen Gene) Yayın Yönetmenim sevgili Gülgün Çarkoğlu’na teşekkür ederim.
İlk bolumu okudukları andan itibaren, istediğim gibi, cesurca yazmam konusunda benden onaylarını ve desteklerini esirgemeyen ve hep teşvik ederek yanımda duran canım çocuklarım Pomira’ya, Pamir Cazım’a ve gelinciğim Ariella’ya yüreğimdeki eri öıel sevgiyi gönderiyorum.
Ve… Yokluğunun verdiği acıya, bana vermiş olduğu muhteşem aşk, tutku ve sevgi dolu hayatla yine kendisi teselli olan Pamirime ise, teşekkür az gelir.
Aşık olduğum, sevgilim, hayat arkadaşım, sırdaşım, coşkumu hep ilk günkü kadar taze tutan, bana hayallerimin ve rüyalarımın peşinde koşma imkânı veren, içimdeki tüm kadınların ortaya çıkmasını sağlayan, beni kendinden ve kendimden fazla seven erkeğe, yokluğunun acısıyla kaleme aldığım uzun bir mektuptur bu.
Acımı, yüreğimin yangınını: tenimin, ruhumun hasretini; Pamirime uzak ama hüznüme ve hasretime yakın yaşamayı kelimelere ilmek atarak, sayfalara gergef işleyerek öğrettim kendime. Birde baktım ki, o her zamankinden çok daha yakın bana ve hiç ayrılmamış, hep benimle; eskisinden de güçlü bir bütün olmuşuz. Pamirimden katan ne varsa bende, içimde. O bende yaştyor, yaşayacak, ta ki benim de yüreğim durana dek…
Bir başka boyutta buluştuğumuz gün, ona eskisinden daha büyük bir yürek ve aşk götüreceğim. Yüreğim şimdi ikimiz için çarpmakta zira, soluğum ikimiz için; ikimiz adına yaşıyorum…

Çığlıklar, fısıltılar ve kanatlarım…
Ocak 2009, Bebek
yüreğim kanıyor… Kanım, alev alev, yüreğimi dağlıyor. Öyle yanıyor ki yüreğim, ateşe atsalar fark etmem. Ama uçuyorum da… Tenimin harareti duştu. Sıcaklığım arıyorum senin, sensiz tenim buz gibi. Sıcacık dokunuşlarını arıyorum.ilk günden son güne sevişmelerimizi hatırlatan, asil derin mavi bakışlarını Özlüyorum. “Biciko, seni çok ama çok seviyorum”, “Biciko, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyor musun” diye günde en az on kere tekrarladığın o sıcacık sözlerini özlüyorum.
Askım, birtanem, canım Pamirim benim… Öylesine zor geliyor ki sensiz yaşamak… Bana ne çok şey öğrettin on dokuz yaşımdan bu yana. Ama her öğrendiğim, seninle bir olmak demekti. Neden sensizliği öğretmedin peki?.. Çok zor olacak, hem de çok zor.
Seninle hiçbir şey paylaşmadığım, sensiz anlarımı düşünmeye çalışıyorum, yüreğimin yangınına biraz od olur diye. Ama heyhat! Hiç olmadı ki öyle bir an. Her zaman benimleydin ve her zaman içimde, senden ayrı kaldığım birkaç küçük zaman diliminde bile. Her ne yapıyorsam, ardında sen vardın. Her ne söylüyorsam, önce sen dinledin. Her ne dinliyorsam, söyleyen sendin Banki. Aynada son gördüğüm, ikimizin yüzüydü. En son mırıldandığım melodide sen tempo tutuyordun. Başım ağrıdığında ilacım sendin. Senin son çektiğin ağrıda, yastığın benim göğsümdu. Kucağımdı seni kucaklayan, bebek uyutur gibi, acını azaltan. Kazağının kırmızısıydı gözlerime en son, en derin rengi bırakan ve gözlerindi gözlerime imza atan, ilk günden son güne tüm sevişmelerimizi hatırlatan o mavi yangınlardan gözlerin. Hasılı kazağının rengi ayrı yakıyor gözlerimi şimdi; beni aşkla defalarla sarmış vermiyon kırmızısı. Ve gözlerinin anısı da yakıyor gözbebekl erimi; öyle yakıyor ki. hep yaşlı gözlerim. Yaşlarımda senin son bakışların titriyor, titreşiyor. Gözlerin öyle bakardı ki canım benim, gözbebeklerinde kendimi görürdüm; âşık, hayran, tutkulu; deli, uzun sevişmelerimizi seyrederdim, sevişmelerde iken. Ve sen, kendini gördüğünü söylerdin, benim mavilerimde.
“Mavişim” derdin, “seni çok ama çok seviyorum. Biliyorsun değil mî?”
Bilirdim beni ne çok sevdiğini, sen de benim bildiğimi bilirdin. Ben, senin, bildiğimi bildiğini bilirdim. Ama yine de sorardın ve ben de her seferinde, “Canım benim, biliyorum. Ben de seni çok ama çok seviyorum” derdim. Ama sormazdım, “Biliyor musun?” diye. Vakit bulamazdım sormaya. Çoktan başlamış olurduk dudaklarımızın tadını almaya.
Neydi o öpüşmelerimiz canım benim? Sözsüz konuşmak gibi, masal anlatmak gibiydi, başımızı aynı yastığa taşıyan. Çenendeki gamzeden o bayıldığım tuz tadını alırdım öperken. Gariptir, sana tuz yasaklandıktan sonra da aynı tadı almaya devam ettim.
Yüreğin yüreğimin üzerinde, içseBİerimizi dinleTdık uzunca. İlk sarıldığımız gün nasıl atıyorlarsa en son gece sarıldığımızda da aynıydı çarpıntıları, çırpınmaları birtanem Kucağımda derin uykuna dalana kadar, o kucaklayışın beni sensizliğe götüren yolculuk olduğunu bilmeden sarılmıştım sana Sen de bitmiyordun ki canım, yoksa yüreğime dokunurdun son bir kez; çaresizliğimi, seni uyandırmak için nasıl çırpındığımı hissederdin avucunda. Gözyaşları yüreğimin. uyandırırdı seni derin uykundan. “Beyin kanaması” dediğinde doktor, nereden bitebilirdi benim yüreğimin de kanamaya başladığını.
Kanarken damarların, anılarının üzeri örtüldü mü canım benim? Aşkımız, bebeklerimiz, benim görüntüm; birlikteliğimiz, sevişmelerimiz, katılıp a kan seline, sürüklendiler mi oradan oraya? Yoksa, ruhun erken davrandı da valizine mi doldurdu hepsini, yolculuğa çıkacağını anlayıp? Vakti olmadıysa bile ziyanı yok aşkım, hepsi bende kayıtlı. Yıl yıl, ay ay, gün gün. saat saat, saniye saniye, nefes nefes ezbere. Zaten, hayatının tamamının hikâyesini bana bırakmıştın birtanem. Seviştiğimiz o ilk günden itibaren her şeyini anlatmıştın bana. Daha evvel yaşadıklarını, hissettiklerini, hayallerini… Sana ait her şey benim olmuştu. İçin dışın bîr. gıin kadar aydınlık kendini hediye etmiştin bana. Zihninin, yüreğinin, ruhunun tek bir nişi kalmamıştı, bana kapalı. Senin hayatın o kadar bana ait olmuştu, ne kadar da emindin özelinin tümünü benimsediğimden.
Hatırlar mısın canım benim, bir başkasıyla konuşurken anlatacağın her ne ise, başını söyler gerisini bana bırakırdın tamamlamam için. Maceraların, sevgilerin, sevgililerin, dostların, her neresi ve her kim varsa beyninin kıvrımlarına kazınmış, hepsi benim gittiğim, gördüğüm mekânlar, hepsi benim tanışlarımdı artık. Ne çok emindin, benim de senin gibi onları sahipleneceğimden. Ne de olaa aano aitlerdi ve sana ait olan her şey, her hatıra yine sen demekti benim için; hepsi en az senin kadar sevgili oldu bana. Gittikçe daha çoğunu bana bırakmaya başlamıştın anlatacaklarının. Çocuklarımız bu sebepten “Babamın external harddriverı derlerdi benim için.Eş dost merak ederdi, senin eski hikâyelerini nasıl kıskanmadan, kızmadan dinliyorum diye. Bilmezlerdi ki, senin sadece nenimle paylaşmak için anlattığını çok iyi bildiğimi. Krndını her şeyinle bana açık, bana ait, “benim” kılmaktı yaptığın, beni ezmek, kıskandırmak, çaresiz bırakmak değil. Tersıne. hayatına ve sana ait ne varsa bilmek, uzun yolculuğumuza hazırladı beni ve birlikteliğimizi, sevgimizi yüklenme kuvveti verdi bana.
Seninle aşkı, âşık yaşamayı ve beraber yaşlanmayı tanıdım… İnsanları ve dünyayı tanıdım, anneliği tattım. Kocamla, hem eş. hem sevgili, hem dost, hem sırdaş, hem arkadaş olabilmenin verdiği gücü, güveni tecrübe ettim. Ve o derin uykunu sonsuzluğa çevirdiğin anda, sensizliği öğrenmenin yolunu açmış oldun bana, ölene dek sevmek ne demek göstererek: otuz dört buçuk sene sonra hâlâ bana sırılsıklam âşık, aşkla gidip beni de aşkla ve âşık bırakırken,
O kadar güzeldin ki; çirkin insanları çahucak fark eder olmuştum seninle kıyaslayarak. Biz öyle âşıktık ki bırtanem. bu aşktan yoksun olma düşüncesi bile acıtırdı yüreğimi, daha eksikliğini çekmediğim halde. Şimdi ise her şey, her renk, her ses, seninleliği anlatıyor, ardından.
Deli dalgaların kıyıya vuran sesleri arasında kaybolan martı çığlıkları beni alıp Kilyos’a götürüyor, yıllar sonra… sonbaharın yalnızlığında, bomboş Kilyos Motel’deki gecemize. Pencerenin dışında Karadeniz’in çılgın dalgaları sahili dövüyor, martılar çığlık çığlık… Odamızda bir şişe kırmızı şarap. İçmeye zor vakit bulmuştuk, sevişmekten. Kollarında uyuduğumda, seninle bir ömür boyu kucaklaşıp yatabilmeyi dilemiştim yürekten. Gözümden yaşlar inmişti sessiz, sana duyduğum aşkın verdiği acıdan.
O sırada, henüz kaçamaktı aşkımız. Ötenin bir saatinde ayn ayn evlerimize dönmek vardı. O vakit yaklaştıkça, birbirimize daha da sıkı sarılır, hiç ayrılmak istemezdik. En büyük hayalimiz, hiç ayrılmadan Babaha dek birbirimizin kollarında uyuyabileceğimiz, uyanabileceğimiz günlerin gelmesiydi.
Koklar koklar, doyamazdın ayrılırken. Aşkın doyururdu beni, susuzluğumu giderirdi, uçururdu kanatlandırıp. Delirtir, yüreğimi ağzıma getirirdi. Aynı zamanda acıtırdı aşkın, eğer bir gün sensiz kalırsam nasıl dayanabileceğimi düşündürerek. Ancak bilememişim aşkım, o zamanlar hissettiklerimi acı zannedermişim. Şimdi, gerçeğini yaşarken anlıyorum. Acı az kalıyormuş bu yürek kanamasının yanında. Yüreğim yangınlarda, ateşe atsalar fark etmem. Tenimin harareti düştü, sen derin uykuna dalalıberi üşümekte. Ateşle buz arasında, bir dağlanıp bir üşüyorum. Aşk dolu, tutkulu sarılışların, bakışların, sürekli sevgi sunan sözlerin, ferinde sevişmelerimizi gösteren mavi gözlerin, hepsinin hatırası yüreğim, zihnim, tenim arasında gidip gelmelerde, mekik dokuyor. Ruhum serseri mayın gibi, ikiz eşini anyor.
Hatırlar mısın sevgilim, teknede bizimle beraber yolculuk eden martıyı? 1981 yazıydı. Açık denizin ortasında bir yerde, gökyüzünden süzülüp kıç tarafta dinginin üzerine konmuştu. Arada bir havalanıp karaya doğru uçmuş, ama hep geri dönerek saatlerce bize eşlik etmişti. Neden sonra bir başka martı belirmişti yukarıda ve birlikte yükselerek uçup uzaklaşmışlardı.
Sen de şimdi kanatlanmış, varacağın yer ite burası arasında gidip geliyor olmalısın. “Elli ikinci gününde dünyalık zamandan ayrılışın tamarolanırmış. Öyle dedi Fahri Hoca. Aniden buradan ayrılmak senin ruhuna da ağır gelmiş olmalı, aynı bana ve bebelerimize geldiği gibi. Belki her defasında biraz daha uzaklaşacak ve geri döneceksin; daha da uzaklara gideceksin sonra, ve tekrar geri dönüp bakacaksın, ta ki en son noktaya, sonsuzluğa varana dek…
Gördün mü, nasıl ugurlandıgını sevgilim? Günler, günler geçti, hâlâ daha uğurlanmaktasın. Aslında, sanki son yolculuğuna çıkmamış da yeni doğmuşsun; eş dost sana “Hoş geldin” demekte. Ne çok sevilmişsin, seni özleyecek ne çok insan varmış meğer. Sana güzel şeyler söylemek isteyip de söyleyememiş ne çok dostun varmış? Ne çok arkadaş seni görmek istermiş de bir türlü firsat yaratamamış. Sen şimdi hepsini bir arada görüyor, duyuyorsun. Şaşırdın mı? Bu kadarını ben de beklemiyordum doğrusu.
Neydi canım benim, o Teşvikiye Camii’nin kalabalığı? Her gelenin, gerçek, içten bir üzüntüyle, gözleri yaşlıydı. Kabristanda bile camideki kalabalık kadar dost vardı, neredeyse. Hava neydi öyle, birtanem? Günlük, güneşlik, âdeta bir bahar günüydü kış ortasında. Hani kimse diyemez, “Pamir’in cenazesinde dondum, sistit oldum” falan diye. Cami doldu, taştı; kalabalık Citys’in ucuna kadar kuyruk oldu. O güzelim güneşin ardından, Zincirlikuyu’daki kabrin tam kapanırken, gördün değil mi nasıl karardı hava? Arabalara bineceğimiz sırada, nasıl da yağmur bastırdı birtanem. Akşam duada, evde ayakta duracak yer bile kalmadı. Ardından seninle hep sevdiğimiz gibi, ikramla uğurladık seni Yaradanına; kadehleri şerefine kaldırıp hikâyelerini, anılarım anlatarak. Ne güzel gidişti o birtanem. Şimdi herkes seninki gibi bir ölüm sipariş ediyor Allah’tan.
Henüz çok yeni; 10 Ocak gecesi, o son gecemizde, smol üzerinde, gözlerimizde sevgi, aşk karması, dudağımızda luluk tebessümleri, biricik oğlumuzu Ariella’mızla evlendirdik. Çocuklar pastalarını keserken bizi yanlarına çağırdılar. Otuz dört senemizi, onların başlangıcıyla beraber kutladık. Dans ettik, kucaklaştık, öpüştük, koklaştık, kutlaştık, kutlandık. Sağ kolun uyuşmasaydı, seni derin uykuya götürmeşeydi bejin kanaman, daba çok şey vardı yapacak birtanem. Ancak kısa da kesmiş olsan bu dtinya tatilini, gidişin tam sbna göre oldu; sevgi dolu insanlığına, şıklığına, hoşluğuna, salon efendisi, rint tabiatına göre. Daha ilk an dedim ya “A la Pamir grand finale.” Dedim de, dostumuz Serfiraz Ergun seninle ilgili yazısına başlık attı “Pamir Bezmen’in Grand finale’si.” diye. Hani bir de kapıdan Limuzin’e binseydin tam bir first class uçuşu olacaktı sonsuzluğa yolculuğun, birtanem.
Smokin gömleğini kesip çıkarmışlar. Saklıyorum hiç kesilmemiş gibi. Yüzüğün parmağımda, benimkinin yanında. Ben zaten yaşarken de seni hep yüreğimde, beynimde ve ruhumda taşıdım. Şimdi parmağıma da geçtin canını.
Şu anda, Yanni’den Untit the last moment çalıyor birtanem. Sanki seni anlatıyor, canım benim. Seni, beni, aşkımızı anlatıyor. Biz hep âşıktık, hep seviştik birtanem, Yanni’nin notalanııdaki gibi; “Until the lası moment”  son âna kadar. Ben hâlâ sana âşığım ve olduğun yerde senin de bu aşkı yaşamaya devam ettiğinden eminim.
Nasıl görünüyor acaba, oralardan buraları? Beni “Bir zamanlar..,” diye mi hatırlıyorsun acaba? Yoksa, ilkinden son gecemize, hep yeni bir günün tazeliğiyle mi?,.
Biliyor musun birtanem, beni özleyecek olman beni endişelendiriyor. Sen hasret çekemezsin, bilirim; beceremezsin. Ben senin yokluğunda böylesine kanıyorsam, sen tek başına ne hallerdesin kim bilir? Şu meşhur kara kaplı defterini de burada bıraktın. Hani yıllar önce bana teslim ettiğin defter:

Bir önceki yazımız olan Bizim Hep İnanmamızı İstediler (Ma’amin) Kitap Özeti başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


8 − = beş

Kitap özetleri © 2013